Güney Kürdistan’da baskı, gözaltı, işkence ve sürgün politikalarına maruz kalmış KDP ve YNK siyasi geleneğinin temsilcileri ve onların çocukları, bugün iktidarda benzer otoriter yöntemleri kendi muhaliflerine, gazetecilerine, öğretmenlerine ve gençlerine reva görmesi kabul edilemez bir etik ve siyasi paradokstur.

İngiltere İçişleri Bakanlığı’nın (UK Home Office) Eylül 2026 tarihli Irak Kürdistan Bölgesi (KBY) raporu, siyasi özgürlükler, insan hakları ve demokratikleşme sürecini mercek altına aldı.

Uluslararası insan hakları kuruluşları ve Birleşmiş Milletler kaynaklarından yararlanılarak hazırlanan rapor, KBY’nin anayasal ve kurumsal düzeyde benimsediği demokratik normlar ile sahada gözlemlenen siyasal ve idari uygulamalar arasında belirgin bir uyuşmazlık bulunduğunu ileri sürüyor.

Özellikle muhalefetin faaliyet alanı, ifade özgürlüğünün kullanımı ve temel hakların korunmasına ilişkin bulgular, bölgedeki yönetişim yapısının demokratik niteliğine dair tartışmaları yeniden gündeme taşıyor.

Raporun merkezinde yer alan tahlil oldukça nettir: Kürdistan Bölgesi Yönetimi’nde muhalefet partileri yasal olarak kurulabilmekte ve seçimlere katılabilmektedir; ancak iş, iktidarı elinde tutan iki ana yapının, Erbil merkezli Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) ve Süleymaniye merkezli Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) kurumsal vesayetine, siyasi, ekonomik ve güvenlik alanlarına dokunulduğunda demokratik haklar askıya alınabiliyor.

Raporda, Kürdistan Bölgesi’nde faaliyet gösteren iki hâkim siyasi aktörün kendi kontrol alanlarında (Erbil-Duhok ve Süleymaniye) tesis ettikleri siyasal egemenlik yapılarının ve bu partilerle kurumsal olarak özdeşleşmiş Asayiş ile Peşmerge güçlerinin, bölgedeki insan hakları ihlallerinin temel belirleyicileri arasında yer aldığı ifade ediliyor.

Raporda, söz konusu partiler arasındaki tarihsel rekabetin demokratik çoğulculuğun gelişimini teşvik etmekten ziyade, mevcut iktidar alanlarının korunmasına hizmet eden bir yönetim ve denetim mekanizmasına dönüştüğü ileri sürülüyor. İncelemede sunulan veriler ile sahadaki güncel gelişmeler birlikte değerlendirildiğinde, bu yapısal sorunun farklı alanlarda somut karşılıklarının gözlemlendiği belirtiliyor.

1. Sistematik gözaltılar ve siyasal baskı pratikleri
Rapora göre, özellikle kamu çalışanlarının maaşlarının ödenmemesi, kamu hizmetlerinde yaşanan aksaklıklar ve yolsuzluk iddialarına karşı düzenlenen toplumsal gösteriler, güvenlik güçlerinin müdahaleleriyle karşı karşıya kalıyor. Gösteri ve toplanma özgürlüğüne ilişkin izin mekanizmalarının siyasal bir denetim aracı olarak işlev gördüğü belirtilirken, KDP’nin kontrol ettiği bölgelerde protesto faaliyetlerinin doğrudan engellendiği, YNK’nin kontrolündeki alanlarda ise belirli ölçüde tolerans gösterilen eylemlerin daha sonra güvenlik müdahaleleri ve gözaltılar yoluyla sona erdirildiği ifade ediliyor.

2.  Gazeteciler ve sosyal medya kullanıcıları üzerindeki yargısal baskılar
Raporda, Kürdistan Bölgesi’nde yürürlükte bulunan Basın Kanunu’na rağmen, eleştirel ve araştırmacı gazetecilerin çoğunlukla bu mevzuat kapsamında değil, Irak Ceza Kanunu’nun hakaret hükümleri veya 2008 tarihli Elektronik Cihazların Kötüye Kullanımı Kanunu çerçevesinde yargılandıkları belirtiliyor. Ayrıca bağımsız medya kuruluşlarının faaliyetlerinin çeşitli idari ve güvenlik uygulamalarıyla sınırlandırıldığı; medya kurumlarına yönelik baskınlar, yayın durdurma kararları ve muhalif yayıncılık faaliyetlerinde bulunan gazetecilere yönelik gözaltı ve tutuklamaların, ifade özgürlüğünü sınırlandıran uygulamalar arasında gösterildiği aktarılıyor.

3. Yargı Bağımsızlığının Zayıflaması
Raporda, siyasal nitelik taşıyan davalarda yargı kurumlarının bağımsız hareket etme kapasitesinin zayıfladığı ve karar alma süreçlerinde iktidar partilerinin etkisinin hissedildiği yönündeki değerlendirmelere yer veriliyor. Bu çerçevede, aktivistler, gazeteciler ve muhalif siyasi aktörlerin adil yargılanma hakkının çeşitli biçimlerde ihlal edildiği yönündeki tespitlerin, uluslararası insan hakları ve sivil toplum kuruluşlarının raporlarında da sıklıkla dile getirildiği belirtiliyor.

Erbil’in yanıtı: Temel sorunları görmezden gelen diplomatik bir savunma
Raporun kamuoyunda tartışılmasının ardından KBY Uluslararası Tavsiyeler Koordinatörü Dindar Zebari, hükümetin resmî değerlendirmesini açıkladı. Zebari, söz konusu metnin Birleşik Krallık hükümetinin nihai tutumunu değil, danışma niteliğinde bir değerlendirmeyi yansıttığını belirterek KBY’nin uluslararası raporları ciddiyetle ele aldığını, ancak tüm bulguların eleştirel biçimde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Zebari, demokratik dönüşüm süreçlerinin uzun vadeli olduğunu, mevcut sorunların önemli ölçüde bu geçiş sürecinden kaynaklandığını savundu. Muhalefetin yasal faaliyetlerini sürdürebildiğini belirten Zebari, ihlal iddialarının sistematik değil münferit nitelik taşıdığını ileri sürdü. Ayrıca 2025 yılında yaklaşık 30 basın davasının görüldüğünü, medya alanında düzenleme ve akreditasyon çalışmalarının sürdüğünü, BM Evrensel Periyodik İnceleme (UPR) tavsiyelerinin yüzde 63’ten fazlasının uygulandığını ve kadın hâkim oranının yüzde 30’a ulaştığını vurgulayarak reform adımlarına dikkat çekti.

Bununla birlikte raporda, bu savunuların belgelenen hak ihlalleri ve yapısal sorunlara ilişkin eleştirileri yeterince karşılamadığı değerlendiriliyor. Özellikle gazeteciler, öğretmenler, sivil toplum temsilcileri ve muhalif aktivistlere yönelik uygulamaların münferit olaylardan ziyade süreklilik arz eden bir görüntü oluşturduğu belirtiliyor. Gazetecilerin çoğu zaman Basın Kanunu yerine ceza hükümleri veya güvenlik mevzuatı kapsamında yargılanmaları ise sorunun teknik değil, ifade özgürlüğü ve kurumsal özerklikle bağlantılı yapısal bir mesele olduğuna işaret ediliyor.

Sonuç ve Çağrı: Tarihsel sorumluluktan kurumsal demokrasiye
İngiltere İçişleri Bakanlığı’nın yayımladığı rapor, KBY yönetimi için sıradan bir gözlem belgesi olmanın ötesinde, bölgenin siyasi ve tarihi gidişatına dair ciddi bir uyarı niteliğindedir. Güney Kürdistan’ın geleceği, iktidarı elinde tutan partilerin dar siyasi hesaplarına ve kendi halkına yönelik güvenlik odaklı yönetim anlayışına kurban edilemez.

Burada gözden kaçırılmaması gereken en temel tarihsel paradoks şudur: Bugün Güney Kürdistan’da, KDP ve YNK bünyesinde iktidarı ve devlet kadrolarını yöneten aktörlerin neredeyse tamamı, yakın tarihte Kürdistan’ı egemenliği altında tutan otoriter devletlerin baskısına, zulmüne, gözaltılarına, ağır işkencelerine, hapislerine ve sürgünlerine maruz kalmış kadrolar veya onların çocuklarıdır. Kendi halkının varlık mücadelesinde bu ağır bedelleri ödeyen, baskının ve haksızlığın ne demek olduğunu bizzat tecrübe eden bir siyasi geleneğin; bugün iktidar gücünü eline aldığında benzer otoriter yöntemleri kendi muhaliflerine, gazetecilerine, öğretmenlerine ve gençlerine reva görmesi kabul edilemez bir etik ve siyasi çelişkidir.

Güney Kürdistan, yaşadığı bu ağır tarihsel tecrübelerden ders çıkararak Ortadoğu’da batılı, demokratik ve evrensel değerleri özümsemiş, hukukun üstünlüğüne dayalı bir özgürlük vahası ve örnek model haline gelebilir. Demokrasiyi ve ifade özgürlüğünü zedeleyen her anlayış, aslında Kürdistan’ın kazanımlarını kendi eliyle zayıflatmaktadır.
Bununla birlikte, Güney Kürdistan’ın karşı karşıya bulunduğu sorunların tamamını iç siyasi dinamiklerle açıklamak yeterli değildir. Özellikle son yıllarda Bağdat ile Erbil arasında bütçe, enerji gelirleri ve idari yetkilere ilişkin yaşanan anlaşmazlıklar, bölgedeki ekonomik ve sosyal sorunları derinleştirmiştir. Kürdistan Bölgesi’nin anayasal çerçevede hak ettiği bütçe payının geciktirilmesi veya kesintiye uğratılması, birçok Kürt siyasi çevresi tarafından Bağdat’ın Erbil üzerindeki siyasi ve ekonomik baskı araçlarından biri olarak değerlendiriliyor. Ancak dış baskılar ve mali yaptırımlar, Güney Kürdistan yönetiminin demokratik standartları yükseltme, hukukun üstünlüğünü güvence altına alma ve temel hakları koruma sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor.

KBY yönetimi, uluslararası raporları diplomatik savunmalarla geçiştirmek yerine; geçmişin baskı mağdurlarından bugünün otoriter uygulayıcılarına dönme çelişkisinden derhal sıyrılmalı, vatandaşlarının özgürlük alanını genişletecek hakiki ve kurumsal reformları hayata geçirmelidir.