Güney Kürdistan’daki tıkanıklık bir parlamento krizi değil, bir sistem krizidir.  Sistem krizi, KDP ile YNK arasındaki rekabetin tamamen ortadan kalkmasına değil; bu rekabetin ortak ulusal çıkarların gerisinde tutulabildiği kalıcı bir uzlaşı zemininin oluşturulmasına bağlıdır. 

Kürdistan Parlamentosu’nun yeniden açılması etrafında yaşanan son kriz, yalnızca KDP ile YNK arasında ortaya çıkan yeni bir siyasi anlaşmazlık olarak değerlendirilemez. Mevcut tablo, 1990’lı yıllardan bugüne taşınan yapısal sorunların farklı biçimlerde yeniden görünür hâle gelmesinin bir yansımasıdır. Bu nedenle yaşananlar, geçici bir siyasi krizden çok, Kürdistan Bölgesi’nin yönetim anlayışındaki kronik sorunların güncel bir tezahürü olarak okunabilir.

Güney Kürdistan’ın temel problemi, parlamentonun açılıp açılmaması ya da herhangi bir siyasi partinin oturumları boykot etmesi değildir. Esas mesele, siyasi kurumların toplumsal temsil mekanizmaları olmaktan çıkarılarak tarafların kendi siyasi üstünlüklerini pekiştirme araçlarına dönüştürülmesidir. Parlamento, hükümet, güvenlik kurumları ve ekonomik kaynaklar üzerindeki hâkimiyet mücadelesi, bugün yaşanan krizin merkezinde yer alıyor.

Açık kaynaklara yansıyan bilgilere göre KDP ve YNK, hükümetin kurulması konusunda son olarak Eylül 2026'da bir araya geldiler ve belirli başlıklarda uzlaşmaya yaklaştılar. Bu çerçevede Kürdistan Bölgesi Başkanlığı ile Başbakanlığın KDP'de kalması, YNK'nin ise yetkileri genişletilmiş Bölge Başkan Yardımcılığı, Başbakan Yardımcılığı ve Parlamento Başkanlığı görevlerini üstlenmesi öngörüldü. Ayrıca YNK'nin Maliye ve Peşmerge bakanlıklarını, KDP'nin ise Petrol ve İçişleri bakanlıklarını alması üzerinde duruldu. Ancak taraflar özellikle İçişleri Bakanlığı konusunda anlaşmaya varamadılar. Çünkü İçişleri Bakanlığı aynı zamanda polis teşkilatı, Asayiş ve iç güvenlik aygıtları üzerinde belirleyici yetkilere sahip stratejik bir makam niteliği taşıyor. Bu nedenle YNK söz konusu bakanlığı talep ederken, KDP de bunu güvenlik ve siyasi nüfuzu açısından temel kırmızı çizgilerinden biri olarak görüyor.

Oysa taraflar arasındaki tıkanıklığı aşabilecek alternatif formüller de bulunabilirdi. İçişleri Bakanlığı'nın KDP ve YNK dışındaki üçüncü bir siyasi partiye verilmesi, taraflar arasındaki güven sorununu azaltabilecek seçeneklerden biri olabilirdi.

Halbuki KDP ve YNK’ye bağlı Peşmerge güçlerinin uluslararası aktörlerin sürdürdüğü girişimler sonucunda kısmen birleşme sürecine girmesi, Kürdistan’ın ortak bir güvenlik kapasitesi oluşturabileceği umudunu doğurmuştu. Ancak son parlamento krizi, siyasi uzlaşı ve ortak bir stratejik vizyon olmadan gerçekleştirilen askeri birleşmenin büyük ölçüde biçimsel ve kırılgan kalabileceğini de gösteriyor. Siyasi birlikten yoksun bir güvenlik yapılanmasının uzun vadede sürdürülebilir olması zor görünüyor.

Öte yandan YNK’nin Süleymaniye merkezli paralel bir yönetim modeli oluşturabileceği ya da bu yaklaşımın zamanla ayrı bir federal bölge talebine dönüşebileceği yönündeki tartışmalar da gündemdedir. Ancak Irak Anayasası’nda mevcut Kürdistan Bölgesi’nin herhangi bir parçasının tek taraflı biçimde ayrılarak yeni bir federal bölge oluşturmasına ilişkin açık bir hukuki mekanizma bulunmuyor. Bu nedenle Bağdat’ın böylesi bir girişime siyasi ve hukuki destek vermesi düşük bir ihtimal olarak görünüyor.

Üstelik son yıllarda merkeziyetçi eğilimlerini güçlendiren Irak merkezi hükümeti açısından Süleymaniye ve Halepçe’nin ayrı bir federal yapı olarak ortaya çıkması, Irak’ın diğer Sünni ve Şii bölgelerinde de benzer talepleri teşvik edebilir. Bu nedenle Bağdat, petrol, bütçe, sınır güvenliği ve “tartışmalı” bölgeler gibi hayati konularda karşısında tek bir Kürt muhatap bulunması tercihidir.

Dolayısıyla Bağdat’ın en muhtemel yaklaşımı, YNK’nin olası paralel yönetim girişimini tam anlamıyla tanımamak; ancak KDP-YNK arasındaki krizi Kürdistan Bölgesi’nin federal haklarını daha da sınırlandırmak için kullanabilmektir. Başka bir ifadeyle Bağdat’ın temel önceliği arabuluculuk yapmak değil, mevcut siyasi bölünmeden mümkün olan en yüksek düzeyde fayda sağlamak olabilir.
Son yıllarda Irak merkezi hükümeti, KDP ile YNK arasındaki anlaşmazlıklardan yararlanarak Kürdistan Bölgesi’nin siyasi ve ekonomik hareket alanını daraltmıştır. Petrol gelirleri, bütçe transferleri, memur maaşları ve anayasal yetkiler konusundaki tartışmalar bunun en somut örnekleri arasında yer alıyor.

Bu nedenle parlamento krizi yalnızca Erbil ile Süleymaniye arasındaki ilişkileri etkilemekle sınırlı değildir. Bölünmüş bir Kürdistan Bölgesi Yönetimi, Bağdat karşısında daha düşük pazarlık kapasitesine sahip olacaktır. Siyasi dağınıklık derinleştikçe Kürdistan Bölgesi’nin anayasal haklarını koruma ve ekonomik çıkarlarını savunma gücü de zayıflayacaktır.

Gelinen noktada KDP, parlamentoyu 52 oyla yeniden faaliyete geçirmeyi başardı. Ancak bu durumun amacı YNK’yi tamamen dışlamak değil, onu siyasi uzlaşıya teşvik edecek bir kaldıraç oluşturmak olmalıdır. Aksi takdirde parlamento, temsil kapasitesi sınırlı ve meşruiyeti sürekli sorgulanan bir kuruma dönüşebilir.

Yeni bir erken seçim ise halk ile siyasi partiler arasındaki güven krizini aşmak ve demokratik meşruiyeti yeniden güçlendirmek açısından teorik olarak bir seçenek olabilir. Ancak son seçimlerin ardından yaklaşık iki yıl boyunca hükümetin kurulamamış olması, seçmenlerin siyasi sürece olan inancını ciddi ölçüde zedelemiştir. Bu nedenle kısa vadede yapılabilecek yeni bir seçim, çözüm üretmekten çok daha düşük katılım oranlarına ve daha derin bir temsil krizine yol açabilir.
KDP’nin Erbil ve Duhok’ta, YNK’nin ise Süleymaniye’de fiili siyasi ve güvenlik kontrolünü sürdürdüğü mevcut yapı değişmediği sürece, seçim sonuçları ne olursa olsun taraflar arasında gerçek bir uzlaşı sağlanamadığında benzer krizlerin yeniden yaşanması muhtemel görünüyor.

Öte yandan bölgesel aktörler de Kürdistan Bölgesi’ni tek bir siyasi muhatap olarak görmekten ziyade, KDP ve YNK ile ayrı ayrı ilişkiler geliştirmeye devam edeceklerdir. Türkiye ve İran başta olmak üzere bölge devletleri, Kürt siyasi hareketindeki bölünmüşlüğü kendi ulusal ve bölgesel çıkarları doğrultusunda değerlendiriyorlar. Bu durum Ankara, Tahran ve Bağdat’a, KDP ile YNK arasındaki rekabeti iki Kürt siyasi gücüne karşı bir pazarlık alanına dönüştürme imkânı sunuyor.

Eğer KDP ve YNK; temel konularda yeni bir ortaklık çerçevesi oluşturamazsa, ortaya çıkabilecek tablonun kazananının KDP ya da YNK olması zor görünüyor. Böyle bir durumda Bağdat, Ankara, Tahran ve Şam mevcut bölünmüşlükten daha fazla yararlanabilirken, en fazla zarar gören taraf Kürdistan olur.

Bu nedenle çözüm, “kazanan her şeyi alır” anlayışında değil; Erbil ile Süleymaniye arasındaki güç ve gelir paylaşımını şeffaf, hukuki ve kurumsal güvenceler altına alan yeni bir yönetim modelinde aranmalıdır. Yerel yetkilerin net biçimde tanımlandığı, kurumların siyasi partilerin gölgesinden çıkarıldığı ve ortak karar alma mekanizmalarının güçlendirildiği bir sistem, mevcut krizin aşılması için en gerçekçi seçeneklerden biri olarak öne çıkıyor.

Bugün Kürdistan Bölgesi’nin karşı karşıya bulunduğu temel tehdit, herhangi bir siyasi partinin güç kaybetmesi değil, Kürt siyasi sisteminin ortak hareket etme kapasitesinin giderek aşınmasıdır. Tarihsel deneyimler, Kürtler arasındaki her derin siyasi bölünmenin dış aktörlerin etkisini artırabildiğini ve Kürdistan’ın elde ettiği kazanımları zayıflatabildiğini gösterdi. Bu nedenle mevcut kriz yalnızca parlamento, hükümet veya bütçe meselesi olarak değil, Kürdistan’ın gelecekteki statüsü ve siyasi varlığının korunmasıyla doğrudan bağlantılı stratejik bir mesele olarak değerlendirilmelidir.

Kürdistan’ın elde ettiği anayasal, siyasi ve kurumsal kazanımların korunması ve geliştirilmesi, KDP ile YNK arasındaki rekabetin tamamen ortadan kalkmasına değil; bu rekabetin ortak ulusal çıkarların gerisinde tutulabildiği kalıcı bir uzlaşı zemininin oluşturulmasına bağlıdır. 

Mevcut bölgesel ve iç siyasi koşullar dikkate alındığında, böylesi bir uzlaşı artık yalnızca siyasi bir tercih olarak değil, Kürdistan’ın kazanımlarını koruyabilmesinin temel şartlarından biri olarak görülmelidir.
X: @cetin_ceko