Malum, şimdilerde Körfez bölgesindeki devletlerde “seri imalat” misali, İsrail ile resmen normal ilişki kurma furyası başladı.

Geçmişte “kaçamak” şekilde yürütülen ticaret, istihbarat, güvenlik ve arka kapı diplomasisi eksenli bu ilişkiler, artık alenileşti; “sözlüydük, şimdi nişanlandık” yöntemiyle kamuoyuna duyuruldu.

Bu oyundaki “çöpçatanlık” rolü ise çoğunlukla Amerikan yönetimlerine düştü.

Muratlarına eren ülkelerdeki tarihi sürece kısaca göz atalım:

İsrail’in Arap ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirme süreci 42 yıl süresince Mısır ve Ürdün ile sınırlıydı. İlk normalleşme adımını Mısır attı. Onu Ürdün izledi. Normalleşme kervanının başını çeken Mısır, geçmişten beri boykot ve geniş çaplı eleştirilerle karşı karşıya kalırken, son dönemde yaşanan normalleşme hareketleri karşısında tepkisiz kalmayı tercih etti.

Son olarak Fas, 10 Aralık 2020’de İsrail ile ilişkilerinin ‘en yakın zamanda’ normale döneceğini açıkladı. Böylece Fas; 1979 yılından bu yana İsrail ile normal diplomatik ilişki kuran Mısır, Ürdün, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Sudan’dan sonra İsrail ile normalleşmeyi kabul eden altıncı Arap ülkesi oldu.[1]

Daha önce HAMAS (Filistin) ve Hizbullah (Lübnan) gibi direniş örgütlerini desteklediği bilinen Katar‘ın da İsrail ile bir şekilde ilişkide olduğu sır değil.

Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerinin 2017 yılında dışlayıp ambargo uyguladıkları Katar, geçen hafta KİK Zirvesi uzlaşma/barışma toplantısı münasebetiyle bir açıklama yaptı.

Katar Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman El Sani, “Körfez krizinin çözümünün kapsamlı olması gerektiğini belirterek,  İsrail ile normalleşme ilişkisi arasında bir bağlantı bulunmadığını” söyledi.[2]
İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, ABD Başkanı Donald Trump ve BAE temsilcileri normalleşme duyurusu / Fotoğraf: AFP

Anadolu Ajansı, Artuklu Üniversitesi öğretim görevlisi Dr. Necmettin Acar’ın, KİK üyesi ülkelerle İsrail arasındaki yakınlaşmayı AKP iktidarının bakış açısına uygun tarzda değerlendiren dikkat çekici bir analizini yayımladı:

“Başta Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) olmak üzere Körfez ülkelerinin son dönemde İsrail’le zaten normal olan ilişkilerini alenileştirme kararı alması, Ortadoğu bölgesindeki güç ve güvenlik mimarisinde yeni dengeler ortaya çıkaracak bir potansiyel taşıyor.

BAE-Suudi ekseninin, son dönemde takip ettiği politikalarla, bölgenin geleneksel ağırlık merkezini Kahire’den uzaklaştırarak Körfez ülkelerini Orta Doğu’nun yeni hegemon gücü haline getirme çabası MısırÜrdün ve Irak gibi ülkelerde derin bir rahatsızlığa neden oldu.

Türkiye ve Katar‘ın, Körfez bloğunun bölgesel politikalarından duyduğu rahatsızlığa ilaveten bölgenin sayılan önemli aktörlerinin de Körfez-İsrail yakınlaşmasını kendi çıkarları açısından bir tehdit olarak algılaması, bölgede oluşacak yeni dengelerin en önemli habercisi.

Körfez-İsrail yakınlaşmasını takiben bölgede oluşabilecek yeni dengelerin ilk işareti 13 Ekim 2020 tarihinde Mısır, Ürdün ve Irak Dışişleri Bakanları arasında Kahire’de düzenlenen üçlü zirve oldu.

Ertesi gün Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın‘ın Mısır’a yönelik mesajları, 22 Eylül 2020’de (Filistin) El Fetih ve HAMAS yetkililerinin Ankara’da gerçekleştirdikleri uzlaşma gündemli toplantı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan‘ın Kuveyt Emiri Şeyh El Sabah’ın vefatı üzerine ülkeye düzenlediği taziye ziyareti de oluşabilecek bu yeni dengenin işaretleri olarak okunmalıdır.

Tüm bu gelişmelere ilaveten Körfez-İsrail normalleşmesi, Ortadoğu bölgesinin geleneksel ağırlık merkezini kesin bir şekilde Kahire’den uzaklaştırdı. Son dönemde yaşanan bu gelişmeler sonucu Mısır, sadece Arap-İsrail ilişkilerinde ve Filistin meselesindeki ayrıcalıklı konumunu kaybetmekle kalmadı; bu gelişmeler aynı zamanda Mısır’ın bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu da sarstı ve bölgedeki askeri avantajlarını yok etti.”[3]

Görüleceği üzere, yorumcu Dr. Necmettin Acar’ın kurgusu şudur:

KİK’in “amiral gemisinin” kaptan köşkünde oturan Suudi Arabistanİsrail ile yakınlaşma sürecinde ilerliyor. Mısır’ın elinden kaptanlığı fiilen almak suretiyle Kahire’nin bölge jeopolitiğindeki eşsiz konumunu sarsıp, askeri avantajını yok etmiş oluyor.

Anlaşıldığı kadarıyla Katar, Kuveyt, Filistin yönetimi ve HAMAS’la görüşen Türk yetkililer, fırsattan istifade yeni bir denge arayışı peşindeler. Bu münasebetle de Mısır’a “husumeti bırak, tarafıma gel” manasında bir çağrı yapıyorlar!

Türkiye hakkında nesnel ve tarafsız ama eleştirel haber-yorum yapan bazı Arap medya kuruluşlarında, akademisyen Dr. N. Acar’ın analizine zıt şeyler de okudum.

Mesela “Katar-Suudi uzlaşmasıyla birlikte Türkiye yalnızlığa mı itilecek yoksa tam tecrit içine mi girecek?” mealinde bazı şıklar tartışılıyor.

Kanımca, bir ihtimal daha var: Değişkenliğiyle meşhur pragmatist (aşırı faydacı, kimi zaman da eyyamcı) politikalar izlemekte maharet kazanmış AKP liderleri, belki de Katar-Suudi yakınlaşmasını “hayırlı bir iş” olarak yorumlayıp, Suudi yetkililerle uzlaşma arayışı içine girebilirler.

Katar için açılan “barışma” kapısı, Suudi ArabistanİsrailTürkiye arasında temas yolunu da açabilir.

Farklı bir değerlendirme ise Almanya’nın Sesi kanalından:

Uzmanlara göre, ABD’nin çabalarıyla gerçekleşen Körfez-Katar normalleşme sürecinin asıl amacı, İsrail’in çıkarlarını koruma arzusuyken, Ankara dış politika hamleleriyle Körfez’de ‘kendine karşı bir blok’ yarattı.[4]  

Normalleşme ilişkisinden bir görünüm, BAE temsilcileri, Netanyahu ve Trump / Fotoğraf: Reuters
Konumuzun kapsamıyla bağlantılı olarak işaret edelim:

Yukarıda bahsi geçen Arap devletleriyle İsrail arasında resmen kurulan normalleşme ilişkileri, havadan paraşütle inmedi.

On yıllar ötesine giden “gizli diplomasi” ve “arka kapı diplomasisi” (secret diplomacy veya backchannel diplomacy) denilen gizli saklı temaslar yoluyla zemini hazırlandı; mutabakata varıldı, uygun ortam ve zaman kollanarak kamuoyuna açıklandı.

Bütün devletlerin diplomasi tarihinde, hem yurt içi hem de uluslararası alanda kamuoyundan gizli bu tür temaslar ve “kaçamaklar” vardır.

Mesela yıl 1958; İsrail’in kurucu Başbakanı David Ben Gorion ile dönemin kadın dışişleri bakanı (sonradan başbakan) Golda Meir, uçakla Türkiye’ye geliyorlar.

“Havaalanında uçak bozuldu, bakımı ve onarımı yapılıyor” açıklaması yapılarak gazeteci ve ilgililerin merakı gideriliyor.

Oysa bu ikili, Ankara’da Başbakan Adnan Menderes ve dönemin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu‘yu makamında ziyaret edip görüşüyorlar.

Halkla ilişkiler kampanyaları, istihbarat paylaşımı ve askeri destek konusunda anlaşmaya varıyorlar.[5] 
Bu gizli diplomasinin ayrıntıları, kimi mahfiller ve az sayıdaki basın mensubunca biliniyordu; ama eski Dışişleri Bakanı İlter Türkmen tarafından bir televizyon kanalında herkese açıklandı.

Oysa ondan öncesi de vardı. Adalet Partisi iktidarı devrinde uzun yıllar milletvekilliği, dışişleri bakanlığı ve meclis başkanlığı yapmış olan İhsan Sabri Çağlayangil, Arap dünyasının tepkileri düşünülerek açıklanmayan gizli İsrail-Türkiye ilişkileri için mealen şöyle demişti:

Biz, İsrail ile gizlice flört ediyorduk. Filistin ile de açık muhabbetimiz vardı. Ortam müsait olunca durumu aleni hale getirdik.

1970’lerin başında “Kızıl Çin” diye anılan Mao liderliğindeki Çin Halk Cumhuriyeti, Soğuk Savaş mücadelesi sırasında ABD’nin yakınlaşma sinyalleri verdiğini görünce, o sırada dünya şampiyonluğu için Japonya’da bulunan Amerikan masa tenisi (ping-pong) takımını, başkent Pekin’e davet etmişti.

“Ping- pong diplomasisi” diye bilinen bu örtülü temasın ardından ikili ilişkiler kurulmuştu.

Buradan hareketle, İsrail ile Arap devletleri arasında bugün “normalleşme” diye tanımlanan ilişkinin “gizli ve saklı” tarihinin perde arkasına ışık tutacağım ve aynı çerçevede Filistinli liderlerin yıllar boyunca İsrailli yetkililerle yürüttükleri gizli görüşmelere de değineceğim.

Ayrıntılar için birçok kaynak verilebilir. Ancak uzatıp konuyu dağıtmamak amacıyla esas olarak Filistinli düşünür ve yazar Prof. Dr. Muhammed Ali El Farra’nın “Ray El Yom” gazetesinde yayımlanan 6 Ocak 2021 tarihli makalesinden alıntılar yapacağım.

Gazete okurlarının, makaleye tepkisi genelde olumlu olmuştur. Yani yazılanları doğrulayan görüşler beyan edilmiştir.

Eleştiren okur ise, onun Gazze‘deki bir olaydan bahsederken yer ve şahsa ait eksik bilgiler üzerinde durmuştur.

Yazar, Filistin meselesinin başından beri salt vatani (Filistin halkının yerel-ulusal) değil; tam tersine, “kavmi” yani bütün Arap dünyasının ortak milli davası olduğunu vurgulayarak başlıyor yazısına.

Hemen ardından, bu meselenin daha önce devletiyle milletiyle Arap halklarının hepsinin davasıyken niçin darala darala vatani (bir anlamda işgal edilmiş Filistin toprakları ve orada yaşayan Filistinlilerin ulusal) davasına dönüştüğünü, dönüştürüldüğünü açıklamaya çalışıyor.

Prof. Dr. El Farra, tarihi arka plana dair bilgiler vererek makalesine başlıyor:

“Pers İmparatoru II. Cambyses (Cyrus/Daryus) MÖ 525 yılında Firavun ordusunu yenerek Mısır’ı fethetmiş ve Filistin’i Mısır’dan koparmıştı. Eksiğini fark eden Daryus’a göre, Mısır’ın doğusuna düşen topraklar (Filistin ile Güney Lübnan) işgal edilmedikçe, Firavun diyarının güvenliği sağlanamazdı.

Pers Kralı II. Daryus, Mısır ile Filistin’i fethetmişti

Milattan sonrasına denk düşen tarihlerde Mısır’da kurulan Fatımi, Eyyubi ve Memluk devlet yöneticilerinin hemen hepsi aynı bilinçle hareket ettiler. Mısır’la birlikte komşu topraklarını da hükümranlıkları altına aldılar. Onlar zamanında Mısır ile Şam Eyaleti (Filistin, Lübnan ve Suriye) toprakları tek bir devletin hükmü altındaydı.

Tarihe bu gözle bakan Kavalalı Mehmet Ali Paşa, Napolyon’un işgalinin ardından Osmanlı eyalet valisi olarak Mısır’ı yönettiği sırada (1808), Filistin ve Lübnan olmaksızın ülkesinin güvende olmayacağını fark edince, oğlu İbrahim Paşa komutasındaki ordusunu Osmanlı üzerine saldı. Sırasıyla Filistin, Lübnan, Şam alınacak; ardından Anadolu’nun iç kesimleri, Konya ele geçirilecekti.

Osmanlı‘ya arka çıkan Avrupalılar, bu planı fark ederek harekete geçtiler; Londra’da 1840 yılında toplanan ilgili devletlerin aldıkları kararlar doğrultusunda İngiliz savaş filosu, Mısır birliklerini Beyrut’ta vurup onları asıl memleketlerine, Mısır için belirlenen sınırlara çekilmeye mecbur etti. İngilizlerce Buffer State (tampon bölge/devlet) kurma siyaseti izlendi; Mısır, yaşam alanlarından tecrit edilmiş oldu.

19’ncu yüzyılda ise başta İngiltere olmak üzere batılı sömürgeci devletler,  dünya Siyonist hareketiyle ittifak kurmak suretiyle, Filistin’i işgal edip ilk elde Avrupa’da yaşayanlar dâhil dünyanın birçok yerinde bulunan Yahudileri bu topraklara yerleşmeye teşvik ettiler. Dolayısıyla Siyonist harekete sömürgecilerin desteğiyle ‘İsrail’ adıyla bir devlet kurdurdular.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında galip gelen İngiltere Dışişleri Bakanı, 1917’de kendi adını taşıyan “Balfour Deklarasyonu”nu yayımladı. Siyonistlere Filistin toprağında bir “yurt edinip devlet kurma” imkânı verilmiş oldu. 1918’de İngiltere Filistin’i işgal edip üç yıl sonra “mandat yönetimi” kurduğunda, 1921 ile 1939 yılları arasında Filistin halkı sivil protestolar veya silahlı isyanlar arasında değişen kitlesel direniş yöntemlerine başvurdu.

Filistin halkı, İngiliz yönetiminin adil olmayan bir tarzda Siyonistleri koruyup kollayan tutumunu protesto amacıyla sivil itaatsizlik babından 16 Mayıs ile 12 Ekim 1936 tarihleri arasında başlatılan ve altı ay süren bir toplu grev başlattı. Greve son verilmesi için devreye giren İngilizlerin gizli görüşmeleri sonucunda, çok sayıda yönetici pozisyonundaki Arap devlet başkanı, kral, prens, başbakan vs ortak bir beyanat yayımlayıp; ‘Ortak dava uğruna grevin durdurulup müzakere aşamasında geçilmesini’ istediler.

Zira Filistin, sadece orada yaşayan bir halkın meselesi değildi; bütün Arap dünyasının ortak milli meselesiydi. Dolayısıyla Filistin’deki başkaldırılara Arap ülkelerinin farklı yerlerinden çok sayıda gönüllü ve direnişçi katılıyordu. Çünkü o zamanlarda bile, Filistin meselesi Arap halklarının ‘ortak davası’ idi.”

Prof, Dr. El Farra’nın değerlendirmesi sürüyor:

1939’dan itibaren Arap devletleri nezdinde Filistin, ‘müşterek milli Arap davası’ olarak kabul görmüştü. Bu yüzden o tarihte İngiltere, bazı Arap devletlerinin (Mısır, Yemen, Suudi Arabistan, Ürdün gibi) temsilcilerini Londra’ya çağırıp görüşmeler yaptı. 1945 yılında kurulan Arap Birliği Teşkilatı, aynı ortak duyguyla gündeminin ilk sırasına Filistin meselesini yazıp tartışmış; ne yazık ki, o günkü şartlar içinde alınan kararlar uygulanamamıştır.

Prof. Dr. Muhammed Ali El Farra, uzun ayrıntılardan sonra 1948’de İsrail-Arap Savaşı’nda mağlup olan kimi Arap yetkililerinin, İngilizlerin teşvikiyle, İsrailli temsilcilerle nasıl gizli temaslar kurduklarına dair de bilgi veriyor:

“Mısır Kralı I. Faruk, özel temsilcisi Kemal Riyad’a, İsrail Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dairesi Başkanı Elyahu Sason ile irtibat kurması için emir verdi. Bağımsızlık sonrasında kurulan ilk Suriye yönetimini darbeyle devirip iktidarı ele geçiren Hüsni El Zaim, Mart 1949’da Afrika kökenli Amerikalı siyaset bilimci ve diplomat sıfatıyla İsrail’de bulunan Dr. Rulph Bunche aracılığıyla İsrail yönetimiyle temas kurdu.

Amerikalı arabulucu diplomat ve siyaset bilimci Rulph Bunche

Bunların dışında, Arap yetkililerinin gizli temas ve irtibata geçmek için birkaç girişimi daha oldu. Ancak İsrail devletinin kurucusu Başbakan David Ben Gorion, bu teklif ve girişimleri, ‘İsrail, bu topraklarda henüz istediğini elde edememiştir. Maksadımıza nail olmadıkça Arapların barış teklif ve girişimlerine karşılık vermeyeceğiz’ diyerek reddediyordu.

Bu da gösteriyor ki, Filistin meselesi gerçekte Arap halklarının gözünde ‘herkesin ortak milli davası’ idi. Bu milli davaya sahip çıkmış gibi görünen çoğu Arap yöneticisi, devletinin menfaati veya şahsi çıkarları uğruna Filistin davasını bir araç olarak kullanıyordu.

Mısır lideri Cemal Abdünnasır, 1964 yılında, dönemin Filistinli siyasi şahsiyetlerden sayılan Ahmed El Şuqeyri’den şu talepte bulundu: ‘Git; Arap ülkelerinde yaşayan Filistinlilerle görüşmeler yaptıktan sonra bir örgüt kur.’

Tavsiyeye uyuldu: Sonuç olarak Filistin Örgütü (FKÖ) kuruldu. FKÖ programı Filistin Milli Misakı adını aldı. Bir anlamda anayasa demekti bu. Değişmez ana metnin dibacesinde; ‘Filistin meselesinin bütün Arap dünyasının ortak davası’ olduğu ibaresi yer alıyordu.”

El Farra’ya göre, yanlışlıklar manzumesi, bu olaydan sonra başladı:

“Ne yazık ki bu durum, 1974’ten itibaren değişerek ‘Filistin halkının ulusal meselesi’ oluverdi. Şöyle ki: Fas’ın başkenti Rabat şehrinde toplanan Arap Zirvesi’nde FKÖ’nün ‘Filistin halkının tek meşru temsilcisi’ olarak kabul edilme kararı alındığı gün, Kuveyt El Qabas gazetesine yazdığım bir makalede, bu kararın Filistin sorunu açısından trajik ve tehlikeli bir dönüşüme işaret ettiğini yazdım. Çünkü Filistin sorunu, Arap dünyasının ‘ortak milli meselesi/davası’  olmaktan çıkmış, sadece Filistinlilerin ‘ulusal meselesi’ haline getirilmişti.

Filistin siyasi şahsiyeti Ahmed El Şuqeyri, 1980’de Kuveyt’i ziyaret ettiğinde daveti üzerine kendini görmeyle gittiğimde dedi ki: ‘Rabat zirvesi kararı, Filistin meselesinin faaliyet alanını daraltmıştır.’
‘Evham Barışı’ isimli kitabını yazan Mısırlı meşhur gazeteci M. Hasaneyn Heykel’e konuşan Ürdün Kralı Hüseyin de şunları söylemişti: ‘Filistin’in meşru temsilci olma kararına inanıyor ve saygı duyuyorum. Ancak bu kararla birlikte, krallığıma emanet edilen Filistin topraklarının (Batı Şeria ve Kudüs) geri verilmesi, Birleşmiş Milletler kuruluşu tarafından alınan 242 sayılı kararı doğrultusunda uygulanmalıdır ki, bu da bizim yediemin olduğumuzu teyit ediyor. Rabat kararları, bu emanetin meşru zeminini ortadan kaldırmıştır.’

Rabat’ta toplanan Arap Zirvesi’nde Filistin meselesini Arap dünyasından ayıran karar çıkınca, Fas Kralı toplantıdan çekilmiş ve Mısır Devlet Başkanı Enver Sedat ile baş başa görüşmek istemişti. Buluşma sırasında Fas Kralı, Sedat’a açıkça uyarıda bulunmuştu: ‘Sen, özel temsilcini gizlice İsrail Savunma Bakanı ile görüşmeye gönderdin. Anlaşılan sadece Mısır’ın dar çıkarlarını düşünerek tek başına İsrail ile barış yapıp Filistin davasını öylece bırakıyorsun!’ 

Kral II. Hasan, bu kez de Ürdün Kralı Hüseyin ile görüşmesinde, ‘Aman ha, İsrail ile gizli temaslar kurup tek başına barış anlaşması imzalama’ uyarısında bulunmuştu. Ürdün Kralı ise, ‘Arap liderleri ortak kararlar alırlarsa uyarım, aksi takdirde ülkem adına İsrail ile temasa geçerim’ demişti. Nitekim yıllar süren ikili gizli görüşmeler sonuçta aleniyet kazanarak İsrail-Ürdün barışı (1994 Arrabe Vadisi Anlaşması ) gerçekleşmişti.”

Ürdün Kralı Hüseyin, İsrail Başbakanı İzak Rabin ve ABD Başkanı Bill Clinton yıllar süren gizli görüşmelerden sonra imzalanan Ürdün-İsrail barışı

El Farra, kendisinin trajedi olarak gördüğü bu hatalar dizgesinde Arafat‘ın olumsuz rolüne de değiniyor:

FKÖ lideri Yaser Arafat,  başında bulunduğu örgütün Filistin halkının tek meşru temsilcisi sayılması kararını büyük bir memnuniyetle karşılamıştı. Lakin perde gerisindeki tezgâhı görememişti. Aslında Rabat’ta alınan karar, dönemin ABD Başkanı Richard Nixon’un başdanışmanı Henry Kissinger’in sinsi ve kurnaz dehasının bir ürünüydü.

Şöyle ki: Kissinger’e göre FKÖ, ‘Filistin halkının tek temsilcisi’ olarak kabul edildiğinde, o zamana kadar Filistin sorununu ortak milli dava kabul eden Arap devlet adamları, artık bu yükümlülükten kurtulmuş olacak ve her biri İsrail ile ilişki kurma konusunda kendi menfaatine göre hareket edecekti!

Olayın püf noktasını, yine Prof. Dr. El Farra’nın makalesinden izleyelim:

“Bu kurnaz planı, bir öneri ve çıkış yolu diye gösterip kimi Arap liderlerinin kulağına fısıldayan Kissinger, Rabat kararı alınınca sevinmişti. Çünkü Arafat’ı kendi tuzağına düşürüp dolaylı biçimde Arap dünyasından soyutlamış oldu.

FKÖ lideri Arafat, istediği kadar o devirde, ‘Aldığımız ve alacağımız kararlar bize özgüdür, kimsenin iradesine bağlı değiliz. Kararımızın bağımsız alınmasına hep birincil önceliği tanırız’ desin!

Bu tuzağın acısını ve belasını FKÖ önderi, 1982’de İsrail askeri birliklerinin Beyrut kuşatması sırasında gördü. Arap devletleri Filistin örgütlerine sahip çıkmadı. Tersine; Arafat, Lübnan’da görevli Suriye birlikleri tarafından ölümüne sıkıştırıldı.

Keza Irak Başkanı Saddam Hüseyin, Kuveyt’i işgal edince, o zamana kadar birçok Arap devleti tarafından yalnızlaştırılan FKÖ lideri, tecrit edilmişliğin verdiği çaresizlikle 1991’deki Körfez Savaşı sırasında Saddam’ı destekleyen demeçler verdi.

Aynı dönemde ABD ile Sovyetler Birliği’nin desteğiyle Ortadoğu sorununun çözümü amacıyla Madrid’de yapılan 30 Ekim 1991 tarihli konferansa Mısır ile Ürdün çağrılırken, FKÖ dışlandı.

Bu dışlanmışlık haliyle Arafat, Filistin heyetinin başına Gazzeli Dr. Haydar Abdülşafi’yi getirerek Ürdün barış müzakere heyetiyle birlikte anılan konferansa katılmasını istedi. İsrail’in buna itirazı üzerine, FKÖ yetkilileriyle sık sık görüşmeler yapan Filistinli şahsiyet Faysal Hüseyni’nin sadece konferansı izlemek üzere davet edilmesi uygun görüldü. Görüşmeler boyunca İsrail heyeti katı bir tutum alarak Filistinli davetlilere hemen hiç yüz vermedi.”

Burada El Farra’nın anlatımı dışına çıkarak İsrail-Filistin gizli görüşmelerinin perde arkası hakkında ayrıntı vermeliyim:

Arafat’ın danışmanı olup ılımlı tutumuyla bilinen Dr. İsam Sartawi, Filistin-İsrail diyalogu başlamasını isteyen ve bu uğurda çabalayıp ilişki kuran bir şahsiyet idi.

Aynı çerçevede Nisan 1983 yılında Portekiz’de toplanan Sosyalist Enternasyonal Konferansı’na katılmış; o sırada Arafat’ın El Fetih örgütünden ayrılan Ebu Nidal grubundan bir militan tarafından katledilmişti.[6]

İsrail ve komşu devletler (Mısır dışında) arasındaki ilk ikili görüşmeler İsrail ile üç Arap devleti arasında bir anlaşmaya varılması yönünde ilerlerken Filistin ve İsrail arasındaki sorun iki aşamada tartışılmaktaydı.

Bunlardan ilki Filistin’in kendi kendini yönetme hakkı, ikincisi ise kalıcı barışın sağlanması konusuydu (bu plan, Oslo Barışı’nda aynen yinelenmiştir).

3 Kasım 1991’de Madrid’de başlayan görüşmeler, 9 Aralık 1991 ile 24 Ocak 1994 tarihleri arasında Washington’da yapılan temaslarla sürmüştür. İsrail ile Ürdün-Filistin arasında tam sonuçsuz tam 11 yarı gizli görüşme gerçekleştirilmişti.

Madrid Konferansı’nı, FKÖ ile İsrailli heyetler arasında gerçekleşen gizli müzakereler takip etti. Bu müzakereler, taraflar arasında Oslo Anlaşması’nın imzalanmasına yol açtı.

ABD Başkanı B. Clinton, FKÖ lideri Y. Arafat ve İsrail Başbakanı İzak Rabin, Beyaz Saray’da 1993 Oslo Anlaşması’nın imza hatırası / Fotoğraf: Wikipedia

28 Ocak 1992 tarihinde görüşülmeye başlanan çok taraflı sorunlar su, çevre, silah denetimi, göçmenler ve ekonomik kalkınma başlıklarında toplanmıştır.

Kasım 1993’e dek süren görüşmeler Orta Doğu’nun yanı sıra birçok Avrupa başkentinde de yapılmıştır.

İsrail ile Filistin arasındaki ikili görüşmeler kapalı kapılar ardına taşınmış (İsrail yasalarına aykırı biçimde), 9 ve 10 Eylül 1993 tarihli karşılıklı mektuplar ve bunu izleyen Oslo Anlaşması (tam resmi ve diplomatik adı Geçici Yönetim Düzenleme İlkelerinin Bildirgesi, İngilizcesi Declaration of Principles On Interim Self-Government Arrangements) iki tarafı da çözüme bir adım daha yaklaştırmıştır.[7]

Gerçekte bu anlaşma İsrail’in ilgili maddelere uymaması ve her şeyi kendine göre yorumlayarak bildiğini okuması sonucu Filistin lehine uygulanmadı.

Prof. Dr. El Farra’ya göre en kötü senaryo, şu şekilde gerçekleşmiş oldu:

“Filistinli yetkililerin Yaser Arafat’ın emriyle birçok kanaldan İsrailli görevlilerle uzun süren gizli görüşmeleri, Filistin davasına görünüşte sahip çıkan bazı Arap devletlerinin eline büyük bir koz vermiş oldu. Onlar, ‘FKÖ ve Arafat’tan daha fazla Filistinli olacak halimiz yok; onlar İsrail ile görüşüp barış müzakereleri yaptıktan sonra, biz bu tür gizli görüşmeleri haydi haydi yürütürüz!’ diyerek kolları sıvadılar.

Böylece aynı Arap ülkeleri, neredeyse Filistin meselesinden tamamen çekildiler; eskiden ortak milli davanın sahibiyken, sonradan sadece Filistinlilerle İsraillileri bir araya getirecek aracı ve arabulucu rolünü üstlendiler. Arap-İsrail meselesi, artık salt Filistin-İsrail anlaşmazlığına dönüşmüş oldu. Bunu fırsat bilen Arap devletleri de kendi menfaatleri icabı 1970’lerden beri saklı gizli temasa geçip arka kapılarda görüştükleri İsrail ile açık normal ilişkileri kuruverdiler.”[8]

Filistinli düşünür ve yazar Prof. Dr. Muhammed Ali El Farra, İsrail ile yukarıda açıklanan Arap devletleri arasındaki gizli görüşmelere ek olarak FKÖ-İsrail arasındaki kapı arkası buluşmalarına dair önemli bilgiler vermiş.

O, bunun sebebini bir zamanlar tekmil Arap halklarının “ortak milli davası” olarak benimsenmiş olan Filistin meselesinin, 1970’lerden itibaren sadece Filistinlilerin “ulusal davası”na dönüşmesine bağlıyor.

Bu tuzağın, ABD eski Dışişleri Bakanı Kissinger’in gayet sinsi fikrinden kaynaklandığını söylüyor.

Bunların hepsi tamam da, tek sebebin bu olduğuna dair bir düşünce, beni ve okuyucuyu ikna etmeyecektir. Filistin meselesini 1940’lardan beri sahiplenmiş görünen kimi Arap yöneticileri, maksatlı veya maksatsız olarak Filistin halkına ve davasına affedilmez zararlar vermişlerdir.

Arafat hatalı ve kabahatlidir. Buna eyvallah!  Ancak sormak lazım: İsrail ile normalleşme barışı yapan ve yapacak olan Arap yetkililerine ne demeli?

Mesela bir Amerikan-İsrail imalatı olan “Asrın Barışı” projesini Körfez ülkeleriyle birlikte hazırlayanlar,  daha mı az hatalıdırlar?

Prof. El Farra’nın yukarıda onca övgü dizdiği Fas Kralı II. Hasan, Mısır Başkanı Enver Sedat ile Ürdün Kralı Hüseyin’i, İsrail ile tek başına barış anlaşması yapmama konusunda uyarırken kendisi neylemiş, buna da bakalım:

“Fas, Yahudi göç politikasının değişiklik sürecini hızlandırdı. İsrail istihbarat teşkilatı MOSSAD da bu süreçte Fas devlet yetkilileri ile görüşmeleri sıklaştırdı ve gizli bir anlaşmanın altyapı çalışmalarını başlattı. Bu çalışmalar neticesinde, İsrail Başbakanı David Ben Gorion ile Kral II. Hasan görüşmesi sonucunda belirli şartlar altında Fas’tan Filistin’e göç etmek isteyen Yahudilere izin verildi.

Bir iddiaya göre; 1965 yılında Kazablanka’daki Arap Birliği toplantısı, Fas yetkililerinin MOSSAD’a verdiği izinle dinlenerek tamamen kaydedilmiş; İsrailli araştırmacı yazar Bergman’a göre, bu dinleme operasyonu, iki yıl sonra gerçekleşecek olan 1967 Arap-İsrail savaşının, İsrail tarafından kazanılmasındaki en önemli etken olmuştur.

Fas Kralı II. Hasan ise, 14 Eylül 1993 tarihinde, İsrail Başbakanı İzak  Rabin ve Dışişleri Bakanı Şimon Peres ile Rabat’taki Skhirat Kraliyet Sarayı’nda alenen görüşmüştür.”[9]  

Yorum ve kararı, okuyucuya bırakıyorum.

[1] EuroNews, 11 Aralık 2020.

[2] TRT Haber, 4 Aralık 2020.

[3] Dr. Necmettin Acar,  “Körfez-İsrail normalleşmesi, bölgede yeni dengelerin oluşumuna zemin hazırlıyor”,  Anadolu Ajansı, 23 Ekim 2020. 

[4] Deutsche Welle, 7 Ocak 2021.

[5] Ertuğrul Özkök, “40 Yıldır Gizli Kalan Buluşma”, Hürriyet, 14 Şubat 1998. Ayrıca bakınız; Prof. Howard M. Sachar, A history of Israel: From the rise of Zionism to our time, New York: Knoph, 2000. 

[6] Encyclopaedia Britannica, Issam Sartawi maddesi.

[7] Vikipedi, 1991 Madrid Konferansı maddesi; ayrıca bkz. Laura Zittrain Eisenberg, Arap-İsrail Barış Görüşmeleri: Taktikler, Sorunlar, Olasılıklar. Indiana University Press.1998,  ISBN 0-253-21159-X.

[8] كيف كان كيسنجر خلف قرار تمثيل المنظمة للفلسطينيين– Ray El Yom gazetesi, 6 Ocak 2021.

[9] Mesra sitesi, Fas-İsrail ilişkilerinin tarihi arka planı, 29 Aralık 2020.

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*