1. Kısa tarihi hatırlatmalar:

Çeşitli yakın dönem kaynaklarında “Şarezor”, “Şehrizor”, “Şehrizûr”, “Şehrezur”, “Şehrezor” gibi telaffuzlarla tanımlanan bölgenin idari merkezi olarak bilinen Kerkük; sahip olduğu coğrafik konum, yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynakları, farklı inanç, millet ve etnik toplulukların bir arada yaşadığı bir mekân olmuştur. Son yüzyılda da bölgede çok zengin petrol yataklarının keşfiyle birlikte, uluslararası güçlerin ilgi odağı olmuştur. Bu konumu nedeniyle, bugünkü Kerkük şehrinin de dahil olduğu bölge, çok eski bir geçmişe sahip olup, tarihin farklı dönemlerinde yerli-yabancı çeşitli güçlerin hakimiyetinde bulunmuştur.

Düz bir ovada ve bir höyük üzerinde kurulmuş olan Kerkük; Şimal-i garbîde küçük Zap vadisi, cenûb-î garbîde Hamrin dağları, cenubi Şarkide Diyâla vadisi ve şimali Şarkîde Zağros dağlarıyla hudutlanan bir memleketin başlıca şehridir.”[1] Kerkük’ün kuruluş tarihi, yaklaşık olarak M. Ö. üç bin yıl öncesine kadar gider. Bu kadim şehrin ilk kurucularından olan Lulubiler, Gutiler, Huriler ve Mitani kavimleri, tarihçiler tarafından Kürtlerin öncülleri olarak kabul edilmektedirler. Onların yanısıra Asur, Akad, Bâbil, Med, Pers, Sâsânî, Emevi, Abasi, Eyyubi ve Osmanlılar da belli dönemlerde bölgeye hüküm etmişler. Kerkük şehrinin ilk yerleşim yeri olan kalenin yapılış tarihi, İ Ö III. yüzyıla dayanır. Kentin kale dışındaki yapılanması ise 17. yüzyılın sonlarına rastlar.

İlk dönemlerden bu güne kadar Kerkük şehri farklı isimler almıştır; Sasaniler zamanında “Garmekan”, Süryani kaynaklarında “Béth Garma” ve yine bu kaynaklarda “Karhâ” ve “Béth Selox” olarak adı geçen şehrin Kerkük olduğu delilleri G. Hoffmann tarafından ortaya konulmuştur. Asûr hükümdarı ilk kuruluştan sonra kaleye bir burç ilave ettiği için şehir Seleukos ismini almıştır. Nuri Talabani’nin aktarımına göre de ortaçağ yazarları bölgeyi “Germiyan” olarak adlandırmıştır.[2] Buradaki Hristiyanlar da şehri “Karx” olarak adlandırmışlar. [3] Ayrıca Kerk, Erpeha, Gurgura, Kerhini, Kirkore vb. gibi adlar da farklı dönemlerde kullanılmıştır. Bugünkü telaffuzuyla “Kerkük” ismi, ilk olarak Şaraf El-Dîn Ali Yazdi’nin Timur tarihinde geçiyor.

Arapların Kerkük bölgesine gelişi ve yerleşmesi İslamiyet’in ilk yayılma dönemi olan Ömer bin Hatap zamanına denk gelir ve bu da yaklaşık olarak 700-750 yıllarına tekabül eder. Daha sonrada bölgede Emeviler, Abbasiler, Hamdaniler, Annaziler hüküm sürer. Şehrezor bölgesi 1185 yıllarından itibaren de Selahaddin-i Eyyubî’nin yönetimine geçer ve 1230’larda tekrardan Abbasilerin hâkimiyetine girer. Bu dönemde Erbil bölgenin merkezi konumundadır. Abbasilerin iktidarının son yıllarında bölgede yaşanan şiddetli deprem ve ondan sonra da gelen Moğol istilası (1245), Şehrezor’da büyük bir tahribat meydan getirmiştir.

Türkmenler ise yoğunluklu olarak Selçuklular döneminde yani yaklaşık olarak 1075-1100 yıllarında paralı asker ve memlûk olarak bölgeye getirilmişler. Orta Asya toplulukları, bölgeye Abbasiler ve haleflerine köle ve kiralık asker olarak getirilmişti. Zamanla bunlar İslam dinini benimsediler; Arapça ve Farsça öğrendiler ve Ortadoğu kültürünün parçası haline geldiler.”[4] Daha sonra bölgenin Osmanlı idaresi altına girmesiyle birlikte, kurulan garnizonlara gönderilen idari ve askeri personelin de bir kısmı kendi isteğiyle bölgede kalmış, mülk edinmiş, ticarete girişmiş ve evlilikler yoluyla yerli halkla akrabalık kurmuştur. Böylece Türkmenlerin hem Irak genelinde ve hem de Kerkük ve Erbil gibi Güney Kürdistan şehirlerde nüfusları artmıştır. Irak ve Kürdistan’da mevcut Türkmen nüfusunun yarısına yakını Şii mezhebine mensuptur.

Araplar ve Türkmenler bu bölgeye geldikleri zaman buralar sahipsiz değildi, yerli sahipleri vardı ve onlar da Kürt’tü. Kerkük, Erbil ve onlara bağlı diğer şehirleri de dâhil olmak üzere Şehrezor bölgesi, Abbasi iktidarının son yıllarında (1250) Irak’a dâhil olmuştur.

1514’te Kürdler ile Osmanlı İmparatorluğu arasında imzalanan antlaşmayla Kuzey Kürdistan’ın büyük bir bölümü Osmanlı İmparatorluğuna iltihak eder. Daha sonra 1517’de Diyarbakır eyaleti, 1534 yıllarında Kürdistan’ın güney bölgesi de dahil olmak üzere Irak, Osmanlı İmparatorluğu’nun hükmü altına girer. Osmanlı-İran çekişmesi sürecinde, bölge birkaç kez kısa süreliğine Sefavilerin eline geçtiyse de genellikle Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Osmanlı idaresi altında kaldı.

Bölgedeki siyasi iktidarlar sürekli değişmişse de, yerel ve bölgesel yönetimin asıl nüfus ve kudreti sürekli Kürt emirliklerinin elindeydi, bölge nüfusunun büyük çoğunluğu Kürt aşiretlerinden oluşmaktaydı.  Tarihsel olarak bu bölgede Hesnveyhler, Annaziler, Erdelanlar, Babanlar, Soranlar ve kimi dönemlerde de kısmi olarak Behdinaniler hüküm sürmüşler.

1.1Osmanlı idari yapılanması

Bölge Osmanlı İmparatorluğu hükmü altına girdikten sonra, buralarda peyderpey Osmanlı idare sistemi kurulur. Bu yeni sisteme göre Irak-ı Arap ve Kürdistan’ın güneyi, diğer bölgelerde olduğu gibi buralarda da idari olarak “Eyalet” sistemi kurulur. İslam Ansiklopedisinin aktarımına göre, Kâtip Çelebi’nin 1732 yılında yayımlanan Cihannümâ adlı eserinde, bölgenin o günkü idari taksimatıyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Biri Kerkük olmak üzere, 32 sancak ihtiva eden Şehrizor eyaletinde Şehrizor isimli şehir harap olduktan sonra, Kerkük’ün bu eyalete merkez olduğunu kaydeder.” 1560 yılının Tahrir Defterine göre idare merkezi Zalm olan Şehrizor eyaleti 10 sancak, 7 nahiye ve 204 köyden oluşmaktaydı. Eyaletteki toplam hane sayısı 5010 olarak tespit edilmiş; bunların 4952’si Müslüman, 58’i de Yahudi hanesiydi ve eyaletin toplam nüfusu da 25.000 olarak tespit edilmiştir. XVII yüzyılın ortalarına doğru Şehrizor eyaletine on bir sancak bağlıydı. Kerkük şehri, XVII yüzyılın ikinci yarısından itibaren öne çıkarak eyaletin idari merkezi olur.[5] Tarih’ül Irak el İdari we’l İktisadi Fi’l Ahdi’l Osmani es-Sani adlı eserde, Şehrizor Eyaletinin sınırları şöyle belirtilmiştir: “Güneyde Bağdat Eyaleti’yle, batıda Musul ve Amedi’ye hükümetiyle, kuzeyde Hakkari ve Azerbaycan’la ve doğuda da Fars bölgesine ulaşır.”

Osmanlı yönetiminin 1870’te çıkardığı Eyaletler İdaresi Yasası çerçevesinde yapılan değişikliklerle bölge Bağdat ve Musul olmak üzere iki eyalete (vilayete) ayrıldı. Bu değişikliğin sonucu olarak, 1879’da Eyalet merkezi Kerkük’ten Musul’a geçti. Böylece Güney Kürdistan, Hanekin ve bağlı birimler dışında, bir bütün olarak Musul, Kerkük ve Süleymaniye sancaklarından oluşan Musul eyaletine bağlandı. Ondan sonra Musul, Güney Kürdistan’ın merkezi idari birimi oldu ve Birinci Dünya Savaşını sonlandıran Mondros Ateşkes Anlaşması’nın imzalanmasına kadar bölge Osmanlı İmparatorluğu idaresi altında kaldı.

1.2.Bölgesel ve yabancı seyyahların Kerkük notları

Tarihçiler ve coğrafyacıların yanı sıra geçmişten yakın döneme kadar bölgeyi gezen seyyahların, Şehrezor eyaleti ve Kerkük’le ilgili olarak bize aktardıkları bilgiler, bu konuyu çeşitli yönleriyle aydınlatmak açısında oldukça önem arz etmektedir. Bu tür kaynaklardan bölgenin tarihi, coğrafik ve sosyolojik özellikleri, demografik, kültürel ve etnik yapısı hakkında oldukça önemli bilgiler edinmekteyiz. Bu yönüyle konuyu aydınlatmak için burada birkaç örnek vermekle yetineceğiz.

Buldan’ül Hilafet’ş Şarkkiye eserinin yazarı, Mustavfi’nin sekizinci yüzyılda yazılan eserinden aktararak şöyle demektedir: “Şehrezur, sekizinci yüzyılda parlak bir şehirdi ve sakinleri Kürt’tü.” Seyyah İbn Muhehil de aynı dönemde bölgeyi gezmiş ve Kerkük’le ilgili şu tespitte bulunmuştur:“Şehrezur bölgesi bazı il ve ilçelerden meydana gelir, bu bölgedeki Kürdlerin sayısı 60 bin evden oluşuyordu.”[6]

Yakût El- Hamevi, XIII. yüzyılın başlarında yazılmış ancak Wüstenfeld tarafından 1866–1873 yılları arasında 6 cilt halinde Leipzig’te basılmış olan Mu’cemü’l Büldân adlı ansiklopedik eserinde “Erbil”den bahsederken; “Ahalisinin ekserisi Kürt’tür” demektedir. O dönem Erbil Şehrezor bölgesinin merkezi konumundaydı.

Osmanlı son dönemi önemli vakanüvislerinden olan Şemseddin Sami de 1896 yılında basılan Kamûs’l Alem adlı altı ciltlik ansiklopedik eserinin beşinci cildinde, Kerkük’le ilgili çok önemli bilgiler vermektedir. Yazar eserinde şehrin coğrafik konumundan, nüfus nispeti ve etnik bileşenlerinden, sosyal ve kültürel hizmet veren kurumlardan, tarihi eserler ve ticari hayattan, tarımsal ürünlerden, çıkartılan yeraltı ve yerüstü madden kaynaklarından bahsederek şöyle demektedir: “Kerkük: Kürdistan’ın Musul vilayetinde ve Musul’un 160 km Güneydoğusunda ve bir sıra tepelerin altında, geniş bir ovanın kenarında ve (Edhem vadisi) üzerinde bulunan Şehrezor sancağının merkezi bir şehri olup… doğuda Süleymaniye, kuzeyinde Köysancak ve Erbil kazaları ile batıda Musul sancağı ile güneyi Bağdat vilayeti ile güneydoğusu Selahaddin kazası ile çevrilidir. Mılha, Tuzhumarto, Altın Köprü, Kil, ve Şivan isimlerinde 5 nahiyesi ve toplam 352 Köyü mevcut olup 30.000 nüfusu, kalesi, 36 cami ve mescidi, 7 medresesi 15 teke ve zaviyesi, 12 han, 1272 mağaza ve dükkânı, 8 hamamı, nehrin üzerinde bir Köprüsü, bir rüştiye ve 18 çocuk okulu, 3 kilisesi ve 1 Havrası vardır.

Bir tepe üzerinde bulunan Kalesi ile Kalenin altındaki mahallelerden ve nehrin sağ tarafındaki kısımdan mürekkep olduğu halde, ahalisinin dörtte üçü (3/4) Kürd ve kalanı da Türkmen, Arap ve diğerleridir, 760 İsrailli ve 460 Keldani dahi vardır.”[7]

Ünlü coğrafyacı Prof. Besim Derkot’ta Kerkük ve Musul’dan bahsederken şu tespitte bulunmaktadır: “Irak’tan pek farklı olduğu gibi, nüfusunun yapısı ve yaşayış tarzı ile de daha çok Diyarbekir bölgesine benzemekteydi. Esasen Musul havalisi, Birinci Dünya Savaşı sonlarına kadar, Batının coğrafya eserlerinde genellikle Irak’tan ayrı olarak Yukarı Elcezire bölgesi içinde sayılıyordu.”[8]

Bu tür tespitlerde bulunan ve benzer bilgileri aktaran birçok kaynak daha sıralanabilir ancak uzatmadan yukarıdaki aktarımların içeriğine baktığımızda Kerkük, tarihsel kaynaklarda genel olarak Kürdistan coğrafyası içinde ve bir Kürd şehri olarak gösterilmektedir. Bununla birlikte Kerkük merkezli Şehrezor bölgesinin tarihi çok eskilere dayanmaktadır, bu bölge tarih boyunca farklı kavimlere yurtluk yapmış, çok kültürlü ve çok milletli bir ortak yaşam şehridir. Günümüzde burada çoğunluğu oluşturan Kürdlerin yanı sıra Arap, Türkmen, Asûrî-Keldanî-Sûryani, Yahudi ve Ermeniler de yaşamaktadır.

  1. Irak Devletinin kuruluşu

Osmanlı İmparatorluğu’nun Birinci Dünya Savaşı’nda yenik düşmesi ve dağılması, bölge üzerindeki yaklaşık 400 yıllık egemenliğinin de sonunu getirdi. Tarafların imzalamış olduğu Mondros Antlaşması’nın (30 Ekim 1918) 7. maddesine göre, itilaf devletleri “güvenliklerine yönelik bir durumda” sorunlu bölgeyi işgal etme hakkına sahipti. Bu çerçevede petrol kaynakları açısından çok zengin rezervlere sahip olan Irak ve Güney Kürdistan, İngiltere devleti tarafından işgal edildi. İngiliz askeri güçleri 7 Nisan 1918’de Kerkük ve Süleymaniye şehirlerine girerek Güney Kürdistan’ın tümünü işgal ettiler. Zaten 1916 yılında gizli olarak imzalanmış olan Sykes-Picot anlaşması gereğince de bu bölge İngiltere’nin payına düşmüştü. İngilizler bu bölgede petrolün varlığını 1890’larda keşfetmişlerdi.

İngiltere’nin mandası altında Hüseyin Şerif’in oğlu Melik Faysal yönetiminde 28 Ağustos 1921’de Irak devletinin kuruluşu ilan edildi. İngiltere’nin petrol siyaseti çerçevesinde izlediği Arap yanlısı politikanın sonucu olarak, Musul ve Kerkük’le birlikte, Güney Kürdistan’ı bir bütün olarak Irak devletinin siyasi sınırlarına dâhil etti.

Kürtler asla Irak Arap yönetimine tabi olmayı kabul etmedi. Yeni durum değerlendirmesi yapmak özere, bölgenin ileri gelen aşiret reisleri, din adamları ve aydınları Şeyh Mahmut Berzenci’nin öncülüğünde toplandılar. Bu toplantıda alınan ortak karar gereğince, Kerkük’te bulanan İngiliz askeri yetkilisine, “Kürdistan hükümetinin kurulması ve bu hükümetin başına da Şeyh Mahmud’un getirilmesi” talebinde bulunulur. Kürtlerin bu talebi olumlu karşılanır ve Şeyh Mahmud 1919 yılı başında ilk Kürt hükümetini oluşturarak kendini Kürdistan kralı ilan eder. Ancak İngilizlerle var olan çelişkiler nedeniyle Şeyh Mahmud hükümetinin ömrü çok kısa olur. 19 Haziran 1919’da bölgede bulunan Kemalist subayların da kışkırtmasıyla İngiliz kuvvetleriyle Kürtler arasında çatışmalar başlar. Çatışmalar Şeyh Mahmud’un 19.06.1919 tarihinde İngilizler tarafından yaralı yakalanmasıyla son bulur.

Daha sonraları tekrar başlayan çatışmalar sonucunda, Şeyh Mahmud 1924 yılında yakalanarak Hindistan’a sürgüne gönderilir. 1925 yılında Kerkük de dâhil olmak üzere Musul Vilayeti, Milletler Cemiyeti’ne bağlı bir komisyonun verdiği bir inceleme raporuna dayanılarak Irak devletine bağlandı. Milletler Cemiyeti’nin bu kararının uygulaması, Irak’ın mandater gücü olan İngiltere tarafından şu şartlara bağlanmıştı: “Kürtlere iyi davranılması, mahkeme ve okullarda yöneticilerin Kürtlerden olması ve Kürtçe’nin resmi dil kabul edilmesi.” İngiltere de 1932 yılında bölgeyi Irak-Arap yönetimine bağlar. Milletler Cemiyeti tarafından Kürtlerle ilgili alınan kararlar da pratikte uygulanmaz. Daha sonraları İnişli-çıkışlı da olsa, Kürtlerle İngilizlerin yıldızı hiç barışmadı.

Irak hükümetleri ilk yıllarda Kürtlere karşı yumuşak bir politika uygulasa da, sonradan gelen hükümetler sistematik olarak Araplaştırma politikalarını başlattılar ve Araplaştırma siyasetinden en büyük payı da Kerkük almıştır….

  1. Araplaştırma siyaseti:

Yeni Irak devletinin kurulmasıyla Güney Kürdistan, Elcezire ya da o zamanın deyimiyle “Musul Vilayeti” meselesi, Irak’ın mandater devleti İngiltere ve yeni Türk hükümeti arasında bir probleme dönüştü. “Musul vilayetinin” geleceğini belirlemek için tarafların 1922-1924 yılları arasında yürüttükleri çalışmalar çerçevesinde, mesele Milletler Cemiyetine taşındı. Milletler Cemiyeti’nin 1925’te verdiği bir kararla Güney Kürdistan ya da diğer adıyla “Musul Vilayeti” yeni kurulan Irak devletine eklemlendi. Bu süreçten sonra Güney Kürdistan, Irak hükümetlerinin büyük önem verdikleri bir alana dönüştü. Bu nedenle ardıl Irak hükümetleri bölgede Arap etnik nüfusunu artırmak için siyasi ve idari tedbirlerle yeni düzenlemeler yapmaya başladılar. Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan ve Irak’ın da tanımayı kabul ettiği kültürel haklar gereğince uygulanmadığı gibi, bu yöndeki baskı ve yasaklamalar da gitgide artırıldı. Bu koşullarda 1957 yılında yapılan genel nüfus sayımı sonuçlarına göre, Kerkük’te yaşayan etnik grupların nispeti şöyleydi: Kürdler %48.3, Araplar %28.2, Türkmenler %21.4.

14 Temmuz 1958’de yapılan askeri darbeyle Irak’taki monarşi yönetimi devrildi, General A. Kerim Kasım Kürdlerin desteğini alabilmek için Sovyetler Birliğinde sürgünde bulunan KDP genel başkanı Mustafa Barzani ve arkadaşlarının Irak’a ve Kürdistan’a dönmelerine yol açtı. Yapılan yeni Anayasa’da, “Irak devleti: Kürdistan ve Irak’ı Arap olmak üzere iki bölgeli; Arap ve Kürd milleti olmak üzere iki milletli bir devlettir.” denilmesine rağmen, bir müddet sonra yapılan Anayasa değişikliğinin aksine hareket edilmiş ve Kürdler Eylül 1961’de yeniden silahı mücadeleyi başlatmaya mecbur bırakılmıştır. 1963’te şoven milliyetçi kanatın yaptığı askeri darbeyle Kasım iktidardan düşürüldü.

Bu dönemden itibaren iktidara gelen Irak hükümetleri, demografik mühendislik çerçevesinde, özellikle Kerkük ve çevresinde Araplaştırma siyasetini sistematik olarak uygulamaya başladılar. Farklı yol ve yöntemler kullanılarak; tehdit, sürgün, idari değişiklikler, işten kovma, nüfus kütüklerine işlememe vb. baskılarla özellikle de Kerkük’teki Kürd nüfusu azaltılmaya çalışıldı. Güç ettirilen Kürdlerin yerine, rüşvet ve teşviklerle Necef ve Basra’dan Araplar getirilip yerleştirildi. Baas Partisi 1968’de askeri bir darbeyle tamamen yönetimi ele geçirdikten sonra, özellikle de Kerkük şehri ve diğer stratejik bölgelerde Araplaştırma siyasetini, daha geniş kapsamlı bir strateji çerçevesinde, yeni uygulama ve tedbirlerle genişleterek sürdürdü.

1970’lerin başında Sovyetler Birliği’nin de etkisiyle Araplar tekrardan Kürdlerle masaya oturmak durumunda kaldı. Mustafa Barzani’nin liderliğindeki Kürd ulusal hareketiyle Irak yönetimi arasında 11 Mart 1970’te “Muhtariyet” antlaşması imzalandı. Muhtariyet anlaşmasının uygulamaya konulduğu birkaç yıllık süre içerisinde Araplaştırma siyasetinde kısmi bir duraklama oldu. Ancak Arap ve Kürd tarafı Kerkük’ün statüsüyle ilgili bir anlaşmaya varamadığı için, Irak Anayasası’nın şimdiki 140. maddesi gibi, o zaman da Kerkük meselesinin çözümü 3-4 yıl sonrasına ertelenmişti. Fakat taraflar bir anlaşmaya sağlayamadı. Muhtariyet antlaşasının bozulmasından sonra, Kerkük ve diğer stratejik bölgelere yönelik Araplaştırma siyaseti kitlesel göçtürmeler ve Enfal uygulamalarıyla çok daha vahim bir şekilde devam ettirildi.

Ardısıra gelen Irak hükümetleri Kerkük’te başta Kürtler olmak üzere diğer etnik toplulukların da nüfusunu azaltmak için değişik siyasi ve sosyal hilelerin yanı sıra idari değişikliklere de başvurmuşlar, bazı ilçeleri Kerkük’ten ayırıp diğer illere bağlamışlar. Bu çerçevede 1976 yılında Duzhurmatu ilçesi Tikrit’e bağlanmış, Çemçemal ve Kelar ilçeleri Süleymaniye’ye, Kıfri de Diyala iline bağlanmıştır. Bununla da yetinilmemiş, 1972’de Kerkük’ün ismi değiştirilerek Te’mîm [Millileştirme] yapılmıştır.[9]

6 Mart 1975’te Irak ile İran arasında imzalanan Cezayir Anlaşması’ndan sonra, aynı zamanda Kürdlerle imzalanan muhtariyet antlaşması da rafa kaldırıldı. Baas yönetimi bütün gücüyle Kürdlere yöneldi ve yüzbinlerce Kürd yerini yurdunu terk ederek komşu devletlere sığınmak zorunda kaldı.

Böylece 1977’de yapılan nüfus sayımına baktığımızda, ardıl Irak hükümetlerinin Araplaştırma siyasetinin demografik yapıda meydana çıkarttığı sonuçlar, durumu daha net bir şekilde ortaya koymaktadır. 1977’nin nüfus sayımı sonuçlarına göre Kerkük’teki etnik nüfus dağılımı şöyledir: Kürdler %37,53, Araplar %44,1, Türkmenler %16,3 ve diğerleri de %2,4’tür. Bu sonuçlara göre 20 yıl içerisinde Kerkük’teki Kürd nüfusu 10.77, Türkmen nüfusu da 4.9 oranında azalmıştır ve Arap nüfus da %16.21 oranında artmıştır.

Araplaştırma siyasetinin Kerkük’ün demografik yapısında meydana getirdiği tahribat ve değişiklikler yukarıda belirtildiği gibidir. Nuri Talabani’nin deyimiyle: “Kerkük ve çevresini Araplaştırmak isteyen Irak rejimi, şiddet ve vahşet açısından uluslararası terör örgütlerinin eylemlerinden daha beter sonuçlar veren bu korkunç siyasetini hem bölgesel hem de uluslararası çevrelerin sustukları ve umursamadıkları bir ortamda uygulanmıştır.”[10]

Böylece Kerkük meselesi çözülmeden, ABD’nin müdahalesiyle 2003 yılında Baas rejimi yıkıldı ve bütün Irak bileşenlerinin katılımıyla 2005 yılında yapılan bir referandumla yeni Irak Anayasası kabul edildi. Yine 2005 yılında yapılan Kerkük İl Meclisi seçimlerde, Kürtler çoğunluğu elde ederek; 41 kişilik il meclisinin 26 üyesini Kürtler, 9’unu Türkmenler, 6’sını da Araplar kazandı. 2005 Anayasa’nın 140. Maddesi gereğince, başta Kerkük olmak üzere diğer bütün “ihtilaflı bölgelerin” geleceği ve Kerkük’ün statüsü, en geç 31 Aralık 2007 tarihine kadar yapılması gereken bir referandumla belirlenecekti. Belirtilen tarih üzerinden on yıl geçmesine rağmen, Irak’ın Şii hükümeti halen de Anayasa’nın gereğini yerine getirmemiştir. Anayasa’nın gereğinin yapılması için, Kürd Federe Hükümeti birçok girişimde bulundu ancak Bağdat’ın Şii Arap hükümeti her seferinde bir gerekçe göstererek söz konusu referandumu yaptırmamıştır. Bununla birlikte Haziran 2014’teki DAIŞ (IŞİD) saldırıları karşısında Irak ordusu Musul’u savunmadan terk ettiği gibi Kerkük’ü de savunamadı. Kerkük de dâhil olmak üzere bütün “ihtilaflı bölgeler” Kürdistan peşmergeleri kontrolüne geçti ve korundu.

28 Mart 2017 tarihinde Kerkük İl Meclisi’nin yapılan oturumunda, 26 Kürt üyenin oy birliğiyle Kerkük’teki resmi kuruluşlara Irak bayrağının yansıra Kürdistan bayrağının da asılması kararı alındı. Meclisin bu kararı, aslında Bağdat Arap yönetiminin uygulamayı istemediği Anayasanın 140. maddesinin fiili uygulamasını sağlamıştı. Bunun yanı sıra Kürdistan Federe Bölgesinde 25 Eylül’de uluslararası kamuoyunun gözetiminde ve demokratik bir şekilde yapılan bağımsızlık referandumunda, Kerkük şehri %78 evet oyuyla bir daha Kürdistani kimliğini bütün dünyaya duyurdu.

  1. Petrol kenti Kerkük:

Britanya daha 1890’larda bölgede bulunan petrol rezervlerini keşfetmişti ve 1916’da gizli olarak imzalanan Sykes-Picot anlaşmasıyla Fransa’yı da Irak’tan dışlayarak tek başına kalmıştı ve o günden bugüne bölgeyle ilgili izlediği siyaset, petrol endekslidir. Bugün Kerkük’te bulunan petrol ve gaz rezervleri, hem bölge hem de batı ülkeleri enerji pazarları için çok büyük bir önem arz etmektedir. Uluslararası Enerji Kurumu’nun verilerine göre, dünya petrol rezervlerinin %6’sı ve mevcut Irak Petrolünün de %40’ı Kerkük’tedir. Kerkük petrolü dünya pazarına Yumurtalık-Ceyhan, Hayfa, Trablus-Şam ve Suriye’nin Baniyas boru hatlarıyla dünyaya akıtılabilir. 16 Ekim Kerkük işgalinden sonra, belki İran üzeri bir hat daha buna eklenebilir. Bu nedenle herkesin ilgisi ve gözü Kerkük’te, Kerkük’ün gelecekteki statüsündedir. Kürtler açısında da bu muazzam zenginlik, müstakbel bağımsız Kürdistan devletinin ekonomik bağımsızlığı için çok önemli bir kaynaktır.

Bu öneminden dolayı Kerkük, 16 Ekim 2017 tarihinde bölge devletlerinin desteği ve uluslararası bazı güçlerin yaktığı yeşil ışıkla tekrardan Irak Arap ordusu ve İran destekli Haşti Şabi güçlerinin kontrolüne geçti. Böylece yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Güney Kürdistan bağımsızlık hedefi izlenen petrol endeksli siyasetle şimdilik akamete uğratıldı.

  1. Türkiye’nin Kerkük’le ilgili iddiaları:

Osmanlı İmparatorluğu bakiyesi üzerinde gelişen Kemalist hareket, 1920 yılında Ankara’da yeni bir hükümet kurdu. Ankara hükümeti özünde Güney Kürdistan’ın bir statüye sahip olmaması ve bölgenin petrolünden pay alabilmek için, Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Milli sınırları içerisinde kaldığını iddia ederek İngilizlerle bir pazarlık yapmak istiyordu. Kürd milletvekillerinin itirazlarına rağmen, M. Kemal aslında Musul’un da dâhil olduğu bir Kürdistan’ın kontrolünün zor olacağını düşünüyordu. Bu yaklaşım M. Kemal’in Meclis gizli görüşmelerinde yaptığı uyarılardan anlaşılıyor: “Musul’u almanın kolay ama kontrol etmenin zor olduğunu” dile getiriyordu.

Bugün Kerkük ve Musul’la ilgili iddiaların temeli Misak-ı Milli denilen belgeye dayandırılmaktadır. Peki bu belgenin uluslararası hukuk ve anlaşmalarda bir karşılığı var mıdır? Misak-ı Milli denilen belge, Osmanlı Meclis-i Mebusan’ın 28 Ocak 1920’de yaptığı gizli oturumda kabul edilmiş ve daha sonra Ankara hükümetince de benimsenmiştir. Bu belge, uluslararası anlaşmalardan kaynaklanan bir metin değil, sadece Türk yönetimini ilgilendiren tek yanlı bir vesikadır.

Musul ve Kerkük’le ilgili görüşmeler, Lozan konferansı esnasında başladı. Bu süreçte Türk heyeti başkanı İsmet İnönü ve İngiliz heyetini temsil eden Dışişleri Bakanı Lord Curzon arasında çok ilginç diyaloglar gerçekleşir. Sonuçta Lozan Antlaşması imzalanır ancak Türk heyetinin Musul’la ilgili iddiaları kabul edilmez. Lozan Konferansı’nda Musul meselesinin çözümü bir sonuca bağlanamayınca Britanya, Musul ve Kerkük meselesinin çözümünü, Milletler Cemiyeti’ne devreder. Durumun incelenmesi için İsviçreli diplomat Aff Wirsen başkanlığında üç kişilik bir komisyon oluşturulur. Yaklaşık sekiz ay süren bir inceleme-araştırma yapıldıktan sonra, konu hakkında hazırlanan rapor Miletler Cemiyeti’ne sunulur. Milletler Cemiyeti’nin 16 Aralık 1925 tarihinde yapılan toplantısında, rapordaki öneriler değerlendirilip küçük düzeltmelerden sonra onaylanır. Bundan sonra 1926 yılında imzalanan Ankara Anlaşmasıyla Kerkük’ün de bağlı bulunduğu Musul vilayeti İngiltere mandası altında yeni Kurulmuş olan Irak devletine bırakıldı.

Yukarıda bahsedilen Milletler Cemiyeti raporuna göre, Kerkük ve Musul petrol gelirlerinden Türkiye’ye %10’luk bir pay verilecekti. Onaylanan anlaşmanın sonuncu bendinde da şöyle bir madde eklenmişti: “Türk tarafı isterse payını nakit paraya çevirebilir.” Buna göre Türkiye’ye düşen petrol payının değeri de 500.000 pound olarak hesaplanmıştı.[11] Bu anlaşma bir önergeyle, 6 Haziran 1926’da TBMM’de oylamaya sunuldu: İki red ve bir çekimser oya karşılık 143 oyla kabul edildi. Ödemeler petrol üretiminin başladığı 1934 yılında başladı ve 1951 yılına kadar sürdü. Kısa ve öz olarak söylemek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti yöneticileri Musul ve Kerkük’ü çoktan satmışlar.

1922-1925 tarihleri arasında Musul-Kerkük eksenli olarak sürdürülen görüşmelerde, taktik yaklaşımlar bir tarafa bırakırsak, “asıl hedef o günlerde hazırlanan Irak Anayasası içinde Kürt sorununun siyasallaşmasını sağlayacak gelişmelere engel olmaktı. En basitiyle otonomiye bile engel olmaktı. Ve sonuçta Musul sorunu da elde tutularak, Irak Anayasası’nda Kürtlere siyasi anlamda hiçbir hak verilmedi. Musul sorunuyla Irak Anayasası hazırlıkları birbirine paralel ele alınan politikalardı.”[12] Bu nedenle, yaklaşık yüz yıl sonra Türkiye yöneticileri ne gerekçe gösterirse göstersinler, Musul ve Kerkük’le ilgili hak iddia etmeleri, gerçeklikten uzaktır. Her seferinde Türkmen ya da soydaş meselesinin gündemleştirmesi ise, Türk dış politikasının iddialarını güçlendirmek için kullanılan bir karttan ibarettir.

                    Şemsettin Sami, Kamusül Alem

[1] İslam Ansiklopedisi, 6. Cilt, s. 589, MEB Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, 1997

[2] Nuri Talabani, Kerkük Bölgesinin Araplaştırılması, s. 11, Avesta Yayınları, İstanbul, 2005

[3] İslam Ansiklopedisi, 6. Cilt, s. 589, MEB Eskişehir Anadolu Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, 1997

[4] Arthur Goldschmidt JR.-Lawrence Davidson, Kısa Ortadoğu Tarihi, s. 123, Doruk Yayınları, 2008, İstanbul

[5] http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c38/c380286.pdf (Türkiye Diyanet Fakfı İslam Araştırmaları Merkezi)

[6] Kemal Mazhar Ahmed, Kerkük: Tarih, politika ve etnik yapı, s. 37, Avesta Yayınları, İstanbul, 2005

[7] Şemseddîn Samî, Kerkük, Kamûs’ûl Alem, cild: 5, s. 3846, http://www.archive.org/details/kmsellmenise05emse

[8] Prof. Dr. Besim Darkot: İslam Ans. Musul mad. Cilt-8, MEB yay. İst. 2. bas. 1971, s.743-744

[9] Nuri Talabani, Kerkük’ün Demografik Yapısını Değiştirme Siyasetinin Dünü Bugünü, Kovara War, h. 16, s. 19, Diyarbekir, Payiz-204

[10] Nuri Talabani, Kerkük’ün Demografik Yapısını Değiştirme Siyasetinin Dünü Bugünü, Kovara War, h. 16, s. 20, Diyarbekir, Payiz-204

[11] http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse-hur/musulu-neden-ve-kaca-sattik-1197140/

[12] Hasan Yıldız, Röportaj: Mustafa Barzani mücadelesi boyunca yazılı hukuka çok önem verirken, Araplar, Kürtlerle yaptığı hiçbir anlaşmaya saygı göstermemişler, BÎR, h. 11, r. 182, Diyarbekir, Havîn-2009

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*