Son yıllarda milliyetçilik ile feminizm arasındaki ilişkiye dair kaleme alınan kitap ve makale çalışmalarında bir artış olduğu muhakkak. Ancak bilhassa Kürt kamuoyunda meseleye dair tartışmanın görünürlüğü yok denecek kadar az. Bunun temel nedenlerinden bir tanesinin, verili bir şekilde milliyetçilik ile feminizmin bağdaşamayacağı ön kabulü olduğu kanaatindeyim. Nitekim milliyetçilik, cinsiyet eşitliği ve kadınların özgürleşmesi konusunda sürekli olumsuzlanmakta, bir engel olarak görülmektedir. Elbette bu bağlamda yazılan ve söylenenleri külliyen reddedip bir haklılık payı barındırmadıklarını söyleyemeyiz. Fakat bu yazıda da göstermeye çalışacağım gibi, sorun, milliyetçiliği mutlak anlamda ataerkil bir ideoloji kabul edip feminizm hesabına milliyetçiliğe köktenci bir reddiye çekmektir. Dolayısıyla cinsiyet eşitsizliğine yegane nedenin milliyetçilik olduğu minvalinde savunulan bu türden özcü ve indirgemeci bir anlayış, en başından beri milliyetçiliğin, kadın kimliğinin görünürlüğüne yaptığı katkıyı hasır altı etmektedir. Mevzubahis anlayış, kamuoyunda “Kürt Kadın Hareketi” diye bilinen politik cephe tarafından da kabul görmekte ve sürekli yeniden üretilmektedir. Bu yazıda da adı geçen politik cephenin ve savunusunu yaptığı böylesi bir anlayışın eleştirisi çerçevesinde milliyetçiliğin, kadın kimliğinin görünürlüğü ve kadınların özgürleşmesi lehine nasıl bir işlevi yerine getirdiği tartışılmaktadır.

 “Kürt Kadın Hareketi”nin Milliyetçilik Eleştirisi

Burada “Kürt Kadın Hareketi” denilirken, politik ve ideolojik olarak PKK lideri Abdullah Öcalan’ın teorilerini kendisine referans kabul eden, “legal” anlamda Halkların Demokratik Partisi (HDP) ile Demokratik Bölgeler Partisi’nin (DBP) siyasetinin merkezinde ve yanında yer alan kadınların kolektif olarak meydana getirdiği politik cephe kastedilmektedir. Ancak “Kürt Kadın Hareketi”nin, kurumsal ve örgütsel bir hareketi tanımlayan bir kavramsallaştırma olmadığını, hareketin mensuplarının ve faillerinin daha çok Kürt kadınları olması nedeniyle kamuoyunda böyle bilindiğini özellikle belirtmek gerekir. Çünkü bu hareket dahilinde değerlendirilen kadın örgütlenmeleri daha çok Demokratik Özgür Kadın Hareketi (DÖKH) ve onun feshedilmesi sonrasında da Tevgera Jinên Azad (TJA – Özgür Kadınlar Hareketi), Kongreya Jinên Azad (KJA – Özgür Kadınlar Kpngresi) gibi isimler altında mevcudiyetlerini sürdürmektedir.

1990 yılları ile birlikte sosyal, siyasal ve askeri anlamda bir ivme kazanan “Kürt Kadın Hareketi”, “tarihsel süreç içinde toplumların bir örgütlenme formu olan uluslaşma düzeyine evrilmelerini” önemli ve olumlu bir gelişme olarak kabul eder. Ulus, modernleşme sürecinin başlamasıyla birlikte “bireysel ve toplumsal özgürlük, kardeşlik ve eşitlik arayışının sonucu” olarak gelişen “demokratik halk devrimleri”nin eseri şeklinde yorumlanır ve kadın da bu ulus oluşumunun “temel harcı” olarak vurgulanır. Tabii burada olumlanan ve övülen, “doğal uluslaşma” diye tanımlanan sürecin neticesinde tezahür etmiş olan “ulus” olgusudur.

Fakat “Kürt Kadın Hareketi”ne göre ulus, “yaşanan devrimsel sürece kurnazca dahil olan” egemen burjuvazi sınıfı tarafından doğallığından kopartılarak tahrip ve tahrif edilmiş bir hal almıştır. Hareket, “doğal” olarak gelişen ulus yapılanmasının, “egemenler tarafından çarpıtıldığına” ve böylece “tüm toplumlar adına kanlı süreçlerin yaşanmasına” neden olmakla beraber kadın açısından da özünde bir sakatlık hâli barındırdığına inanır. “Kürt Kadın Hareketi” egemen olarak burjuvazi tarafından özünden saptırılan ulus olgusunun, “toplumsal gelişim ve kadın açısından derin sonuçlar yarattığına” kanaat getirir (Fadile Yıldırım, 2012).

“Kürt Kadın Hareketi”nin milliyetçilik eleştirisi tam da bu noktada söz konusu olmaktadır. Yukarıda da işaret ettiğim üzere, “Kürt Kadın Hareketi”, Abdullah Öcalan’ın “özgürlük paradigması” -komünal, demokratik, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü- hattında ilerleyip köktenci bir milliyetçilik reddiyesini  esas alan eleştiri tarzını benimsemektedir. Milliyetçiliği “çağın hastalığı” diye betimleyen Öcalan’ın, “iktidar ve devlet ideolojileri”nden biri olarak kabul ettiği milliyetçiliğin toplumsal cinsiyetçilikten beslendiği yönündeki fikrini esas almaktadır. Hareket bu çerçevede milliyetçiliğin gelişip egemen hale gelmesini, ulus üzerinden erkek egemen ideolojinin inşa edilmesine ve kadının bastırılıp dışlanmasına bağlayarak milliyetçiliği kesin bir dille “egemen erkek karakterli” olarak kaydeder. Ulus, “egemen erkek zihniyet” ile özdeşleştirilen “burjuva sınıfı”ın uluslaşma sürecinde temel toplumsal güç olan kadını pasifize etmesi ile milliyetçi eksene kaymış; burjuvazinin milliyetçi ideoloji ve ulus-devlet hedefine ulaşmak için temel propaganda aracı olarak kullandığı bir aygıt olmuştur. Toplumsal cinsiyetçiliğe dair soruların ağırlaşmasının başat nedenlerinden biri olarak görülen milliyetçilik, ulus inşasında “kadın iradesinin gerçek bir eşitlik ve özgürlük temelinde katılım gerçekleştirmesi”ne mâni olmuştur.

“Kürt Kadın Hareketi”, milliyetçiliğin ulus-devletin “seküler-laik dini” ve ulus-devletin de “milliyetçiliğin en yoğun hali” olduğu Öcalanvari anlayışı referans alır ve bu anlayış üzerinden de ulus-devleti “erkek egemenliğin en kurumsal temsilcisi” ve “despotik ve sömürücü erkeğin tekelleşmesi” olarak eleştirir. “Kadını görünmez kılan iktidar sistemi”nin tarihsel son güzergahı olarak ifade edilen  ulus-devlet, “erkek emperyal patlaması” şeklinde tarif edilmektedir (Ayşe Gökkan, 2016). Hareket, milliyetçiliğin karşıtı ve alternatifi olarak gördüğü “Demokratik Ulus”un dahi ancak kadın eksenli toplumsallaşma sürecine dayanması halinde kendi özüne ulaşacağına inanmaktadır (Yıldırım, 2012).

“Kürt Kadın Hareketi”nin milliyetçilik karşıtlığı, kısa ve öz olarak milliyetçiliğin ataerkil bir ideoloji olduğu ve dolayısıyla kadın kimliğini dışarda bıraktığı, “nesne” olarak kadının konumunu ve ezilmişliğini meşrulaştırıp süreklileştirdiği savı üzerinden işlemektedir.

Karşı-Eleştiri: “Kürt Kimliği”ni Görünmez Kılmanın Bir Aygıtı Olarak “Kadın Kimliği”

“Kürt Kadın Hareketi”nin anlattığımız çerçevede milliyetçiliğe olan mesafesinin aslında sanıldığı kadar masum olmadığını, “kadın kimliği”ne verilen öncelik üzerinden Kürtler arasında “ulusal kimliği” görünmez kılmaya dair bir işlev gördüğünü çekinmeden söylemek gerek. “Kadın kimliği” bu hareket katında, ulusal mahiyette “Kürt” kimliğinden arınık ve bağımsız bir şekilde kendisine merkezi bir konum bulurken, ulus mücadelesi de “her şeyden önce egemen erkeğin kendinde hapsettiği ulus olgusunu özgür kılma mücadelesi” (Yıldırım, 2012) olma teveccühüne(!) nail olmaktadır. Kürt kadınlarının ulusal mücadelenin “yedek gücü” pozisyonunda muamele gördükleri düşüncesinde olan Gültan Kışanak, onların, bu pozisyondan “kadın kimliğinin bilincine vararak kurtulduklarını” söyleyebilmektedir.  Hakeza “Kürt Siyasetinin Mor Rengi” (Gültan Kışanak, 2018) kitabında yer alan yazıların neredeyse tamamında da yazarlar, kendi politik deneyimlerini “kadın kimliği”ni esas alarak aktarmaktadırlar. Bir nevi karşılaştıkları sorunların, maruz kaldıkları şiddet ve baskıların nedeni salt “kadın kimliği” imiş gibi. Her ne kadar bunun bilerek yapılıp yapılmadığı ayrı bir tartışma konusu olsa da, “Kürt Kadın Hareketi” ile iltisaklı kişi ve kurumlar adına yazılan yazılardan, verilen beyanatlardan, yayımlanan haber ve yayın organlarından (JINNEWS Haber Sitesi ile Jineolojî Dergisi gibi) bilinçli ve iradi bir şekilde yapıldığını çıkarmak için nedenler yok değil.

Milliyetçilik ile araya mesafe koymanın, hatta milliyetçiliği, başta toplumsal cinsiyetçilik olmak üzere “kötü” addedilen bir çok mefhumun yegane müsebbibi kabul etmenin kendisi bile başlı başına “ulusal kimlik” bilinci aleyhine bir vazife görmektedir. Ulusal mücadeleye tâbi olmayan bağımsız bir “feminist faillik” savunusundan da öte, feminizmi milliyetçiliğe bir alternatif olarak Kürtlere ajite eden, “özgür kadın özgür toplumdur” sloganı temelinde bir toplumun ve Kürtler bazında da bir ulusun özgürlüğünü “kadın özgürlüğü”ne indirgeyen bir anlayış benimsenmektedir. “Kürt Kadın Hareketi” kendi politik eylemliliğinin öncelikli amacı olarak “ulus kimliği”nin değil, “kadın kimliği”nin özgürleşmesini görmektedir.

Kürt ulusal kimliğini “kadın kimliği” lehine görünmez kılmanın, ikincil konuma yerleştirmenin, kadın kimliğini Kürt kimliği yerine ikame etmenin bir örneği olarak JINNEWS sitesinde Melike Gül Demir adına yer alan “Kadınları hedef alan politikalara karşı direniş her zaman…” başlıklı yazısı verilebilir. Demir, Nusaybin (Mardin), Cizre (Şırnak), Sur (Diyarbakır) gibi yerleri kastederek “Kürt illeri” dediği kentlerde “hendek süreci”nde yaşanan çatışmalarda Kürt kadınlarının öldürülmelerini, işkence görmelerini onların “kadın” olmalarına bağlamaktadır. Yazar, “Kürt illerinde… çatışmalarda yaralı ya da hayatını kaybeden kadınların bedeni üniformalı erkeklerin “zafer”inin yazıldığı bir alana dönüştü” diyerek, çatışmaların karşıt iki cinsiyet arasında yaşandığı havası vermekte, yazıda söz konusu kadınların “Kürt kimliği” ile ilgili tek bir kelime sarf edilmemektedir. Fakat gerçek şu ki; bahsedilen çatışmalarda kadınların özel olarak hedef alınmalarının nedeni, onların salt “kadın” olmaları değil, “Kürt kadınları” olmalarıydı.

Gülten Kışanak da kendisi adına yayımlanan “Kürt Siyasetinin Mor Rengi” isimli eserin giriş niteliğindeki “Adım Adım Yükselen Kadın Özgürlük Mücadelesi” başlıklı yazısında, Leyla Zana’nın 1991 yılında TBMM’de ettiği yeminden dolayı Türkiye’de hemen her alanda baş gösteren linç girişimlerine değinmektedir. Lâkin Kışanak anlaşılmayacak bir şekilde bu linç girişimlerini, “kadın kimliğine duyulan tahammülsüzlük” ile “kadınları güçsüz halka olarak görmenin dışavurumu” olarak izah etmektedir. Halbuki ilgili “yemin töreni vakası”nın, Zana’nın “bu yemini Kürt ve Türk halklarının kardeşliği için okuyorum” cümlesinde geçen “Kürt” ifadesi ile aynı cümleyi Kürtçe olarak dile getirmesinden kaynaklandığı herkes tarafından kabul edilen gerçekliktir. Kışanak’ın meseleyi “kadın kimliği” ile izah etme çabası zorlama bir yorum olmaktan da öte, linç girişimlerinin nedeni ve hedefi olan “Kürt kimliği” ile Kürt dilini görünmez kılmaktadır. Doğrusu, “ulusal kimliğin” acısını ve baskısını yıllarca çekmiş ve hala çeken biri olarak Kışanak’ın, uygulanan bunca baskıların ve linç girişimlerinin hedefinde “Kürt kimliği”nden bahsetmeksizin “kadın kimliği” olduğunu ifade etmesinin anlaşılır bir tarafı yok.

Böylesi bir “Kürt Kadın Hareketi”nin, aynı şekilde Kürtlerin “ulusal” bir kaygıyla sergilediği tavırları ve elde ettiği başarıları salt “kadın gücü” ile açıklama yanılgısına düşmesini de müşahede etmek kaçınılmaz oluyor. 1999 ve 2004 yıllarında yapılan yerel seçimlerde Ağrı’nın Doğubeyazıt ilçesine belediye başkanı olarak seçilen Mukaddes Kubilay örneğinde olduğu gibi. Kubilay’ın da yukarda andığımız “Kürt Siyasetinin Mor Rengi” isimli kitapta “Başkan, Artık Kadınlara Bir Şey Diyemiyoruz” başlıklı yazısı yer almaktadır. Yazısında belediye başkanı adayı olarak katıldığı mezkur tarihli seçimlere dair izlenimlerini ve neticede elde ettiği başarıları anlatan Kubilay, bu başarılarını arkasına aldığı “kadın gücü”ne bağlamaktadır. Çok sınırlı sayıda olmak şartıyla, bazı kadınlar seçimler sürecinde kadın kimliği hassasiyetiyle Kubilay’a arka çıkmış olabilirler. Fakat hem Doğubeyazıt’ın sosyolojik gerçekliği hem de Kubilay’ın kazandığı seçimlerde HADEP ve DEHAP gibi siyasi partilerden aday olması, elde edilen başarıların nedeninin “kadın gücü”ne indirgenemeyeceğine delalettir. Çünkü bahsedilen dönemlerde -bugün de büyük oranda öyle- Doğubeyazıt’ta ataerkil bir toplumsal yapının hakim olduğu, daha da önemlisi her iki HADEP ve DEHAP partilerinin, Kürtler tarafından kendi ulusal siyasetlerinin ana bileşenleri ve ulusal taleplerini dile getiren siyasal oluşum olarak kabul edilip ulusal bir hissiyat ve fikriyatla desteklendiği realitesi var.

“Kürt Kadın Hareketi”nin aktivistlerinden olan Sara Aktaş (2017) ise “kadın özcülüğü”nde o kadar ileri gidiyor ki, “Kürt Özgürlük Hareketi” olarak bahsettiği PKK’nin ilk çıkış anında sergilediği “sömürgecilik, feodalizm, aşiretçilik, din karşıtı” tutumunda dahi kadınların özgürlüğü sorununun başat yer aldığını iddia ediyor. Aynı şekilde, toplumsal cinsiyetçilik eleştirisinin PKK ideolojisindeki merkeziliğinden cesaret alan Aktaş, “Kürt Hareketi’nin tarihi… kadınlığını yeniden yaratan özgürlük arayıcısı kadınlar ve mevcut verili erkekliğini öldüren erkekler yaratma tarihidir” diyebiliyor. Kendi deyimiyle, “Rojava devriminde Kürt kadınlarının gerçekleştirdiği devrimsel çıkış” da, Kürdistan kolonyalistlerini değil, “erkek egemen zihniyeti” tehdit etmiştir. Zaten Aktaş’a ait olan şu ifade meselenin özeti niteliğindedir: Kürt hareketi için mücadelenin diğer adı “kadın” olmuştur. Yani artık bir “Kürt mücadelesi”nden ziyade, her meselenin bir açıklaması olmakla muvazzaf ve mükellef kılınmış “kadın mücadelesi” var.

Hareket ve onun kimi mensupları tarafından yapılan açıklamalarda belediyelere kayyım atanmasının, kolluk kuvvetleri tarafından katledilen Kürt kadınlarının bedenlerinin çıplak olarak sokaklarda teşhir edilmesinin, içinde kadınlar da var diye yapılan gözaltı ve tutuklama operasyonları ile yargılamaların, Aysel Tuğluk’un annesi örneğinde olduğu gibi cenazelere yapılan saldırıların “erkek egemen zihniyet”in salt “kadın iradesi”ne yönelik uygulamaları olarak vurgulanması da, bu tür uygulamaların asıl hedefi olan Kürt kimliğini görünmez kılma politik mantığını söylemsel olarak sürekli inşa etmektedir. Kürdistan’daki kolonyalist devletin “Kür kimliği”ni hedef alan şiddet ve baskısını “erkek şiddeti ve baskısı” ile özdeşleştiren “Kürt Kadın Hareketi” için her şeyin merkezine “kadın”ın konulması, her olay ve gelişmenin “kadın” üzerinden okunması bir saplantı haline geldiği söylenebilir. Hareket, milliyetçiliğe ve iktidar olgusuna dair getirdiği tüm eleştirileri ve yermeleri ile çelişkiye düşecek kadar ileriye giderek, adeta “kadın milliyetçiliği” ve “kadın iktidarı” mahiyetinde bir “kadıncılık ideolojisi” noktasına varabilmektedir.

Milliyetçiliğin Feminist Savunusu Yahut “Milliyetçi Feminizm”

Josephine Donovan’ın (2014) aktarımıyla, Amerikan Devrimi sırasında Abigail Adams, kocası John’a ulusu oluşturacak yeni kanunlar yapılırken kadınların da bir sesi ya da temsilcisi olması gerektiğini söyler. Abigail’in, kocası John’a bunu söyleme “cesareti” ve hakkını kendinde bulmasının, modernleşme sürecinin bir tezahürü olan ulus fikrinden kaynaklandığı söylenebilir. Nitekim bu fikir, demokratik bir anlayışla kadınların da dahil olduğu ulusa mensup bireylerin eşitliği, Ranjoo Seodu Herr’in (2003) ifadesiyle “eş-üyeler” (co-members) temelinde ifade buldu. Modern zamanlarda kadının terakkisi ve hayata katılması, modern bir millet olmanın icabı olarak anlamlandırılırken, kadınlar milliyetçi seferberliğe katılarak özneleştiler (Tanıl Bora, 2017), milliyetçi hareketlere katılma yoluyla ev içine tıkılmaktan kurtulup kendisine kamusal yaşamda bir yer edindiler (Cynthia Enloe, 2013). Nitekim milliyetçilik, demokrasiye doğru çabalayan bir ulusun farklı üyeleri arasında önemli müzakere dinamikleri içermekte, ulusun üyelerinin kendi aralarında eşitlikten yararlanabilecekleri ve ortak refahı teşvik etmek için birbirleriyle birlikte çalışabilecekleri içsel bir ortam sağlamaktadır (Herr, 2013).

Kadınlar, bir çok durumda uluslaşma sürecini bizzat kendi elleriyle inşa etmiştir. Her ne kadar bazı durumlarda iktidara gelen milliyetçi elitler, eski sistemi kadınların aleyhine sürdürerek onları dışlamışsa da, genelde kadınlar ve özelde feministler oy hakkı, devlet yönetimine katılım gibi siyasetin yaygınlaşmasının araçlarından biri olan milliyetçi süreçleri desteklemiş, hatta kendi mücadelelerini milliyetçi mücadelenin bir parçası kılmıştır (Elif Ekin Akşit, 2010). Milliyetçiliğin feminist eleştirisini dile getirmekle beraber, “milliyetçiliğin feminizm ile yaptığı ittifaka” dikkat çeken Aksu Bora (2010), “İslam Coğrafyasında Modernleşme ve Kadın Hareketleri” hususu ile ilgili kaleme aldığı makalesinde, kadınların, modern milliyetçilik bağlamında 19. yüzyılın ortalarından başlayarak bütün bir coğrafyayı belirleyen toplumsal ve ekonomik reform hareketlerinde aktif bir rol aldıklarına işaret ediyor. Bora aynı zamanda, modern milliyetçiliğin ayrılmaz bir bileşeninin, kadınlara yeni rollerin verilmesi, yeni alanların açılması olduğunu vurguluyor. “Feminist Nationalism” (Feminist Milliyetçilik) adlı eserinin girişinde “milliyetçi bir feminizm” çağrısında bulunan Lois West de  (1997) bu minvalde bir tespitle kadınların, 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarındaki sömürge karşıtı hareketlere aktif bir şekilde katıldıkları gibi, bugün de etnik/temelli hareketlerin bileşenlerinden biri olmaya devam ettiğini belirtiyor. Nitekim, “anti-kolonyal milliyetçilikler, büyük ölçüde kadınların kamusal faaliyetlerini meşrulaştırmaları sayesinde, genel olarak kadınlara yeni uzamlar açmışlardır. Kadınların politikaya katılmalarının belli birtakım postkolonyal ülkelerde “metropoliten” ülkelere kıyasla daha kolay kabul edilmesi tam da bu milliyetçi mirastan kaynaklanır” (Ania Loomba, 2000).

19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başında feministlerin Üçüncü Dünya milliyetçilik hareketlerinde kadınların özgürleşmeleri için aktif bir rol üstlendiklerini kaydeden, milliyetçi hareketlerin önemli feminist bileşenleri olduğunu ortaya koyan Kumri Jayawardena, kadın kurtuluş hareketinin, milliyetçi mücadeleler bağlamında yürütüldüğünü belirtir. Jayawardena göre, kadın hareketleri siyasi bağımsızlığı amaçlayan milliyetçi mücadeleler içinde rollerini oynamış, milli bir kimlik ve modern bir toplum inşa etme iddiası gütmüşlerdi. Daha da önemlisi kadınların özgürlüğü için mücadele, ulusal direniş hareketlerinin aslî ve ayrılmaz bir parçası olmuştu (akt. Sylvia Walby, 2015). 1970-80’lerde ikinci dalga feminizminin doğuşundan beri de, uluslararası konferanslarda “Birinci” ve “Üçüncü” Dünyalardan kadınlar arasındaki diyalogsuzluk üzerine tartışmalar yapılmakta ve bunlardan bir taraf, kadınların özgürleşmesini feminist hareketin öncelikli/tek hedefi olarak görürken, diğer taraf da buna, kendi ulusları özgür olmadan, kadınların özgürleşmesinden bahsetmenin anlamsız olduğu karşılığını vermektedir (Nora Yuval-Davis, 2007).

Milliyetçiliğin, kadın haklarının elde edilmesi hususunda feminizm ile zannedildiği kadar uzlaşmaz bir politik anlayış olmadığını, dünyadaki birçok tarihsel tecrübeler üzerinden görmek mümkün. Bilhassa 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarında milliyetçilik temelli bir modernleşme sürecine giren Osmanlı (Türkiye), İran, Hindistan, Filipinliler, Afganistan ve Mısır gibi ülkeler örnek olarak anılabilir. Zira hepsi de cinsiyet eşitliğini ve kadınların özgürleşmesini, birer bağımsız ulusal devlet olma namına kendi modernleşme projelerinin ayrılmaz bir parçası olarak kabul etti. Bu ülkelerde milliyetçi anlayış, seçme ve seçilme haklarının, doğum izninin, çocuk bakım hizmetlerinin yolunu açmanın yanı sıra, milletin “öz” kültürüne içkin değerler olduğu iddiasıyla modern çekirdek aile yapısını, sevgiye dayalı evliliği, tek eşliliği ve kadınların söz hakkını savundu. Birçok anti-kolonyalist ülkelerde milliyetçiler, bir efsanevi geçmişe göndermede bulunarak “kadın-erkek eşitliği” ilkesinin kendi uluslarının asli özelliklerinden olduğunu savundu. Söz konusu eşitlik ilkesi, Yeşim Arat’ın (1999) Türk milliyetçiliği hususunda dile getirdiği anlamda, milliyetçiliği pekiştirmeye vesile olmakla birlikte, modern milliyetçiliğin bir gerekliliği ve neticesi olarak da ele alındı.

Ayrıca kadınların, kendi uluslarının verdiği ulus(çu)laşma ve bağımsızlaşma mücadelesinde “fail” olarak yer almaları da milliyetçilik-feminizm birlikteliğinin bir diğer veçhesidir. Milliyetçi ideolojik seferberliğe hevesle katılarak hem aydın zümresinin kahir ekseriyeti gibi milliyetçileşme süreci içinde yer alan, hem de milliyetçiliğin kadınların güçlenmesine elverişli bir çığır açtığını düşünüp savunan Osmanlı feministleri (Tanıl Bora, 2017) örneğinde olduğu gibi. Aynı şekilde feminist bilincin, 19. yüzyılın başlarında modern bir ulusal devlet olarak hızla gelişmesine paralel bir şekilde tezahür ettiği Mısır’da da kadınlar, milliyetçi mücadelenin aktif bir bileşini oldular. Mısırlı kadınlar, milliyetçi mücadelenin bir semeresi olan 1919 Mısır Devrimi’nde milli his ve reflekslerle Kahire sokaklarında düzenledikleri büyük mitinglerle Britanya kolonyalizmine yönelik tepkilerini dile getirdiler. Kadınların bu şekilde fail olarak ulusal politik hareketlere katılımı, bağımsızlık ve sömürgecilik karşıtı hareketlerin şiddetli çatışmalarla yürüdüğü Cezayir ya da Filistin gibi ülkelerde ise daha yüksek oldu ve her sınıftan kadın, yaşamını ve özgürlüğünü tehlikeye atarak bağımsızlık savaşlarına katıldı.

Nihayetinde milliyetçiliğin, “Kürt Kadın Hareketi”nin üzerinde durduğu gibi “erkek egemen karakter” ile kadınları dışlamadığına, aksine, kadınların sosyopolitik faaliyetlere özne olarak katılım göstermelerine imkan sunduğuna şahitlik edebiliyoruz. Elif Ekin Akşit’in de dediği gibi, milliyetçilik ve feminizmin tarihi gelişimine göz atmak ve birbirlerinden kolay ayrılmadıklarını görmek, hem son yüzyıllarımızı damgalayan milliyetçiliği sadece erkeklerden müteşekkil bir şeymiş gibi görmenin önüne geçer hem de feminizmin kimi açmazlarına daha iyi ışık tutar. 

SON(UÇ) NİYETİNE

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğine yegane nedenin milliyetçilik olduğu minvalinde savunulan sığ ve indirgemeci bir anlayış, en başından beri milliyetçiliğin, kadın kimliğinin görünürlüğüne yaptığı katkıyı hasır altı etmektedir. Milliyetçiliği kendilerine konsolide edici ve meşrulaştırıcı bir güç olarak kullanan ideolojilerin cinsiyet eşitliği ve kadınların özgürlüğü aleyhine olan politikaları milliyetçiliğe mal edilmektedir. Böyle bir yaklaşım ise, kadınların özgürleşmesini merkeze alan milliyetçilik anlayış(lar)ını ıskalamaya, görünmez kılmaya, hatta gayr-i meşru göstermeye sebebiyet vermektedir. Tarihsel bir örnek namına Arap dünyasında varlık kazanan liberal milliyetçilik ile muhafazakar milliyetçilik anlayışlarının, kadınların özgürleşmesine dair tamamen zıt tutumlar benimsediklerini hatırlatmakta fayda var. Deniz Kandiyoti’nin (2013) ifadesiyle, “kadınların özgürleşmesi liberal milliyetçi ideolojinin merkezi bir ilkesi haline” gelirken, muhafazakar milliyetçi ideoloji ise “kadınların durumunu ve ikincil konumlarını meşrulaştıran dinsel öğretileri” referans aldı. Dolayısıyla burada, muhafazakar milliyetçi ideolojinin, kaynağını dinsel öğreti ve argümanlardan alan cinsiyet eşitliği karşıtlığını milliyetçiliğe yüklemek, özellikle de milliyetçiliğin doğasına isnad etmek temel bir yöntem hatası olur. Bu örnekte görüldüğü üzere, kadınların ikincil konumlarının meşrulaştırılmasının sorumlusu milliyetçilik değil, toplumsal olarak temel referanslar kabul edilen dini öğretilerdir. Aynı durum “kadın hakları konusunda tamamen baskıcı bir niteliğe bürünmüş” Pakistan, Bangladeş, İran, Afganistan  (ve son yıllarda Türkiye) gibi ülkeler için de geçerlidir. Zira bu rejimlerde de “kadınlara boyun eğdirmenin payandası” olarak din kullanılmıştır (Loomba, 2007), milliyetçilik değil.

Kadın özgürleşmesi ve cinsiyet eşitliği üzerinden milliyetçilik karşıtlığına dair yapılan değerlendirmeler, kolaycılığa kaçan bir çözümleme biçimidir. Milliyetçiliği, doğası gereği “toplumsal cinsiyetçi” bir anlayış kabul edip yadsımak için, ya milliyetçilik ile feminizmin karşılıklı olarak gördüğü destekleyici işlevlerinden bihaber olmak, yahut bu işlevleri bilinçli bir şekilde görmezden gelmek gerekir. Şahsen ben ikinci şıkın tercih edildiği düşüncesindeyim. Çünkü yapılan değerlendirmelerin, düşürülen şerhlerin hemen hepsi konuyu her yönüyle anlamaktan ve anlatmaktan ziyade, determinist bir şekilde savunulan anlayışı meşrulaştırmaya yönelik bir amaç taşımaktadır. Ama yakından bakarsak, konumuz olan “Kürt Kadın Hareketi”nin bile bugün varlığını Kürt milliyetçiliğine borçlu olduğunu görmemiz için çok sayıda neden bulabiliriz. Dolayısıyla milliyetçiliği feminizm dolayımıyla patolojikleştirmek değil, feminizme, “Kürt kadını”nın taşıdığı Kürt kimliğini merkeze alarak ulusal bir nitelik yüklemek gerekir. Ranjoo Seudo Herr’in (2013) tahlil ettiği eksende, “milliyetçi feminizmin imkanı”’nı elde etmeye çabalanmalı. Çünkü milliyetçilik, “kadın”ı ulusal kimliğin bir parçası kabul ederek eşitlikçi ideolojiyle kadınların haklarını talep etme ve mümkün mertebe o haklarına kavuşma yolunu açma gibi büyük bir rol oynamıştır. Milliyetçilik, kimi durumlarda cinsiyet eşitsizliğinin idamesine ve yeniden üretilmesine neden teşkil etmişse de, “Kürt Kadın Hareketi”nin savunduğu gibi “erkek egemen zihniyet” ile özdeş kılınacak kadar özcü ve determinist bir yaklaşımla ele alınamaz. Bu tarz bir özcülük hatasına düşmemek için de alelacele milliyetçiliği, feminist amaçlar için faydasız ve kullanılmaz, hatta tehlikeli olduğu suçlamasına maruz bırakmamak gerekir. Zira bunun, konuyu saptırarak Kürt kadınlarının Kürt ulusal mücadelenin failleri olmaya engel teşkil etmekten başka bir iş görmediği ve görmeyeceği aşikardır.

Kaynaklar

Aksu Bora, Hatırlananlar ve Unutulanlar: İslam Coğrafyasında Modernleşme ve Kadın Hareketleri, Bilig Dergisi, Sayı: 53, Bahar 2010, s. 51-66.

Aktaş, Sara (2017), Alternatif Modelde Kadın Özgürlüğünün Merkeziliği, içinde: “Kapitalist Moderniteye Meydan Okumak II”, İstanbul, Amara Yayınları

Arat, Yeşim (1999), Türkiye’de Modernleşme Projesi ve Kadınlar, içinde: “Türkiye’de Modernleşme ve Ulusal Kimlik”, ed. Sibel Bozdoğan ve Reşat Kasaba, çev. Nurettin Elhüseyni, İstanbul, Türk Vakfı Yurt Yayınları.

Ayşe Gökkan, Özgür Yaşam İçin Bir Sistem Önermesi: Demokratik Özerklik, Jineolojî Dergisi, Sayı: 3, 2016.

Bora, Tanıl (2017), Cereyanlar, İstanbul, İletişim Yayınları.

Donovan, Josephine (2014), Feminist Teori, çev. Aksu Bora, M. A. Gevrek ve Fevziye Sayılan, İstanbul, İletişim Yayınları.

Elif Ekin Akşit, Hanimlara Mahsus Milliyetçilik: Fatma Aliye Ve Erken Milliyetçi Stratejiler, Kebikeç Dergisi, Sayı: 30, 2010, s. 57-74.

Enloe, Cynthia (2013), Feminizm, Milliyetçilik, Militarizm, çev. Ayşe Gül Altınay ve Tansel Güney, içinde: “Vatan, Millet, Kadınlar”, der. Ayşe Gül Altınay, Istanbul, İletişim Yayınları.

Fadile Yıldırım, Kadın Mücadelesi, Ulus-devlet ve Demokratik Ulus, Demokratik Modernite Dergisi, Sayı: 2, Eylül-Ekim 2012, s. 84-88.

Kandiyoti, Deniz (2013), Cariyeler, Bacılar, Yurttaşlar, çev. A. Bora, F. Sayılan, Ş. Tekeli, H. Tapınç ve F. Özbay, İstanbul, Metis Yayınları.

Kışanak, Gültan (2018), Adım Adım Yükselen Kadın Özgürlük Mücadelesi, içinde: “Kürt Siyasetinin Mor Rengi”, Ankara, Dipnot Yayınları.

Kubilay, Mukaddes (2018), Başkan, Artık Kadınlara Birşey Diyemiyoruz, içinde: “Kürt Siyasetinin Mor Rengi”, Ankara, Dipnot Yayınları.

Loomba, Ania (2000), Kolonyalizm Postkolonyalizm, çev. Mehmet Küçük, İstanbul, Ayrıntı Yayınları.

Ranjoo Seydo Herr, The Possibility of Nationalist Feminist, Hypatia, 18:3, Summer 2003.

Walby, Syliva (2013), Kadın ve Ulus, çev. Meltem Ağduk Gevrek, içinde: “Vatan, Millet, Kadınlar”, der. Ayşe Gül Altınay, Istanbul, İletişim Yayınları.

West, Lois (ed.), Feminist Nationalism, Routledge, London and New York, 1997.

Yuval-Davis, Nora (2007), Cinsiyet Ve Millet, çev. Ayşin Bektaş, İstanbul, İletişim Yayınları.

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*