Çocukluğumda yazları damda yatardık. Geceleyin yataklarımıza uzandığımızda gökyüzünde yıldızları, Maden yolundan gelip geçen arabaların farlarından yayılan ışık demetlerini, istasyondan geçen tren ve katarların ışıklarını merakla izlerdik. Araba ve trenlerin seslerini duymazdık, sadece ışıklara bakıp çocukça düşler kurardık.

Gençlik dönemimde ise bazen istasyona gittiğimde trenlerin geliş gidişleri; raylar, trenlerden yayılan buhar ve dumanlar, trenlerin düdük çalışları ve sesler; sevdiklerine kavuşan insanların sevinci, ayrılanların hüznü ve özellikle de Hafız’ın kaval çalışı beni benden alır bilmediğim diyarlara yolculuğa çıkarırdı.

Zaman akıp geçti. Baharımı, yazımı şimdi çok gerilerde bıraktım, sonbaharımı yaşıyorum. Çok uzak geçmişte kalmış yılların ardından İstasyon her aklıma geldiğinde Hafız ve kızı Xecê’yi hatırlarım. Karanlık gecelerde gökyüzündeki yıldızlar hani yolculara yol gösterir ya, Ergani Tren İstasyonunda da o zamanlar Hafız’ın kavalından yayılan nefesi yolculara, yolcuları uğurlamaya gelenlere gönül yolculuklarında efsunlu ses olur yol gösterirdi. Kavalından çıkan ezgiler yüreklerde hislerin kabarmasına vesile olurdu. O’nun kavalını can kulağıyla dinlerdi herkes. Halil Cibran’ın “Nisan ayını dinliyor gibi dinleyin kaval çalan adamı” dediği gibi…

Hafız’ın yaşadığı coğrafya savaşların, felaketlerin, kıtlık ve açlığın aralıklarla hüküm sürdüğü acılı, kederli bir coğrafyadır. O, Seferberlik çocuğuydu. Sessizdi, ama sessizliğinde bile bir savaş hali vardı. Yaşamı acılıydı. Acıyı ve talanı yakından tanıyan biriydi. Yoksulluk ayrılmaz gölgesiydi. Karanlık bir dünyada yaşadı hep. Çektiği acılar yüreğinde derin oyuklar açmış olmalı ki, kavalından yayılan her ezgi insanları hüzne boğardı ve kaval çalınan mekân da hüzünlerin buluşma yeri olurdu. Işıktan yoksundu, ama güneşe sırtını dönmezdi o. Karanlıktaydı, ama yol bilendi. Yıldızları görmedi, ama gerçek hayranlarının gökyüzündeki yıldızlar olduğunu bilirdi. Kendi gölgesini görmedi, ama kavalının sihirli sesini hep yüreğinde hissederek yaşadı. Kavalının sesiyle buluştuğunda, sonsuz karanlığında sonsuz ışığa kavuşuyormuşçasına çalardı. Kavalıyla, kavalından çıkan sesle bütünleşir, sevgilinin rüzgârda saçlarının özgürce uçuşması gibi kavalından yayılan sesler dalga dalga yayılarak Karacadağ’dan esen esintilere yoldaşlık ederdi.

Sözden şüphe duyabiliriz, ama ses yalan söylemez. Hafız kavalını çaldığında ses çiçeklenir, taç yapraklı lotus çiçeğinin kat kat olmuş yaprakları arasında balözünü toplayan balarılarının kanatlarından süzülen ses titreşimleri gibi kavalından duygu dolu tatlı bir melodi olarak yayılarak bozkır sıcağında yüreklerde serinlik, ayazda ise yürekleri ısıtırdı. Kavalından çıkan ses, göğüs kafesine kapatılan yüreklerin kanatlanışı olurdu. Her kaval çalışında sanki çıkan sesler sessizliği hüzünlü bir melodiyle bölerek sonsuz sessizliği kendi yüreğinde yeniden duyumsardı. Kendi toprağının, kendi halkının, bozkırın sesi olurdu. Halkının acıları, bozkırın fısıltıları, titreşimleri, esintileri kavalından çıkan ses olup yayılırdı.

Kavalının sesini ruhu besliyordu, sesin büyüsüne takılıp nar ağacından yapılmış kavalını eline aldığında; yazın sıcağında, kışın soğuğunda, baharın yeşilinde, sonbaharın kızıl sarılığında kavalının sesi coşardı. Kavalına üfledikçe iç sesi hatıralarından fışkıran alev topuna dönüşüp ağıt olurdu. Alnından dökülen terler kavalından çıkan sesi yıkar, mucizevi bir şekilde kavalın deliklerinden bir ahenkle çıkardı. Bir rüya gibi güzel günlerin karanlık dünyasına gelmesini bekleyerek çalardı, çalardı, çalardı… Kavalından çıkan ses istasyonda trenlerin hareketleri esnasında çıkardığı sesle bütünleşerek tüm istasyonu kaplar, hüzün herkesi esir alırdı.

Kürt Hafız ve Ermeni Nişo

Hafız’ın kavalından çıkan sesin ses evreninde çok farklı bir yeri olduğuna inanırım. Görme özürlü bu usta kavalcının kavalını yine kendisi gibi engelli bir usta sanatçı yapmıştır; kadim coğrafyanın kadim iki halkının usta iki sanatçısı hünerleriyle buluşmuştur. Ermeni marangoz ustası Nişo yaptığı kavalla, Kürt kaval çalıcısı Hafız yapılan bu kavalı çalarak güzelliklerin has bahçesinde biri sesveren biri de ses olmuştur. Hafız’ın gerçek ismi Zülfi Yokuş’tur. Kürt’tür. Diyarbakırlıdır. Kör Zülfo olarak tanınmaktadır. Nişo’nun gerçek ismi Dikran Nışan’dır. Ermeni’dir. Diyarbakırlıdır. Topal Nişo olarak tanınmaktadır. Mıgırdiç Margosyan, Gâvur Mahallesi adlı eserinde; Nışo’nun topal olduğunu, Diyarbakır’da Gâvur Mahallesi’nde oturduğunu, marangoz olduğunu, nar ağacından kavallar yaptığını yazar. (Gâvur Mahallesi, Aras Yayınları, s. 14-15)

Nişo’nun yaptığı ve Hafız’ın yıllarca nefesini üflediği kaval bugün Diyarbakır Kent Müzesi’nde sergilenmektedir.(2) Sergi salonunda kavalın bir yanında Hafız’la ilgili çerçevelenmiş şekilde kardeşim Miktat Üzülmez’in “Ben Seni Beklerken” şiiri, diğer yanında da Malmîsanij’in Zazaca yazdığı “Lulbendo Erxeniyıj” şiiri yer almaktadır.

Miktat, Dicle İlköğretmen Okulu’nda yatılı okuduğu yıllarda Hafız’ı İstasyonda sıkça gören ve yatılı okumanın insan ruhunun derinliklerinde yarattığı burukluk ve yalnızlık duygusunu İstasyona kaçarak, trenlerin hüzün yayan düdük ve pistonlardan çıkan sesler eşliğinde Hafız’ın yanık kavalını dinleyip duygu yolculuğuna çıkan biridir. Şiirinde Hafız’ı, Hafız’ın küçük kızını ve İstasyonu anlatır:

“…

Ben seni beklerken

Bir yanım sende

Bir yanım Ergani’de

Ergani İstasyonunda kaldı.

 

İstasyonda küçük bir kız

                  birde hafız vardı.

Kız alev saçlı,

        kavruk yüzlü,

                    bahar renkli.

Gözleri çıpıl çıpıl

Yüreği ise kıpır kıpırdı.

Bir eli hafızın caketinde

Bir eli umutlarda.

Vagonların önünde

Umutla uzanırdı elleri

Umutla açılırdı eteği

Amca… Teyze… diye.

 

Bir gün

Bir gün yolun düşerse Ergani’ye

O küçük kızı görmeden

Hafızın kavalını dinlemeden

Sakın ha!..

Gideyim deme.

Birkaç renkli şeker

Bir pakette sigara götürmeyi unutma.

O bilir kimden geldiğini.”

Malmîsanij’in hangi duygularla Paris’te, 1984 yılında, Dimîlî (Zazaki) lehçesinde şiirini yazdı bilemiyorum, ama “Lulbendo Erxenîyıj”in Türkçe çevrisi “Erganili Kavalcı”yı okuduğumda duygu yüklü bu naif dizelerin sebepsiz yere yazılmadığını söyleyebilirim:

Kim ne bilir aslen nereli olduğunu,

kim ne bilir

ne zaman yitirdiğini gözlerini.

Adını bile bilmiyorum,

adına Erganili Kavalcı diyorum.

Kimse bilmiyor adını

fakat binlerce insan nefesine tanık oldu.

Öyle bir nefes ki tarife gelmez.

 

Nerede şimdi Erganili Kavalcı,

Öldü mü, kaldı mı?

Kim bilebilir ki,

Kaldığım şehir Paris’te

kimse bilmiyor çalınan kavalımızı.

Ergani İstasyonu ne kadar uzak buradan,

bir ben bilirim.

Kulaklarım çınlıyor, kavalı yâd ederken.

 

Bizim kavalımız, dert ve elemin senfonisi,

ezeli ve ebedi.

Uvertür, ne de yumuşak…

Ama o melodi.

Dert ve elemlerin rüzgârıdır gelen,

nefes verdiğinde cemaat hep bir ağızdan.”

“Seferberlik çocuğu”

Hafız’ın kavalını görmek için Kent Müzesi’ne müzisyen Udi Yervant Bostancı ve fotoğraf sanatçısı Tahsin Memiş’le birlikte gittiğimde yetkililerinden kavalın ilginç bulunuş hikâyesini de dinledim (27 Eylül 2019):

Biz Ermeni kaval ustası Nişo’nun kavalını ararken tesadüfen Hafız’ın kavalını bulduk ve bu kavalın yapımcısının da Nişo olduğunu sizin (Müslüm Üzülmez’in) yazılarınızdan öğrendik. Kavalın Bağlar ilçesinde berberlik yapan Dicleli Hamza Ayna’da olduğu tespit edilince gidip görüştük, durumu anlattık. Hamza Ayna sağ olsun hiçbir karşılık beklemeden kavalı Müzeye hibe etti.

Hamza Ayna, Ergani tren garında kaval çalarak geçinen kör bir kavalcıdan satın aldığını, isminin Hafız Zülfo olduğunu, çok yaşlı oluşundan dolayı artık kaval çalamadığını, bu nedenle kavalı satmak istediğini, sırf Hafız’ın kavalı olduğu için kaval çalmasını bilmemesine rağmen kavalı yüklü bir para vererek satın aldığını, alırken de Hafız’ın; ‘kavalının çok kıymetli olduğunu’ defalarca tekrarladığını anlattı.”

Her dönem medya ve devletin starı olan sanatçılar, bir de medya ve devletin hiç ilgi göstermediği gerçek sanatçılar olmuştur. Hafız sahipsiz bir halk sanatçısıydı. Kendi insanları kendince sahiplenip isimlendirmiştir O’nu. Hafız, Kör Hafız, Bagürlü Hafız, Dilenci Hafız, Hafız Zülfü, Erganili Kavalcı, İstasyondaki Kavalcı, Zülküf Baba, Kör Zülfo, Zülfü Yokuş, Vivaldi Zülfo, Xalo Zülfo, Bilûrvane Hafiz ya da Hafize Bilûrvan bu isimlerden sadece birkaçıdır.

2005 yılında kaleme aldığım Çayönü’nden Ergani’ye Uzun Bir Yürüyüş isimli kitabımda Hafız’la ilgili yazdığım “Hüznün ve Gurbetin Sesi: Zülfü Yokuş” başlıklı yazımda o zaman görüşüp bilgi aldığım kızı Xecê ve Hafız’ı tanıyanlardan edindiğim bilgiler neticesinde şunları yazmıştım:

Gerçek ismi: Zülfi Yokuş’tur. Herkes O’nu Xelé Zülfi, İstasyonda kaval çalan Hafız olarak tanırdı. Birsin köyündendi ve Bagür’da otururdu. Kızı Xecê’nin anlattığına göre: ‘Seferberlikte doğmuş. 13 yaşına kadar Kuran okumuş. Kuran’ı hatım etmiş. Sesi çok çok güzel olduğu için nazar değmiş, iki gözü akmış. Kaval çaldığı zamanlar kaside, ilahi ve türküler de söylerdi. Kavalını Ermeni Nişo Usta yapmıştı. Kavalı kayıp oldu, şimdi nerede olduğunu bilen yok!’

Hafız, 1994’te, O’da her canlı gibi yaşama gözlerini yumdu. 90 yıldan fazla yaşadı. Doğumunu bilen yok. O, ‘Ben Seferberlik çocuğuyum’ dermiş.” (s.385)

Bu satırlarda bazı maddi hataların yanında eksiklikler de var. Düzeltiyorum. Gerçek ismi Zülfi Yokuş’tur. Resmi kayıtlara göre 01.07.1912 tarihinde Ergani’nin Birsin köyünde doğmuş, 15.09.1995 tarihinde Ergani’de vefat etmiştir. Babasının adı Halil, annesinin adı Emine, eşinin adı Fatma’dır.(3) Nişo’nun Hafız’a yaptığı kaval da kayıp değil, yukarıda da belirtildiği gibi Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanlığı’nın Cemilpaşa Konağı’nda hizmete açtığı Diyarbakır Kent Müzesi’nde sergilenmektedir.

“Ömrümde ben böyle harika bir ses daha duymadım.”

Hafız zamanında bir efsaneydi. Hafız’ı görmeyenler, O’nu tanımayanlar senaryosunu Yılmaz Güney’in yazdığı, yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı, 1978 yılında çekimi yapılan Sürü filmini izleyebilir. Filmde Ergani İstasyonu gösterilirken, kara vagonlardan koyunların tek tek aşağıya atılışı ve ardından da rayların kenarında atılan koyunları toplayıp taksiye tıkıştıran hırsızların görüntülerinin yanında kaval çalan Hafız ve yanında da kızı Xecê gösterilir. Tabi burada seyrettiğimiz kaval çalan şahıs gerçek Hafız, yanında bulunan küçük kız çocuğu da Xacê değil, oyuncular tarafından canlandırılmış hâlidir. Hafız biraz “medeni”leştirilmiştir filmde; genç, sakalsız, siyah gözlüklü ve şalvar yerine takım elbiseli olarak gösterilmiş.

Hafız’ı Yılmaz Güney’den çok önce ve daha sonrasında O’nun sanatçı özelliğini fark eden ve sanatının niteliğini anlayan yazar, şair ve gazeteciler olmuştur. Bunların en başında Yaşar Kemal gelmektedir.

Yaşar Kemal Cumhuriyet gazetesinde yayımlanacak röportaj dizisi için çıktığı Güneydoğu gezisindeyken yazar ve öğretim görevlisi Sabahattin Eyuboğlu ile şair ve ressam Bedri Rahmi Eyuboğlu’nun kız kardeşi olan ve sevgilim diye hitap ettiği Mualla Eyuboğlu’na Diyarbakır’dan yazdığı 7 Mayıs 1951 tarihli mektubunda Hafız’ı anlatır:

Senin hakkın varmış. Memleketimi sevmeyi de senden öğreneceğim. Hani sevmiyorum demiştim halkı. Senden özür dilerim. Büyülenmiş gibiyim.

Ergani İstasyonu’nda âmâ bir ihtiyar, çocuğu elinden tutmuştu, trene kaval çaldı. Ömrümde ben böyle harika bir ses daha duymadım. Kompartımandan delicesine atıldım, cebimde ne kadar bozukluğum varsa verdim. Canımı da verebilirdim.

Ah! Bu yolculukta beraber olmalıydık.”

(Tûbâ Çandar, Hitit Güneşi Mualla Eyuboğlu Anhegger, Doğan Kitap, s.83)

“Bozkırda Vivaldi”

Öykücü Osman Şahin Ay Bazen Mavidir kitabının ilk öyküsü olan “Bozkırda Vivaldi” de, Dicle Köy Enstitüsü’nde(4) öğrenciyken müzik öğretmenleri Mustafa Kurtdemir’in kendilerine yaşattığı Hafız’la ilgili bir anısını öykü tadında anlatır.

Klasik Batı müziğine düşkün öğretmenleri Mustafa Kurtdemir, okulda Osman Şahin’in de aralarında bulunduğu “Doğu ve Güneydoğu’dan toplama yoksul köy çocukları”na Brahms’tan, Mozart’tan, Çaykovski’den, Beethoven’den, en çok ta Vivaldi’den parçalar dinletir. Klasik Batı müziğini sevdirmeye çalışır. Öğrenciler ise trenlerin gelmesine yakın okulun yakınında bulunan istasyona doluşur, tren boyunca bölük bölük gezinir, kimseyi rahatsız etmeden, kimi bayan yolculara iç çekerek bakar. Osman Şahin öyküsünde o günleri şöyle anlatır:

İstasyonun değişmez izleyicileri yalnızca biz öğrenciler olmazdık. Zülküf Baba’yla kızı vardı bir de. Zülküf Baba kör bir dilenciydi. İyi kaval çalardı. Tren boylarını kavalıyla türküleyen biriydi. İri yarı olmasına karşın bir adım önünü göremezdi. Çok da yaşlıydı. Üstüne bastığı toprakların belki de en kocamış kişisiydi. …Çayönü’nde ki Asur kabartmalarının içinden çıkmış gelmiş gibiydi.” (s.9) “Ergani tren istasyonunun yaz kış değişmeyen tek simgesiydi Zülküf Baba. İstasyona bir tren uğrasın da Zülküf Baba’nın kavalının sesini duymadan geçsin gitsin olanaksızdı bu. …Kavalının sesi yalnızlık kokar, gurbeti, acıyı, kederi çağrıştırırdı hep. Üflerken boynunu öksüz, dokunaklı bir duruşta sol yanına doğru yıkar, görmeyen gözlerini gören bir insanın duyarlılığıyla yumar, üç dört karış uzunluğundaki sarı kamıştan kavalına üflediği soluğunu, parmak uçlarının altındaki deliklerde eğiterek, soluğuna o deliklerden çıkışlar verdirip yer değiştirterek, içe işleyen, sonsuz, demlenmiş bir garip rüzgâra dönüştürürdü soluğunu. Parmak uçlarıyla kavalının deliklerine değil de, dinleyenlerin yüreklerine dokunurdu sanki. Esen kuraklık rüzgârlarının sesiydi o.” (s.10)

Öğrenciler ne “rüzgârların sesi” Hafız’ın ve nede Hafız’ın sanatının ayırdındadır, önemsemezler. Onlar için Hafız’ın kaval çalışı her gün istasyonda gördükleri alışıla gelmiş bir şeydir. Ama bir gün hiç beklemedikleri bir şekilde müzik öğretmenleri Mustafa Kurtdemir Hafız’ı okulun yemekhanesinde sahneye çıkartır. “Bir an gözlerimize inanamadık, şaşırdık. Okulumuz kurulalı beri hiç kimsenin aklından geçmemişti Zülküf Baba’yı okula çağırıp da ağırlamak. Bunu o yanına yaklaşılmaz, bizlerle konuşmaz hepimizi küçümser sandığımız hocamız yapıyordu hem de. Bozkır istasyonunun kör dilencisiyle el ele tutuşmuş, karşımızdaydı işte. …Biri, inceliğin zarifliğin simgesiydi. Öbürü ise Güneydoğu’nun kavurucu sıcaklarına karşı durabilmek için sularını içinde taşıyan dev kaktüsler gibi iri yarıydı.” (s.12-13)

Mustafa Kurtdemir yemekhanede bulunanlara konuğunu tanıtır: “«Zülküf Baba’yı tanıtmama gerek yok sanırım.» «O’nu istasyona her gidişimde görür, dinler izlerim. O’nun çalıp üflediği havaları hiçbir yerde duymadım. O’nu anladığımı sanıyorum. Kimi insanlar, görünüşüne, giysilerine, yaptığı işe bakarak kör bir dilenci sanabilirler O’nu. Burada, ‘dilenci’ sözcüğünü söylediğim için değerli konuğumuz beni bağışlasın. Aslında bana göre O, değerini yeterince bilmediğimiz seçkin bir halk sanatçısıdır. O bu toprakların Veysel’idir. Trenler gelir, trenler gider ve her kültürde bir tren dolusu insanı kavalıyla türküleyip uğurlayan bir Veysel…»” (s.13)

Bu tanıtmanın ardından Hafız sahnede kavalına abanır, yüreğinde birikmiş tüm çığlıkları kavalına üfler. Sanki “Bir üfleme ocağıydı ağzı onun. Üfledikçe kulaklarımızı etkisi altına almaya, hepimizi büyülü soluğunun dünyasına çekmeye başladı. Kavalının sesi kapalı salonda daha bir temizdi, saftı, garipti. …Hep yalnız kalmış, yalnız söylenilen, unutulan yalnızlıkları, esen bir poyrazın ağzından yeni kurtulmuşçasına tiz dalgalı, yanık bir sesle ustaca üflüyor, ağıtsı, acı iğnelerle bilenmiş seslerle yüreklerimizi tatlı bir baskına uğratıyor, içimizin sınırsızlıklarına, acı ve sevinç yuvalarına uğruyordu. …Üflediği havalar, üstündeki giysileri gibi koruyucu, basit, eski, hüzünlü, yalnız, garipti. …Gelmiş geçmiş büyük kıyımlar, ağıtlar, göçler, tufanlar, çıldırtıcı sıcaklar, uçsuz bucaksız çöl ağızlarının gamlı hüzünleri saklıydı o seslerin içinde.” (s.14-15)

Neden sonra Zülküf Baba’nın soluğu durdu. Kavalı sustu. Dayanılmaz, saygın, büyük bir alkış koptu. Zülküf Baba, ömründe ilk kez alkışlanıyordu belki de. Şaşkındı. Yan yukarıya bakıyordu, tavana bakıyordu hâlâ. Kırışıklıklarla dolu kıraç anlıyla yüzü, terden sırılsıklamdı. Sahnenin ışığında parlıyordu.” Salon ise alkıştan inliyordu.

(Osman Şahin, Ay Bazen Mavidir, Cem Yayınevi, s.5-16)

Hafız, bu sahne çıkışının ardından Bozkırdaki Vivaldi ya da Vivaldi Zülfo olarak bir unvan daha edinilmiş olur.

“Ölüp kurtuldu dilenmekten”

Şair ve yazar Yılmaz Odabaşı, Sevginin Herkesten Şikâyeti Var adlı kitabında yer alan “Vivaldi Zülfo” başlıklı yazısında ve 07 Kasım 1995 tarihli Özgür Gündem gazetesinde “düş ve yaşam” köşesinde aynı başlıkla çıkan makalesinde Osman Şahin’in 1989’da imzalayıp kendisine gönderdiği Ay Bazen Mavidir kitabında yer alan “Bozkırda Vivaldi” öyküsünü özetledikten sonra Hafız ile ilgili ilginç bir yaşanmışlığını anlatır, özetle:

Bir gün Diyarbakır’ın Mardinkapı semtine, köylerden getirilip stüdyosuz, bandrolsüz üretilen dengbej kasetlerinden birkaç tane alıp evime getirmiştim. Aldıklarım arasında, üzerinde çalanın adı sanı yazılmayan bir kaval kaseti de vardı. Kaseti kasetçalara koyup, ezgilerinin ne güzel olduklarını düşünüp bütününü dinlemek üzere keyifle ayaklarımı uzattığımda, bitişik odadan anamın hıçkırıklarını duyarak kalkıp yanına gittim. Anam hiçbir açıklama yapmıyor, sadece ağlıyordu.

Babam, onu despotluğuyla yıllarca güttüğü için anamda bir koyun psikolojisi olabileceğini ve kaval sesine bu yüzden ağladığını düşünmeye başlamıştım ki, kan çanağı gözleriyle sessizce hıçkırarak anlatmaya koyuldu:

«Ben bu kavalı tam 28 yıl önce Ergani demiryolunda dinlemiştim. Bu kör Zülfo’nun kavalıdır oğlum. O yıllar baban Dicle İlköğretmen Okulu’nu yeni bitirmiş, tayini Konya’nın bir Çerkez köyüne çıkmıştı. Kucağımda sen ve yükümüz bir kat yataktı. Hayatımda ilk kez köyümden çıkıp uzaklara gidiyordum. Daha on beş yaşımda bir anneydim. Ergani’den Konya’ya gitmek üzere trene bindik. Ben kompartımanda çevreme korkuyla bakınırken, baban alışveriş yapıp döneceğini söyleyerek dışarı çıkmıştı. Kucağımda sen vardın. O an birden şimdi çaldığın bu kaval sesiyle hıçkırarak ağlamaya başlamıştım. Sen de ağlamaya başlamıştın. Sonra trenin düdüğü acı acı ötmüştü ve yola koyulmuştuk

«Bu kaval sesi, benim için bir gurbet çığlığıdır, çocukken anne oluşumdur; yitirdiğim gençliğim, yitirdiğim düşlerimdir» dedi…

Anamın söyledikleriyle anlamıştım ki, aldığım kasetteki kavalı çalan, Osman Şahin’in hikâyesindeki Vivaldi Zülfo’dan başkası değildi. Hemen kasetin bir nüshasını Osman Şahin’e postaladım.”

Sonra Vivaldi Zülfo’nun hâlâ Ergani’de, kötü koşullarda yaşadığını öğrendim. O günler hem çok yoğun, hem de sıkıntılıydım. Ergani’ye gidemedim, ama o dönem çıkan günlük Gündem gazetesinin Diyarbakır bürosu çalışanlarına onu anlatıp, bir haber yapmalarını rica ettim.

28 Nisan 1993 tarihli Gündem gazetesinde, üzerinde ‘Profilo’ yazılı mukavva kutuların üzerinde, tek odalı bir evde yaşayan Zülfo’nun haberi, “Ergani’de Bir Vivaldi” başlığıyla çıktı. Artık yaşlılıktan konuşamıyor, sorulara yanıt veremiyormuş. ‘Tek parti döneminde Hoşan ovasının, Hilar mağaralarının, Çayönü kabartmalarının; kısaca susturulmuş bir tarihin ve halkın çığlıklarını kavalıyla çalan Zülfo, bir diğer adıyla Hafız,’ diye yazıyordu gazete: ‘88 yaşında, yüzünde talanın paletleri ve postalları var. Yüzü Ararat dağı gibi heybetli. Ama artık o kaval çalamıyor’ diye yazıyorlardı…

Daha sonraki yıl Ankara’dan Diyarbakır’a gidişimde, minibüsle Ergani’ye geçip, ona vermek üzere ayırdığım bir miktar parayla Ergani Bakur mahallesinde ‘halk sanatçısı’ Vivaldi Zülfo’yu aradım.

Bir mahallenin bakkalına, onu ‘kaval çalan Zülfo’ diye sorduğumda:

‘Dilenci kör Zülfo mu? Ölüp kurtuldu dilenmekten’ dedi…”

Bu yanıtla başımı öne eğip oradan uzaklaştım. Ben de o unutuşun, o ihmalin suç ortaklarından biriydim… Bu yüzden bu yazımı, adı sanı işitilmemiş ve bir vefa görmeden aramızdan sessizce çekip gitmiş o gerçek halk sanatçılarına ithaf ediyor, hepsinin anısı önünde saygıyla eğiliyorum…”(5) (Yılmaz Odabaşı, Sevginin Herkesten Şikâyeti Var, Alfa Yayınları, s.40-44)

Neyzen ve yazar Ergün Sönmez de Hafız’ın kavalından etkilenen biridir. Anılarında yazdığına göre, uzun süren yalvarmalar sonucunda babasına bir kaval aldırır. Sonrasında babasından çaldığı buğdayları satar ve bu parayı Ergani’nin ünlü kavalcısı Bagürlü Hafız’a vererek kendisine kaval çalmasını öğretmesini ister. 5-6 yıl Hafız’dan kaval dersleri alır, kaval çalmaya öğrenir. Yıllar sonra ünlü bir neyzen olur. Sonrasında Hafız için; “Hafız’ın duygulu nağmeleri hep kulağımda, ondan dinlediğim o nağmeleri hiç unutmadım,” diye yazar.

(Müslüm Üzülmez, Makam, Makam Çiçeği ve Bülbül, Titiz Yayınları, 2010 İstanbul, s.229)

Yazar Sedat Eroğlu, Gülbaran’ın Gülleri adlı kitabında yer alan “‘Bozkırda Vivaldi’ Hafız Zülfü Yokuş” başlıklı yazısında: “‘Sanki Homeros, Evdal’ı anlatıyor! Evdal, Evdal’ın kaderi nasıl da benziyor bu kör ozana’ Mehmet Uzun ‘Dengbêjlerim’ kitabında Evdalê Zeynikê’yi böyle tanımlıyordu. İnanıyorum ki Hafız’ı görmemişti. Eğer görmüş olsaydı Homeros, Hafız’ı da anlatıyor diyecekti. Hafız Zülfo’nun kaderi, Homeros’un ozanının, Evdalê Zeynikê’nin kaderleri birbirleri ne çok benziyor. Bu ozanlar gözlerinden yoksun ama dillere destan ezgiler bıraktılar gök kubbeye,” diye yazmıştır. (Sedat Eroğlu, Gülbaran’ın Gülleri, Kent Işıkları, s.315)

Ve daha birçok gazeteci, yazar Hafız hakkında yazılar yazmıştır: Faruk Aslanoğlu’nun “Bağürlü Kör Zülfo” (Telgraf/7 Mayıs 2018) ve Ahmet Beşenk’in “Nişo’nun Kavalı” (Özdiyarbakır Gazetesi) yazıları gibi…

Dilek

Kavalcı Hafız Zülfi Yokuş gerçek bir halk sanatçısıydı. Yıllar sonra anısına hürmetten bu yazıyı yazıyorum. Anılmayı hak edişinden ve kadir kıymet bilmenin bir gereği olarak Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve/veya Ergani Belediyesi’nden bir isteğim, daha doğrusu bir dileğim var: Şehrimizin ya da ilçemizin uygun bir yerine Hafız’ın bir anıtını dikerek bu değerli sanatçımıza vefa borcumuzu lütfen ödeyelim, O’nu ölümsüzleştirelim. Saygılarımla…

Açıklamalar:

(1) Yazının kısaltılmış hali “Anıtı dikilesi bir derviş: KAVALCI HAFIZ” başlığıyla DİLOP Dergisi’nde yayımlanmıştır. (Ocak-Şubat 2020, 12. Sayı.)

(2) Dikran Nışan’ın, yani Nişo’nun emek verip alınteri dökerek nar ağacından yaptığı ve yıllarca Zülfi Yokuş’un, yanı Hafız’ın çaldığı tarih kokan nadir kavalını bulup Diyarbakır Kent Müzesi’nde sergilenmesini sağlayan Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi çalışanlarına ve emeği geçenlere teşekkürlerimi gönderiyorum.

(3) Hafız’ın kızı Xecê ile beni 2005 yılında buluşturup sohbet etmemi sağlayan, Hafız’ın kızı Xecê’nin torunundan sakallı fotoğrafı temin eden ve ayrıca Ekim 2019’da Hafız’ın resmi kayıtlardaki doğum ve ölüm tarihlerini benim için öğrenen Ali Aslan’a ve yardımları için Esat Taştekin’e çok teşekkür ederim. Sağ olun, var olun sevgili arkadaşlarım.

(4) Yılmaz Odabaşı ve daha birçok yazar Osman Şahin’in öyküsü “Bozkırda Vivaldi”yi anlatırken veya alıntılarken Dicle Köy Enstitüsü yerine Dicle İlköğretmen Okulu yazmakta. Oysa Osman Şahin Dicle Köy Enstitüsü mezunudur. Anlattığı olay enstitü döneminde geçmektedir. Bu yanlışlık, kanımca, Dicle Köy Enstitüsü kapatıldıktan sonra Dicle İlköğretmen Okulu ismiyle eğitim faaliyetini sürdürmüş olmasından kaynaklanıyor.

(5) Bu son paragraf Sevginin Herkesten Şikâyeti Var kitabında yer almamaktadır. Osman Şahin’in Web sitesi http://osmansahin.com de yayınlanan “Vivaldi Zülfo, Hafız (Bozkırda Vivaldi) Yılmaz Odabaşı” başlıklı yazıdan alınmıştır.

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*