Ey Osmanlı muhterem milleti!

Hükümetimiz niçin bu derece oyuncak oluyor. Vekillerimizin heyeti neden halkın hukukunu ayakları altına alarak yüzlerine tükürülecek derecede arsızca cüret etmeye varıyor. Adliyemiz neden açıkça icra edilen cinayet ve gizli müdahalelere karşı haya etmeden sessizce camid (donuk) kalıyor. Milletin mebusları çoğunluk itibarıyla neden zorbalara meddahlıkta bulunarak hain emellerinin destekçileri oluyor.

Bir kere iyi düşünelim. Hangi meşruti bir irade halkı askeriyeye hatta askeri askere kırdırmak gibi büyük cinayetlere meydan vermiş. Ve bir gizli cemiyetin meşru olmayan emellerinin uygulaması için insanlar astırmıştır. Bizde ise, anlayamadığımız ve bütün dünyanın anlayamayacağı bir meşrutiyet perdesi altında gizli bir kuvvetin keyfi zorba idaresi; hükümeti de, milleti de, oyuncak ederek ayakları altına almış insanları asıyor, evleri basıyor ve mülkü harap ediyor.  Bu zorbalara karşı ne vakte kadar milletimizin sükutu, tahammülü devam edecek? Yabancılar dört gözle bize bakıyor. Mülkümüzü taksime hazırlıyor. Biz ise meşrutiyet idaresini getirdik. Artık saadet ve selamet içinde yaşayacağımızı zannettik. Teemmül etmeden (düşünmeden) kendi kendimizi aldattık.

Vatandaşlar! Bu gaflet bizi mahvedecek. Meşrutiyet idaresi ile yaşayan medeni milletlerde bu keyfi icraat yoktur. Orada mutlak hüküm ancak “kanun” dur. O kanun ki milletin fikirlerinin mahsulüdür. “Millet” büyük kuvvettir. Asker de, hükümet de, hata hükümdar da ondan çıkar. Efkar-ı umumiye (kamuoyu) her tecavüze karşı demir bir settir. Fakat biz biçare Osmanlılar daha “millet” nedir, meşrutiyet idaresi nasıl bir idaredir, efkar-ı umumiye neler yapabiliyor bunları bilemiyoruz. Bilemiyoruz, kendimiz bir takım serseri ve zorbaların emel ve alçak ihtiraslarına kaptırıyoruz. Artık hak ve hukukumuzu arayalım, kendimizi ve aziz vatanımızı bu zorbaların elinden kurtararak hakiki bir meşrutiyet içinde selamet ve saadetimizi düşünelim. Bu hususta bir dakikayı geçirmek caiz değildir. Memleketimizde hürriyeti, meşrutiyeti manasız kuru bir sözden ibaret bırakmayalım, tam manasıyla özgür bir millet olduğumuzu ispat edelim. Meclisi Mabusan’a tayin ettiğimiz vekiller, hukukumuzu, hürriyetimizi muhafaza edeceklerini vurguluyor. Bundan dolayı vekillik vazifelerini su’i istimal etmekte (kötü kullanma) olduklarından tebdil etmek (değiştirmek) hakkı milletin yedi kudretinde (elinde) olduğunu gösterelim. Ağzımızı süngü, kollarımızı iftira korkusu kilitlemesin. Asker kimdir? Bunlar da evlatlarımız, kardeşlerimiz değil mi? Hakikati anlayınca onlar da zorbalara alet olarak bednam olamazlar (kötülükle anılamazlar).

Bizimle beraber milleti, vatanı zorbaların elinden kurtarırlar, hakiki bir meşrutiyet idaresini vücuda getirirler, buna emin olunuz, çabalamada tereddüt etmeyiniz. Mademki Meşrutiyet idaresi içinde yaşamak istiyoruz. Doğal hukuk ve hürriyetimizi temin edici bir kanun-i esasiye  (anayasaya) bağlı olmalıyız. Ona riayet etmeyen ve onun dairesine tecavüz etmeye çalışan ve etmek isteyen her bir kuvveti, bütün milli gücümüzle ve kamuoyumuzla defedip ortadan kaldırmaya haklıyız.

*

*      *

Vatandaşlar! Bugün elimizde mevcut olan Kanun-i Esasi’mizin maddelerine uymayan ve istibdat (tek adam yönetimi) tarafından vaktiyle tek adam yönetimini takviye için vazedilen (konulan) cûz’i maddeler tatbik etmeye kabil olamaz. Bu bir kesin kaidedir. Bununla birlikte kanuni esasimiz mademki matbuat (basın) hürriyetini, toplumsal hürriyeti, konuşma hürriyeti, mesken korunmasına kefil olmuş ve her işkence ve müsadereyi (mala el koymayı) ilga eylemiştir (kaldırmıştır).

 Bunlara aykırı icraata bulunmak, Kanun-i Esasi’mize tecavüz etmektir. Buna bütün gücümüzle razı olmamalıyız.  Bununla birlikte Meşrutiyet idaresini elde etmiş ve onunla idare olunmak istiyor isek “Şeref sokağının” iğvasıyla (azdırmasıyla) Rumeli’den İstanbul’a gelen askeri kuvvetin teşkil ettiği “Divan-ı Harbı Örfi”, keyfi kararıyla asılmakta, hapis ve eziyet etme, nefi ve tağrib (sürgün) ile mallarını müsadere, meskenine tecavüz edilmekte olan vatan kardeşlerimize zulüm edilmiş oluyor. Bu “Heyeti Örfi”yeye kanun ve hikmet nazarıyla bakıldığında hükümete, millet hakimiyetine karşı çıkmış bir zorba heyetinin asi hareketi oldukları görülüyor.

Hikmeti maneviye bunlara “Beşşiri’l katile bi’katl” (Katil olana öldürüleceğini müjdele) Arapça atasözü hitabını tevcih ettiği gibi nassı Celili Kur’an dahi “We seya’lemü’llezine zalemû eyye münkalebin yenkalibûn”. Anlamı: “Haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akıbete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir.” Fermanıyla uyanışa davet ediyor. Muhterem milletimize bir de oluşan durumlar ile şimdiki icraatı tasavvur ve muhakeme edelim.

31 Mart kıyamının (ayaklanmasının) çıkışından bu ana kadar üç ay geçti ve yüzlerce günahsız vatandaşlarımız asıldığı, binlercesi de sürgün ve hapis edildiği ve şu anda aynı usul şiddete devam edilmekte bulunduğu halde ayaklanmanın esbabı mucübe-i hakikiyesini (gerçek gerekçesini) ve müteşebbisleriyle teşebbüs sureti ve icraatını açık tasarlanmış deliller ve gerçek kanuni belgelerle ispatı, bir resmi beyanname olsun ne hükümet tarafından ne de zorbalar tarafından neşir ve ilan edilmedi.

Son günlerde ise yalnız biz Osmanlıların değil bütün cihan medeniyetinin garipsediği ve hayretine mucip olan bir beyanname ile -Divan-ı Harbı Örfi”ce maznun (zanlılar) ve mahkum olacaklar hakkında alınacak tedbirler ve kuralların gizli tutulacağından sonra- bildirildi. Bundan anlaşılıyor ki hakikatin özü beklenilenin hilafına, milletten ve dünyadan gizli tutulmak isteniliyor. Acaba niçin….

Şüphesiz rezaletler meydana çıkmamak için!… Halbuki millet şüphe ve tereddüt içinde yaşamak zilletini artık kabul etmemelidir. Her maddenin aslı ve hakikatini anlamalıdır. Bu meşru hakkından vazgeçmemelidir. Dolayısıyla zorbaların tesiriyle mevcudiyetin, kaybetmiş olan icra ve teşriiye (kanun yapma) kuvvetini ve adliyemizin desteğinden çekindiği 31 Mart kıyamını, biz bir veçhi ati (gelecek surette) telakide zorlanmış bulunuyoruz.

*

*      *

Bundan iki üç sene önce Rumeli’de cidden vatanımızı son erbabı namus ve hamiyetten, istibdat idaresine karşı bir gizli cemiyet teşekkül etmiş idi. Bu cemiyete üçüncü ordu destekleyerek kahramanca ayaklanması üzerine kan dökülmeksizin 10 Temmuzda; meriyeti (geçerliliği) 93 senesinden beri tatil edilen Kanun-i Esasi’miz, Sultan Abdülhamid’in yedi gazabından (öfkeli gücünden) kurtarılıp medeni ve milli hukuk ve hürriyetimizin iade edildiği ilan olundu. Osmanlı milleti bu kahramanlara ebedi minetdardır. İşte Meşrutiyet sayesinde bahtiyar olacağını zanneden Osmanlı halkı, otuz üç senelik bir esaretin baskısından bu suretle kurtarıldığı cihetle sevinçli nümayişlere (gösterilere) ve muhalif unsurlar arasında bir umumi kardeşliğin tesisi için teşebbüslere başlayıp milli ve vatani saadet ve terakkiyata (ilerlemelere) müterakkib oldular (umdular).

Lakin yazık yüz defa yazık ki; bu hayırlı inkılabı vücuda getiren kahraman ordu, Sultan Abdülhamid’i saltanat makamında tutmak ve bazı hodperest (kendini beğenen) serserilere –O zaman Avrupa’da bulunduklarından- adam zannıyla devletin önemli işleri ve milleti onlara tevdi (emanet) etmek gibi zararlı neticeleri doğuran büyük bir hatada bulundular. Bu bilinen menfaatperestler ise –şimdi dahi olduğu gibi hükümeti şaşkın bir halde bulduklarından- bu hayırlı inkılabı hemen benimseyerek ve inkılabın gerçek hizmetkarların, kendilerine ancak bir icra aleti halinde gölgede bırakarak “ İttihat ve Terakki” cemiyetinin yalnız alçak emellerini revaçta bir çete haline dönüştürdüler. Ve bu çeteye utanmadan ve Allah’ın gazabından korkmadan bir de “kutsallık” ilave ettiler.

Cemiyeti mukaddese; cemiyeti mukaddese diye vatanı velveleye vererek papaların vaktiyle cahillere cenneti sattıkları gibi bunlar da hürriyet ve meşrutiyet perdesi altında memuriyetleri ve hürriyetpercerlik sıfatlarını para karşılığında satmak hevesine düştüler. Ve tek adam rejiminin azgınlarını ittihad dairesine aldılar. Vilayetlerin her yerinde çoğunluğu namussuzlukla meşhur olmuş nüfuslu kişilerden şubeler teşkil ettiler. Siyasetle meşgul olmaları çirkin görülen askeri zalalaların  (gölge eden) bir kısmını dahi cemiyetlerine sokarak kendilerine destek edip askeri düzeni ihlal ile milletin başına bela kesildiler.

İane (yardım) dediler, para topladılar. Yol yapacağız, mektepler açacağız, Avrupa’ya, Mısır’a talebe göndereceğiz vaatleriyle halkı soydular. Velhasıl halkı iğden kaşaklı (ahırda kuzu, malak ve buzağı konulan yer, bölme) etiler, nihayette melanetinden başka hiçbir fazilet eseri gösteremediler. Beyoğlu’nda, Tokatlıyan’da dah ismini bilmedikleri yemekleri yemeye başladılar. Her türlü içkileri içtiler. Dimağlarının bu karışıklığıyla hemen kumarhanelere koştular. Gasbettikleri paranın büyük bir kısmını oralara döktüler. Çirkinlikler ve rezalet artıkça tabii olarak paralar azaldı, ihtirasları ise artı. Bu defa taraflılıktan istibdada ve hasseten çetelerinin riyasetine kabul ettikleri Sultan Abdülhamid’e yanaştılar. Aralarında buseler teati olundu (öpücükler dağıtıldı), hediyeler verildi. Saraylar bahşolundu. Bu çirkin ve tehlikeli hareketler halk hayretle bakıyor ve işin sonunu teamül ederek titriyordu. Zira bu hercümerç (karmakarışık) idareden hemcivar (komşu) olan küçük hükümetler istifadeye kıyam ettiler (ayaklandılar). Bosna Hersek elden gitti. Bulgar Emirliği, Krallığını ilan etti. Ve Rumeli Şarkı (doğu) eyaletini yuttu. İş bununla da kalmayıp Makadonya istiklali, şemendifer (tren) meselesi ile zavalı “Girit” yeniden meydana itilip işler vahamet (korkulacak hal) kesbeyledi. Bu zorbalar halkı kör zannediyorlardı. Millet ise Meşrutiyet neşesiyle bu gibi kusurlara bir müddet göz yumdu. Her inkılapta tabii bir düzensiz hareketin bir an sınırlılığı için devamını farzeyledi. Heyhat ki (ne yazık ki) bunlar serkeşlik hareketlerini değiştirme cihetine yanaşmayıp daha da şiddetlendirdiler. Her işe, her maslahata yalnız ellerini değil burunlarını dahi sokarak milleti, geçmiş hükümetten daha berbat bir hale koydular.

İş yapanlara kendilerine para verip her emellerini körü körüne yürüteceğini vaat ve temin eden hafiye (gizli) alçaklar terfi edildi. Ve bu suretle siyasi sorunları da menfaat koparmak için dahi düşman devletlerden elde etmeye çalışarak vatana ihanet ve hıyanete kadar varıldı. Millet bu durumları ve zaten siyasetlerinden nefret ettiği şahısların bazısını Sadrazam (Başbakan), bazısını Nazır (Bakan) olarak işbaşında hayretle gördükçe Meşrutiyetten ve milli hakimiyetten –bu zorbaların varlığıyla- bekledikleri kalkınmaya muvaffak olamayacaklarına emin oldular. İşte bundan dolayı her sahib-i hamiyetin (onur sahibinin) sabrı tükendi, inceden inceye şikayetler başladı.

İstanbu İttihat ve Terakki şubesinin – İttihat ve Terakki Cemiyeti Hayriyesine hürmeten- şeref sokağı cemiyeti namıyla bu tecavüzkar hareketlerini enzarı millete (halkın bakışlarına) koyarak kendilerini intibaha (uyanmaya) davet etti. Ve cemiyetin bir gizli çete halinden Meşrutiyet idaresinin usuluna uygun bir siyasi parti haline dönüşmesi, kanunlara müdahale ile çiğnenmesinin terkini ihtar ve tavsiyede bulundu. Meşrutiyetle idare edilen medeni hükümetlerin tümünde gizli cemiyetlerin varlığının zararından dolayı kanunen yasak olduğunu delilleriyle bildirdi. Muhalefetin programlara alenen siyasi fırkaya tabi olanların dahi büyük faydalarını anlattı. Fakat “Şeref sokağı” çetesi bu iyiliksever ihtarlara önem bile vermedi. Ve menfaat elde etmek ile tahakküm (zorbalık) mesleğinde şiddetle devamda ziyade düşkünlük gösterdi. Bu durumu bir dereceye kadar uzaktan hisseden ve duyarak itiraza başlayan “İttihat ve Terakki” şubelerinde mevcut hamiyet ve namus erbabı dahi yalanlar ile aldatıldı. Bu tenkitler ve haklı beyanatın gazar ve hasetten doğduğunu ikna ederek bu uğurda tenkit edenlere (eleştirenlere) karşı cinayet bile yapmaya başladı. Haysiyeti göstermede en ileri varan ve eleştirilerde can alıcı noktaları bulan “Serbestî”mizin başyazarı Hasan Fehmi Bey’i köprü üzerinde kahpece öldürttü.

Nihayet kamuoyu bu tecavüzlerden usanıp galeyana geldi. Tabir –avamca olsa da- bıçak kemiğe dayandı. Zira bu “Şeref sokağı” çetesi tek adam yönetimin taklit ederek bir taraftan namussuzları himaye ve diğer taraftan namuslular aleyhine her çeşit iftiralar tertibine, tecavüzlerde bulunmaya pervasızca başladı.

Bir taraftan da milletin mebuslarının ekseriyeti -seçimdeki yolsuzluk hasebiyle- iktidarı hükümleri altına alarak basın hürriyeti (basın özgürlüğü), toplumsal hürriyet, konuşma hakkı hürriyeti velhasıl meşrutiyetin temel esasını kısaltma ve imha etmeye kalkışmayla, geçmiş yıkılan hükümete rahmet okutacak dereceye vardırdılar.

Nihayet tek adam yönetiminden bıkmış ve Meşrutiyet nimetiyle tekmil kuvvetiyle sarılmış olan iz’an (akıl) erbabı) bu çirkin durumların doğuracağı neticeden korku içinde iken, kamuoyu birden bire galeyan etti. Ve avcı taburları dahil olduğu halde İstanbul’daki mevcut askerler “Şeref sokağı” çetesinin zararının def’i (giderilmesi) için 31 martta Milli Meclise müracaatla şikayet taleplerini açıklayarak yardım istediler. Hükümetsizlikten ve yine “Şeref sokağı”nın bozucu telkinlerinden hasıl olan keşmekeş, ayaklanmanın günlerce devam etmesine ve bu yüzden bazı feci vakaların ortaya çıkmasına ve Sultan Hamit ile mensuplarının ihtiraslarının uyanmasına meydan verdi.

*

*      *

Bu faciaların (çok üzüntü veren olayların) ortaya çıkmasının başlıca sebebi, “Şeref sokağı” çetesine bağlı mebusların her biri hakikatte elli bin Osmanlının vekili olarak böyle büyük vakalar esnasında vazifesini düşünmek ve mevkiini asla terk etmemek lazım iken, Şeref sokağının arzusuna uyarak bu mebus beylerimiz vazifelerini terk ile  Reisi Mebusa Ahmet Rıza Bey dahi  başta olduğu halde Fransa büyük inkılabını taklit hevesine düşmeleri olmuştur. İşte bu zevattır ki azınlıkta oldukları halde hareket ordusu nam keyfisiyle İstanbul üzerine yürümemekte olan askerlerin bulunduğu “Ayestefanos”a gittiler. Bu suretle mili meclisimiz ikiye ayırıp iki tarfça da bir iş görülmemesine sebep oldular.

*

*      *

Gelelim meseleyi bir de mantıken ve kanunen tahliline; İstanbul’da ayaklanan ve ona destek olan askerlerin harekatı -velev ki meşrutiyetin takviyesi için Şeref sokağı çetesi aleyhine olsun-  silaha vaki olduğundan meşrutiyetin müsaade ettiği “müetemaan mutalebeye kıyam” yani “miting derecesini aşmış ve kanun nazarında “isyan” rengini almıştır. Bunu İstanbul ayaklananları evvelce hesap etmiş olmalıdır ki, kanun vasıtalarına tevessül ile –olayların tekliflerini hükümete ve Mebusa Meclisi’ne kabul ettirdikten sonra- ayaklanmaların da meşrutiyet idaresine tecavüz etmek isteyenlerin cezalandırılması talebinden başka bir maksat olmadığını beyan ile, hükümdar idaresine ve Mebusan Meclisi’nin tasdikine sunmuş bir umumi affa tatip oldular. Buna nail olarak (erişerek) umumi hukuk noktayı nazarından haklarında ceza tertibine hak ve salahiyeti kanuniye bırakmadılar.

Rumeli’den dahi -Meşrutiyet tecavüz edilmiş zannıyla- Mehmet Şevket Paşa kumandasıyla İstanbul üzerine hareket eden askerlere hükümetin ve milletin vekilleri tarafından Meşrutiyet idaresine asla halel (bozukluk) gelmemiş olduğundan avdet etmelerine dair vaki olan emirler ve ihtarlara rağmen işbu askerlerin harekete devam etmiş oldukları cihetle aynen İstanbul’da Şeref sokağı çetesi aleyhine kıyam eden askerlere bakıldığı gibi, kanunen bunlara dahi “asi” nazarıyla bakılıyor ve cezalandırmaları lazım geliyor.

*

*      *

Malumdur ki ordular arasında bir fark ve imtiyaz yoktur. Genel ordular kanunlara eşit olarak itaat etmeye ve hükümetin emirlerine uygun harekete mecburdurlar. Keyfi bir hareket -velev ki bir hayırlı maksat üzerine olsun- makbul olmayacağı ve hele askerlikte mevcudiyeti elzem olan intizam (düzen) ve itaatı ihlal edeceği cihetle redolunur. Mesela faraza ordularımızdan diğer biri de yarın başka bir istek ve maksatla kendi kendine kalksa ve İstanbul üzerine yürüyüp girse ve kendi iddia ve itikadını icraya istediği gibi başlarsa, harekata meşru nazariyle bakacak mıyız? Bakacak isek her gün böyle bir boş, faydasız işlere düşeceğimiz şüphesizdir.

İstanbul’da Mahmut Şevket Paşa kumandasıyla kendi başına giren askerlerin bilahare millet meslici tarafından harekatı tebrik edilmiş olduğu mülahaza buyurularak, takdiri cihetine girilmek gibi bir hata derpiş ediliyorsa (gözününde bulunduruluyorsa) ona mukabil denilir ki 31 Mart ayaklanmasını gerçekleştiren Birinci Ordu’nu harekatı dahi evvelce aynı takdir ve tasvibe mazhar olmuş ve fazla olarak genel aff ile de cezadan vareste bırakılmış idi (kurtulmuş idi). Bununla birlikte teessüfle görüyoruz ki milletvekillerimiz, milli hukuku muhafaza ve müdaafadan ziyade kendilerini zorbalara esir etmişler.

*

*      *

Bir de bilinmesi ve itiraf olunması lazım önemli bir yön daha vardır ki, o da İstanbul’a Mahmut Şevket Paşa kumandasıyla giren askerlere Hükümet tarafından engel olma ve mukavemet edilmemiş bulunulması. Hükümetin ve İstanbul’da kalan milletin mebusları gerek Rumeli’de ve gerek İstanbul’da isyan eden askerler de, meşrutiyet aleyhinde asla bir fikir ve hareket olmadığı ve baş gösteren irtica eserleri idaresizlik yüzünden hasıl olan keşmekeşten istifadeye yeltenen bir takım hafiyelerin çırpınış hareketlerinden ibaret olup ehemmiyete haiz (sahip) olamayacağı ve iki asker birleştiğinde bu hakikatlerin tezahür edip meselenin millet arasında kan dökmeye meydan bırakmaksızın neticeleneceğini farz ve tahmin ettiklerinden ileri gelmiştir.

Her neyse Rumeli’den Hareket Ordusu nam keyfisiyle İstanbul’a hakim olan Sultan Abdülhamid askerleri gibi bir büyük belayı milletimiz üzerinde kaldırıp defettiği cihetle şayanı takdir ise de meselenin sonunda maddi ve manevi mesuliyetten korunmak için, kendileri beklemek için dahi evvelce ayaklanan Birinci Ordu’nun yaptığı gibi bir genel af elde ederek işe son vermiş olsalardı, hakikatten büyük takdirlere nail olarak medeniyet alemini kendilerini hedef ettiği ayıplardan kurunmuş olurlardı.

Halbuki esefle beyan ederiz ki askerlik müessesi yine Şeref sokağı çetesinin azdırmasıyla cidden şanlı neticede tevakkuf etmedi (durmadı). Meşrutiyeti tahkim etmek perdesi altında cinayetleri işlemeye başlayıp masum askerleri asker kardeşlerine vurdurmaya, astırmaya başlayıp vatan evlatlarını birbirine karşı cellat haline getirdi. İş bir kere bu suretle çığırından çıkmış olduğundan dinen ve kanunen her çeşit taarruzdan korunması lazım meskenlere de tecavüze başladı. Menfur (nefret edilen) malları müsadere usulünü diriltme, işkence ile talana başladılar. Basın hürriyeti, toplumsal hürriyet, konuşma hürriyeti; Şeref sokağı çetesi emellerine göre hasr ve kasr olundu (onlara göre yapıldı). Ve makamı itibarıyla vakayı hissederek engel olacak tedbirleri almak lazım iken bu konudaki gaflet ve tekasülden (ilgisizlikten) dolayı haksız yere bu kadar kan dökülmesine sebep olan Hilmi Paşa’yı tekrar Sadarete (başbakanlığa), irtikap ve casusluğu İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin organı olan “Tanin” gazetesinde daha önce neşir ve ilan edilen Ferit Paşa’yı dahiliyeye (içişlerine) ve Necmettin Molla gibi bir İngiliz mason azasını adliyeye terfi ederek milletin hukukunu hiçe saymak ve Kanun-i Esasi’miz hükümlerini Örfi ve askeri idarelerle tatil edip tek adam yönetimine doğru gitmeye meydan vermek ve bu yüzden vatanımızı, hükümetimizi anarşi halinde bulundurmak gibi sonuçları vahim, mesuliyeti azim (büyük) hallere vatanın tahammülü kalmamıştır.

Bununla birlikte hükümetimiz; milletimiz, emirler ve askeri zabıtaları politika işleriyle artık iştigalden, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni bir gizli çete halinde devam edeni menetmez. Ve adı geçen cemiyetin bu ana kadar türlü namlarla milletten aldığı ve topladığı parayı geri vermeyi hayırlı milli işlere sarfetmeyi ve sarfedeceği yerleri ilan eylemez.  Bu Meclisi Mebusan’ın esasen seçimindeki kötü kullanım ve üyelerinde müşahede edilen acizlik ve beceriksizlik hissiyle kendilerinden hiçbir haber beklenemeyeceğinden, seçimin gelecek sene için –her türlü müdahalelerden ari (uzak olarak)- yeniden yapılması temin edilemez.

Divanı Harbi Örfi’nin ilgasıyla (kaldırılmasıyla) adliye mahkemelerinin ve Meşrutiyet kanunlarının güzellikle muhafazasına itina cihetine (yönüne) gidilmez. Ve sair ordulara mensup ve memur oldukları halde kendilerinin cemiyete mensubiyetlerinden dolayı İstanbul’da bulunmakta olan bütün amirler ve zabıtanın hemen mensup oldukları askeri kıtalarıyla bağlılıkları, Osmanlı ordusunda düzen ve itaatın güzel muhafazasına itina olunamaz. Yıldız sarayından çıkma ve daha sonra tahtından indirilen Sultandan alınan maliye nakitleri teslim ettirilmez. Vekiller heyeti erbabı iktidar ve namusun teşkil edeceği ile harici politikamız ve dahili işlerimiz faydalı doğru bir mecraya sevkolunmaz, basın, amale sendikaları, gücü ve serseri kanunlarını yeniden Meşrutiyet idaresine uygun surette tanzim ve olan oldu deyip hareket ordusuna ve Divanı Harbi Örfi heyeti umumiyesine dahi şamil olmak üzere bir genel affın ilan olunarak sükun ve asayiş temin edilmez ise, yeniden Meşrutiyeti uygulamak ve hukuk ile adaleti temin etmek için bir başkaldırı (isyan) ve milli mücadele başlayacağı ve bu yüzden birçok kanların tekrar döküleceği bir emri tabii olmakla bu mesuliyet yükü altında kimin kalacağı biraz aklı başında olanlar tarafından şimdiden düşünülmek icabettiği hamiyet icabı beyan eder ve bu konuda işbaşında bulunanları ikaz eyleriz.

Osmanlıcada çeviren: Cemîl Amedî

[1] Serbestî, Birinci Sene, Numara: (156)-1, Pencşenbe 16 Temmuz 1325 (29 Temmuz 1909), Paris, s. 1, 2

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne