Sürgün romanı Dersim Alevi Kürtlerin yüzyıllık acılı serüvenini anlatır. 1994 yılında evleri, köyleri yakılarak zorla topraklarından sürülmüş Dersimli Alevi Kürtlerin sürüldükleri şehirlerdeki yaşamını anlatmakla başlar yazar. Yazar bir gün Antalya da gezerken yolda eski teneke, şişe, kâğıt toplayan paçavralar içerisinde kayıp olmuş, bir deri bir kemik kalmış bir ihtiyar adamla karşılaşır. Bu ihtiyar adam yakın köylüsü Dersim de yaşarken çok varlıklı, saygın bir insan olan Hüseyin Dede’ydi. Hüseyin Dede 1994 yılında evi, köyü yakılarak topraklarından zorla sürüldüğü için Antalya’ya göç etmiştir.  Yazar o gece Antalya dışında bir naylon barakada yaşayan Hüseyin Dede’nin naylon barakasına misafir olur. O sabah şehrin görüntüsünü kirletiyorlar diye polisler, zabıtalar saldırarak Hüseyin Dede’nin naylon barakasını yıkarlar.  Yazar, Hüseyin Dede, eşi Bahar Hanım polislere ve zabıtalara karşı koyunca polisler, zabıtalar onları döver ve yazarla Hüseyin Dede’yi tutuklayıp karakola götürürler. Hüseyin Dede yazarla birlikte atıldığı hücrede hayatını anlatır yazar

Sürgün romanı Hüseyin Dede’nin bir asra yaklaşan yaşam öyküsünü anlatırken yüz yıllardır varlığı kabul edilmeyen bir halkın hayatta kalma mücadelesini anlatır.

Yıl 1937 Dersim’de Tuzik baba Dağı eteklerinde, yolu, elektriği, okulu, sağlık ocağı olmayan henüz insanoğlu tarafından tahrip edilmemiş bakir bir doğanın içerinde bir köy.   Köyde henüz yasalar değil gelenek hâkim. Bireyin ve toplumun yaşamını gelenek şekillendiriyor. İnsanoğlu henüz doğaya egemen olamamış. Doğayla insan mücadelesi sürüyor. İnsanlar arasında büyük bir ekonomik adaletsizlik yok, en zengini en fakirden birkaç koyunu keçisi fazla; yani bir çeşit kominal yaşam var.

Bir gün büyük bir askeri birlik bu köye girer,  vahşi bir katliam başlar. Köylülerin yüzde sekseni öldürülür, geri kalanlar batı illerine sürgüne gönderilir.

Sürgün romanı bu insanların öyküsünü anlatır. Acı bir öyküdür. Okuduğunuzda yıllarca etkisinden kurtulamayacağınız bir öykü.

Arka kapak yazısı

Çeşmenin çevresi tıklım tıklım oldu, tüm köy halkı orada toplanmıştı. Ağlayanlar, dolananlar, dua edip ağıt yakanlar, vedalaşanlar, birbirlerine nasihat edenler…

Sanki insanların köylerini terk edeceğini bilen serçeler, kargalar çeşmenin üzerindeki çiçek açmış elma ağacının dalları arasına toplanmış insanların şivanına sesleriyle ses katıyorlardı.

Gidenlerin kaçı kurtuldu bilenmez, kurtulanların kaçı sürgün oldu onu da bilen yoktu. Sürgüne gönderilenler geri döndüklerinde kimleri bulabileceklerdi, Oluklu Köyü’nden kaç kişi kalmışlardı? Bu sorular hep boşlukta dolanıp duruyordu.

Korkuyordum; topraklarıma kavuştuğumda karşılaşacaklarımdan korkuyordum. Orada babamı, anamı, bacımı, abimi, akrabalarımı bulamamaktan korkuyordum. Sürgüne gönderildiğim köyden tekrar trenle doğup büyüdüğüm topraklara geri dönüyordum. Tren kalktığında kendimi, kökünden, toprağından sökülmüş ağaç gibi hissettim. İçimdeki sızı derinleşti; pencereden dışarıya sarkıp el salladım, tren hızla yol alıyordu, gar artık görülmüyordu ama ben hala el sallıyordum.”

SÜRGÜN; Dersimli Hüseyin Dede üzerinden tarihin gerçeklerine kapılarını açan Dersimlinin kırım ve sürgünün işlendiği önemli bir romandır.

Sürgün Roman / Metin Aktaş

392 sahife/Fam yayınları

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*