İsmail Beşikçi/ Pencinarîler I-II

0
743

ibrahim-pasaye-miliNezirê Cibo’nun,  Kürt Tarihinde Garzan ve Pencinarîler kitabının (İBV Yayınları, Nisan 2016) önemli bir özelliği var. Kitap, aşiret olgusunun, Kürt tarihindeki yeri ile ilgili önemli belirlemeler yapıyor.

Aşiret, Kürdlerin, Kürd toplumunun hem var olma, kendini koruma, bugünlere kadar gelme nedeni, hem de uluslaşıp bir devlete sahip olamamanın önemli nedenlerinden biri olarak ortaya çıkıyor.

Kürdistan, Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun kavşak noktasında bulunmaktadır. Batı’dan Doğu’ya doğru yapılan seferler, Asya’dan Batı’ya doğru yapılan seferler, her zaman Kürdistan’ı da içine almaktadır. İskender’in (M.Ö 356-323) Asya seferinde, daha sonra, Pers ve Roma istilalarında, bu istilalara karşı Kürdler hep aşiretler olarak direnmişlerdir.

Yedinci yüzyılda, İslam istilalarına, 11. yüzyılda Oğuz akınlarına, 13. yüzyılda, Moğol akınlarına karşı, Kürdler hep aşiretler olarak direnmişler, varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Aşiretlerin önemli bir özelliği, aşiretler arasında, sürekli mücadelenin olmasıdır. Bu mücadele aşiretler arasında savaşlara kadar varmaktadır. Aşiretler arasındaki üstünlük ve liderlik mücadelesi, bitmez tükenmez bu mücadele, Kürdlerin birlik olmalarına, uluslaşmalarına, çağdaş bir siyasal forma, devlete de sahip olmalarına engel olmaktadır.

Aşiretler arasındaki savaş, bazen, aynı aşiret içinde, akraba iki aile arasında da görülmektedir.  Aynı aşiret içindeki iki aile arasında, çok yakın iki akraba arasında aşiret liderliği konusunda  çok çetin çatışmalar söz konusu olabilmektedir.

Aşiretler arasındaki mücadelede bir aşiretin, bağlı bulunduğu devletin güvenlik birimleriyle, istihbaratıyla ilişki kurarak, bu devletten yardım alarak, hasım aşireti geriletmeye çalışması da vardır.

Devlet ve aşiretler arasındaki bu ilişkiyi diyalektik olarak incelemek de gerekir. Aşiret, öbür aşirete veya aşiretlere üstünlük sağlamak için, devletin yardımını aramaktadır. Devlet de Kürdistan’da varolabilmek için, aşiretle veya aşiretlerle ilişki kurmaya çalışmaktadır. İşte bu süreç, Kürdlerin daha üstün bir siyasal forma ulaşmalarına, devlet olmalarına, engel olmaktadır.

Nezirê Cibo’nun, Kürd tarihinde Garzan ve Pencinarîler kitabında, bu süreçlere ilişkin çok zengin olgular, olgusal ilişkiler, analizler var. Tarihsel süreçlerin, bugün yaşanan olgularla, olgusal süreçlerle bağları, uzantıları da ele alınıyor.

Araştırmacı yazar Nezirê Cibo, bu kitapta, Mala Faro’yu  inceliyor.  Bu ailenin üç önemli ismi etrafında, ilişkileri değerlendirmeye çalışıyor. Bu üç isim, Bişarê Çeto, (1871-1914), Cemilê Çeto (1877-1926), Ehmedê İskan  (1890-1932) dir. Mala Faro’nun kendi içindeki çatışmalar, Mala Faro’nun devletle ilişkileri, bu üç isim etrafında ele alınıyor.

Nezirê Cibo, Havêrkan Sultanları  1,  Kürt Tarihinden Bir Kesit, (Komal, İstanbul 2010),  Havêrkan Sultanları 2, Midyat’tan Baltık Kıyılarına ( Lis Yayıncılık Mayıs 2013)  kitaplarında da,  Mala Haco’yu  incelemişti.

Altan Tan’ın, Turabidin’den Berriyê’ye, Aşiretler, Dinler, Diller ve Kültürler, (Nubihar, 4. Bs. Mart  2013)kitabında, bu yörelerin, ilişkilerin incelendiği söylenebilir.

Eyüp Kıran’ın, Kürt Milan Aşiret Konfederasyonu, Ekolojik, Toplumsal ve Siyasal Bir İnceleme  (Elma Yayınları, Aralık 2003 ) incelemesi de bu ilişkileri ele alıyor.

Ramazan Ergin’in,  Awina Ya da  Kanın Gizli Tarihi, ‘Reşo Kuri’ (Do Yayınları, Temmuz 2007) kitabını da anmak gerekir. Mardin’in Savur İlçesi, Sürgücü Köyü merkezinde, yirminci yüzyılın ilk yarısında, (1919-1945) yaşanan kan davalarını, aşiret çatışmalarını dile getirmektedir.

Bu arada, Zeynelabidin Zinar’ın hazırladığı, Derwêşê Sado  kitabını da belirtmek gerekir: Jinawariya Derwêşê Sado, Nas Yayınları, Ocak 2011.

Hüseyin Demirer’in, Ha Wer Delal  Emînê Perîxanê’nin Hayatı ( Avesta Kitap,İstanbul 2009)  kitabı da önemlidir.

Abdullah Kaya’nın, Dağ Kavmi (Qewmê  Çiyê),  Kayıt Dışı Bir İsyan, ( Avesta   İstanbul, 2009), romanını da belirtelim

Mihmedê Bişar- Bişarê Çeto Mücadelesi

Çetoyê İskan, aşiretlerarası mücadelede, Osmanlı yönetimi tarafından sürgüne gönderilir. Sürgün sırasında, Mihemedê Bişar, Pencinar’ın merkezi Eynqasır’a gelerek aşiretin reisliğini ele geçirir (s. 77). Mihemedê Bişar Çetoyê İskan’ın yeğenidir. Yani Bişarê Çeto ile, Mihemedê Bişar amca çocuklarıdır. Çetoyê İskan sürgündeyken, oğlu Bişarê Çeto da bir süre cezaevinde kalır. Cezaevinden tahliye olunca,  Pencinar’ın reisliği konusunda, Mihemedê Bişar ile, çok yoğun bir çatışmaya girer. Bu, aslında her türlü silahın kullanıldığı bir savaştır.  Bu çatışmalarda, Mihemedê Bişar’ın üç oğlu ve yeğeni, Bişarê Çeto’nun da kardeşi öldürülür. Oğullardan ve kardeşlerden ayrı,  tarafların saflarında savaşa katılan, isimleri belirsiz birçok kişi daha öldürülür (s. 77-78). Bu, 1890-1891 yıllarında cereyan eden bir olaydır.

Bişarê Çeto ve Cemîlê Çeto kardeştir. Çetoyê İskan’ın çocuklarıdır. İskan da Cemîle Çeto’nun oğludur.Ehmedê İskan, Cemilê Çeto’nun kendisinden büyük, Bişarê Çeto’dan küçük ağabeyi İskan’ın oğludur. Ailedeki bir sofrada, İskan, kardeşi Çeto’ya, şaka ile karışık, “…yahu sen ne kadar aç gözlüsün, neredeyse yemeğin tabağını da yiyeceksin…”  dediği için, Cemilê Çeto tarafından öldürülmüştür. Ehmedê İskan, Bişarê Çeto’nun yanında büyümüştür (Pencinarîler, s. 113).

Nezirê Cibo’nun, Havêrkan Sultanları 1 çalışmasında da,  benzer bir olgu var. Haco  (Haco II) Havêrkan liderliğini babasından devralır. 1890 yılları… Rakibi, akrabalarından Cimo’dur.  Aşiret reisliği için sürekli çatışırlar, didişirler… Karşılıklı öldürme ve talan sürüp gider. Son çatışma 1896’da gerçekleşir. Devletin desteğini de ele alan Cimo, Haco II’yi ele geçirir. Kafasını keser ve atının heybesine koyar.

Haco II’nin, Êzidî Kürdlerden iki dostu vardır. Cimo, Haco II’nin kafası kesilirken, bu iki Êzidî’yi de kafa kesme olayını seyre zorlar. Haco II’nin kafasını kesen Cimo daha sonra, bu iki Êzidî’nin de kafasını kestirir. Bu üç kesik kafayı, askeri birliğin de desteği ile Havêrkan’da, hükümet konağının önünde sırığa geçirir (Havêrkan Sultanları 1, s. 46, 52).

İslamiyet’in Namusunu Koruma

Birinci Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, bağımsız Kürdistan konusunda bazı öneriler ortada dolaşmaya başladı. Çarlık Rusyası’nın, Büyük Britanya’nın projelerinden söz ediliyordu. İşte bu tür öneriler karşısında, Kürd şeyhleri, ağalar, aşiret reisleri İslam’ın namusunu koruma, İslam ülkelerinin düşman çizmeleri altında inlemesine engel olma adına, bu tür önerilere şiddetle karşı çıkıyorlardı. Kürd şeyhlerinin, ağaların, aşiret reislerinin büyük bir kısmı, 4 Mart 1920’de, Sadaret Yüksek Makamı’na yazdıkları bir dilekçeyle bu görüşlerini dile getiriyorlardı Bu dilekçeyi imzalayanlar arasında Cemilê Çeto da vardı (s. 136-137).

Bu dönemde, Pencinar’ın reisi Cemilê Çeto’ydu. Bişarê Çeto, 1914’de, Bitlis yöresinde, Ruslarla savaşırken yaşamını yitirmişti. Mala Faro’nun reisi artık, Cemilê Çeto’ydu.

Mîr Bedirxan’ın oğulları, Kamil ve Abdurrahman beyler, bağımsız Kürdistan için mücadele eden başlıca kişilerdi. Onlar, Kürdistan’ın bağımsızlığı konusunda Ruslarla ilişki içindeydi. Onlar, bu önerileri, Kör Hüseyin Paşa, Cemilê Çeto gibi  bazı Kürd aşiret reislerine, şeyhlere iletmişlerdi. Bunlar, İslam’ın namusunu koruma, İslam ülkelerinin, düşman çizmeleri altında ezilmesine karşı olma anlayışı içinde, bu önerilere şiddetle karşı çıkıyorlardı (s. 134-135). Düşmanlar, İngilizler, Fransızlar, Ruslar, Ermeniler, Rumlar, Süryaniler, Pontuslar… idi.

Bu dönemde, Arnavutlar ve Araplar, Osmanlı’dan ayrılıp kendi bağımsız devletlerini kurmak için çok yoğun bir çaba içindeydi. Örneğin, Araplar, kendi bağımsız devletlerini kurma konusunda, emperyal güç Büyük Britanya ile, çok sıkı bir görüşme yürütüyordu.

Bu ilişkilerin sonucunu günümüze bağlamakta yarar var. Kürdler/Kürdistan bu dönemde, bölündü, parçalandı, paylaşıldı. Dönemin iki emperyal gücü, Büyük Britanya ve Fransa ve  Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun, iki köklü devleti, Osmanlı İmparatorluğu ve İran İmparatorluğu, yani bu dört güç, sürecin önemli aktörleridir. Dönemin iki emperyal gücü, Yakındoğu’daki ve Ortadoğu’daki Türk, Arap ve Fars yönetimleriyle işbirliği içinde, sürecin gerçekleşmesi için çaba içinde olmuşlardır.

Bugün, Kürdler, her tarafta Müslüman devletlerin baskısı altındadır. Kürdlere, Kürdistan’a zulmeden, Kürdlerin, Kürd olmaktan, Kürd toplumu olmaktan doğan haklarını vermemek için direnen,  bunun için soykırımlar bile planlayan, gerçekleştiren devletlerin hepsi Müslüman devletlerdir. İslam kardeşliği, ümmet kardeşliği adına Kürdlere yoğun ve yaygın bir baskı uygulanmaktadır. Bunları planlayan, gerçekleştiren devletlerin hepsi Müslüman devletlerdir.  18 Mart 1988,Halaepçe’deki Kürd soykırımı unutulmamalıdır. Kaldı ki, bu soykırım 1983-1988 arasında sistematik olarak sürdürülmüştür.

Bu o dönemde, Kürdlerin çok büyük bir aymazlık içinde olduklarını gösterir. Ama bu aymazlığın bugün de devam ettiğini vurgulamak gerekir.

Döneme yani 1920’lere bir daha bakmakta yarar vardır. Dönem, ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı dönemidir. Bu temel ilkenin yaşama geçtiği, bunun için ulusların yoğun çaba sarfettiği yıllardır. Asya’da, Ortadoğu’da, Kuzey Afrika’da, bu temel ilkenin uluslara heyecan verdiği yıllardır. Böyle bir dönemde, Kürdlerin birbirlerini yok etmek, etkisiz kılmak için çatışmaları, aşiret çatışmalarının, kan davalarının sürüp gitmesi tam bir aymazlıktır.

O dönemde, Cemilê Çeto reisliğindeki Pencinarîler’in  3000 (üç bin)  silahlı adamı vardır. Bunun gibi, çevredeki diğer aşiretlerin, örneğin, Babasiler’in, Elikanlar’ın, Sılokanların, Reşkotanların, Ramanlar’ın da silahlı birlikleri vardır.  Bunlar, bir güç olup egemen güçle savaşacakları yerde, birbirlerini kırıyorlar. Bu, tam bir aymazlıktır.

Yukarıda, Ramazan Ergin’in,  Awina Ya da Kanın Gizili Tarihi ‘Reşo Kuri’ çalışmasından söz edilmişti. Bu dönemde, uluslar, kendi geleceklerini belirleme hakkı çerçevesinde, yoğun bir faaliyet içindeyken, Kürdler, bitmez tükenmez kan davalarıyla birbirlerini kırmaya çalışıyorlar.

Pencinarîler’de Cemilê Çeto Dönemi

Cemilê Çeto, Mustafa Kemal’in, 1919’da, Erzurum Kongresi döneminde, mektuplar yazdığı şeyhlerden, aşiret reislerinden ve ağalardan biridir. Cemilê Çeto, Mustafa Kemal’e Kuvayı Milliye’ye büyük destek vermiştir. Öbür aşiretlerin etkisiz bırakılmasında, yine Cemilê Çeto’nun büyük desteği vardır. Bütün isteklere rağmen Cemilê Çeto, Pencinarîler Şeyh Said’e katılmamıştır. Bütün bunlara rağmen, Cemilê Çeto, 1926’da, idam edilmekten kurtulamamıştır.

Cemilê Çeto’nun idamı, kanımca, Pencinarîler’in, potansiyel bir tehlike oluşturmaları nedeniledir. 1925 direnişinin bastırılması döneminde, devlet, Pencinarîler’e çok yoğun bir baskı uygulamıştır. Bunun nedeni olarak devlet, 1925 direnişinde, Pencinarîler’in devletin yanında aktif bir şekilde yer almadıklarını göstermektedir. Nitekim Pencinarîler’in evleri yakılmış, yıkılmış; evler, içindeki eşyalarla birlikte yakılmıştır. Pencinarîler, sürgünlerle, cezaevleriyle, takibatlarla dağıtılmış, etkisiz bir hale getirilmiştir. Cemilê Çeto’nun  dört oğlu, çatışmalar sürecinde, takibat sürecinde öldürülmüştür. Geriye 1922 doğumlu, en küçük oğlu Çeto kalmıştır.

Cemilê Çeto 1926’da, 184 kişi ile birlikte yargılandı. 184 kişinin çok büyük bir kısmı Pencinarîler’den…. 184 kişi arasında, Cemilê Çeto dahil, hiç kimse Türkçe bilmemektedir, hiç kimse okur yazar değildir (s. 173, 189, 215).

184 kişinin davası, bir günde iki celsede tamamlanmış, hüküm açıklanmıştır. Hükmün açıklanması da çok kısa olmuştur.

O gün, mahkemede, duruşma salonunda, sanıklar, görevlilerin direktiflerine göre oturtulmuşlardır. Hükmün açıklanmasında sanıkların adı okunmamıştır. 1 ve iki sandalye idam, 90’a kadar sandalye 15 yıl kürek cezası, 90’dan sonraki sandalyeler beraat…

Beraat olduğu söylenenler arasında vefat edenler de vardır. Bunların ölümleri cezaevlerinde gerçekleşen ölümler değildir. Çatışmalar sırasında, sorgu ve tutuklanma sırasında zaten öldürülmüşlerdir; 34 kişidir.

Cemilê Çeto ile birlikte idam edilen kişi, Zirikî aşireti reisi Kadri’dir. 2 numaralı sandalye’de oturtulan bu aşiret reisi, aslında devlete yardımcı olan bir Kürd’dür. Potansiyel tehlike oluşturduğu için idam edildiği söylenebilir.

Cemilê Çeto’nun idam hükmü aldıktan sonra, o güne kadar, devlete yardımcı olma tutumundan dolayı çok pişman olduğu, Bağımsız Kürdistan diyenlerle neden sağlıklı ilişkiler kurmadığı için hayıflandığı,  ‘Cemilê Çeto, ji kerê keto’ sözünü ağzından düşürmediği söylenir.

15 yıl kürek cezası, Tokat, Kastamonu, Sinop, Amasya,  Çorum, Yozgat, Çankırı, Denizli, Muğla,  Manisa gibi illerde cezaevlerinde infaz edilmektedir (s. 249-258).

Burada önemli bir konu ve ayrıntı üzerinde durmak gerekir. 184 kişi içinde, Cemilê Çeto dahil, hiç kimsenin Türkçe bilmediği, okur yazar olmadığı vurgulanmıştı. Cemilê Çeto’nun, çeşitli kurumlara, kişilere, aşiret reislerine, şeyhlere mektuplar yazdığı belirtilmişti. Bu mektupları, sekreteri Hıristiyan Hanna yazmaktadır (s. 173, 189).

Şu durumun vurgulanması da gerekir: Bütün bunlara rağmen, Cemilê Çeto’nun, benzer aşiretlerin, devletle ilişkilerinde Kürd diliyle ilgili bir talepte bulunmamaları dikkat çekmektedir. O dönemde de milli haklar talep eden Kürdler, aşiretler az da olsa vardı. Fakat onlar, öbür aşiretler tarafından etkisiz kılınıyorlardı.

O dönemde de devletin, Kürdlere ilişkin temel politikasının asimilasyon olduğu temel bir gerçekken, Kürdlerin,  ‘İslam Kardeşiliği’ sloganıyla oyalanması şaşırtıcıdır. Hele hele Araplar, Mekke’de, Şerif Hüseyin, Arapların, kendi gelecekleri hakkının gerçekleşmesi için, Büyük Britanya ile çok yoğun görüşmeler yürütürken… Kürd olmaktan, Kürd toplumu olmaktan doğan haklarının bilincinde olmayan, bu konuda hiçbir talepleri olmaya Kürdlerin, aşiret çatışmaları içinde, birbirlerini tüketmeye  gayret etmeleri, olgusal zenginlik dayanaklarıyla incelenmelidir. Aşiret, şeyhlik, ağalık, sadece Kürdlerde yoktu ki, Araplarda da vardı.  Başka halklarda da vardı.

Dönemin, ulusların kendi geleceklerini tayin hakkı dönemi olduğunu, birçok ulusun bu yönde çaba harcadığını 3000 silahlı adamı, 2000 silahlı adamı olan Kürdlerin, aşiretlerin dünyadaki temel gelişmenin ayırdında olmadığı, incelenmesi gereken önemli bir konudur. Bu süreç zaman ve mekan boyutu içinde zengin olgusal dayanaklarıyla ele alınmalıdır. Nezirê Cibo’nun, Kürd Tarihinde Garzan ve Pencinarîler incelemesinde, Havêrkan Sultanları I, II  incelemesinde bunu başarıyla yaptığı kanısındayım.

Tetikçinin Devlet Katındaki Değeri

1925 direnişinden, Şeyh Said ve arkadaşlarının idamından sonra, devlet, Kürdlere karşı, daha yoğun ve yaygın saldırılara geçti. Şark Islahat Planı devreye girdi. Kürdlerin Türklüğe asimilasyonu konusunda çok kapsamlı planlar, projeler yapıldı. Kürd aşiretlerini dağıtmak, etkisini kırmak, sürgün etmek, çok önemli bir politikaydı. Bu, köylerin yakılması, yıkılmasıyla, evlerin içindeki eşyalarla,  gıda maddeleriyle birlikte yakılmasıyla yürütülen bir politikaydı.

Pencinarîlar de dağıtıldı. Artık, eski 3000 silahlı adamdan eser kalmamıştı. Bunlara rağmen Mala Faro’dan Ehmedê İskan, 15 silahlı adamıyla, direnişini sürdürüyordu. Sason’da, Mala Aliyê Ûnis’a katılarak mücadeleyi sürdürme kararındaydı. Mala Aliyê Ûnis Sason- Kozluk çevresinde, Kürd milli hakları için mücadeleyi yürüyordu.

1930’larda, devlet, bu direnişçileri ele geçirmek için ödüller koydu. Ehmedê İskan’la birlikte olan ve başlarına ödüller konan direnişçiler de vardı. Qoyi, Şemso, Reyso bunlardan üçüydü.

Bir çatışmada, askeri birlikler, Qoyi’yi ve Şemso’yu ölü olarak ele geçirdiler. Reyso  ise, Emin ve Mihemedo isimli iki akrabası tarafından öldürüldü. Emin ve Mihemedo’nun amacı, Reyso’yu öldürüp başı için konan ödüle sahip olmaktı.

Emin ve Mihemedo akrabaları Reyso’yu bir pusuda öldürdükten sonra, başını keserler. Ve kestikleri başı bölgedeki tabur komutanına Zoq Tabur Komutanı’na götürürler. Reyso’nun başını Zoq Tabur Komutanı’nın  masasının üzerine koyarlar. Tabur komutanı kesik başın Reyso’ya ait olduğuna iyice kanaat getirir.  Emin ve Mihemedo tabur komutanından ödül beklemektedir. Reyso’nun başı için konan ödülü, parayı beklemektedir. Büyük bir iş yapmanın, görevi yerine getirmenin heyecanı içindedir.

Zoq Tabur Komutanı, askerlere, bu iki kişinin götürülmesini emreder. Askerler Emin’i ve Mihemedo’yu açık araziye götürür. Zoq Tabur komutanı Emin’i ve Mihemedo’yu açık arazide kurşuna dizer, Reyso’nun, Emin’in ve Mimemedo’nun sırığa geçirilmiş kesik kafalarını  hükümet konağının önündeki alanda sergiler (s. 218-219).

Bu örnek, bazı Kürdlerin, Kürd toplumunun, ne kadar düşürülmüş, değerini ve onurunu ne kadar hiçe saymış olduğunu göstermektedir. Bir ödüle, paraya sahip olma yolunda, milli haklar için mücadele edenleri pusu kurarak katletmek, kafalarını kesmek başka nasıl açıklanabilir? Hem de kan akrabası olan bir kişiyi… Bütün bunlara rağmen, ödül, para yerine devlet tarafından kurşuna dizilmeleri çok ibret verici bir durumdur. Devletin de milli haklar için mücadele eden yurtseverleri ele geçirmek için onların kafalarına ödüller koyması Kürdlerin bu zaaflarıyla yakından ilgilidir. Bu zaaflardan faydalanmak devletin temel politikası olmuştur. Bu bakımlardan bu tür zaafların bilincine varmak önemlidir.

PENCİNARÎLER II

Eleştiriler

Kürd toplumundaki bu ilişkilerin, ayrıntılı bir şekilde,  zengin olgusal dayanaklarıyla saptanması ve anlatılması gerekir. Ama bununla yetinmemek lazımdır. Çağdaş değerler, çağdaş politik ve toplumsal gelişmeler ışığında, bu durumları, bu ilişkileri eleştirmek de gerekir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra,  bütün uluslar, kendi geleceklerini belirleme hakkının yaşama geçmesi için çabalarken Kürdlerin neden bu süreci kavrayamadıklarını irdelemek şüphesiz çok önemlidir.

Kürd aşiretleri, rakip aşiretleri etkisiz güçsüz bırakmak için devletle işbirliği yapıyorlardı. Devlet de Kürdlerin bu zaafını etkin ve yaygın bir şekilde kullanıyordu. Bu süreçse, Kürd birliğinin oluşması önünde çok önemli bir engeldir.

Bugünse, Kürdlerin bu tür zaafları başka boyutlarda yine devam etmektedir. Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, bağımsızlık gündeme geldiği zaman, bu süreci etkisiz bırakmak için, Irak, İran, Suriye gibi devletlerle işbirliği yapılmaktadır. Burada, Mesut Barzani, Kürdistan Demokrat Partisi,  referandum, bağımsızlık gibi konuları kararlı bir şekilde dile getirmektedir. Öbür Kürd partileri, örgütleri, bu süreci etkisiz, başarısız kılmak için, Irak ile, İran ile işbirliği yapmaktan çekinmemektedir. Bu, şüphesiz, günümüzde Kürdlerin yaşadığı çok önemli bir zaaftır.

Kürdlerin, Kürdistan’ın, bölünmesi, parçalanması, paylaşılması çok önemli bir sorundur. Siyasal partilerin, örgütlerin, devletlerin bu çıkarlarına göre bölünmüş olmaları bu sürecin çok önemli bir sonucudur. Referandum, bağımsızlık gibi temel konular gündeme geldiğinde, Kürdlerin, Kürdistan’ın genel çıkarlarını değil, Irak’ın, İran’ın, Suriye’nin, Türkiye’nin çıkarlarını korumak daha önemli olmaktadır. Kuşkusuz, bütün bunlar çok ağır zaaflardır.

Hüzün Yüklü Tarihsel Geçmiş

Yukarıda, Ramazan Ergin’in, Awina Ya da Kanın Gizli Tarihi, “Reşo Kuri” kitabından söz edilmişti. kitapda, insanı hüzünlere garkeden bir olgu dile getiriliyor. Bu olguyu kısaca şu şekilde anlatmak mümkündür. Her zaman devletle işbirliği yapmış, bu süreçde, sınırsız mal-mülk biriktirmiş bir Kürd ağasının, mirasyedileri, 1925’den sonra, İstanbul’a göçüyorlar. 17 katır yükü altınla göçüyorlar. Ziynet eşyaları dışında  350 bin altınla göçüyorlar.

85 bin altınla PeraPalas’ı satın alıyorlar. (s. 123)  Bu mirasyedilerden biri daha sonra, gazeteci olarak yaşam sürdüren Leyla Umar’la  (1928-2015) PeraPalas’da nişanlanıyor. 1940’ların ortaları veya sonları olması gerekir.(s. 124, s. 143-144)  Bu mirasyedilerin, İstanbul’da “har vurup harman savuran” bir yaşamları var. daha sonra PeraPalas’ı sattıkları gibi, Savur’daki mülklerin de  değerlerinden çok düşük fiyatlarla, birer birer elden çıkarıyorlar.

Awina Ya da Kanın Gizli Tarihi, “Reşo Kuri’nin yazarı, bu nişanlılığı Leyla Umar’a sorar. Leyla Umar’ın bu soruya verdiği cevap şudur. “İnanın hatırlamıyorum” (s.143) Kitapda, PeraPalas’da gerçekleşen nişanlanmanın fotoğrafları da var. (s.143-144)

Nişanlılık, insanın yaşamında önemli bir olaydır. Buna rağmen, neden hatırlamıyor? Kanımca şu olabilir… İlgili kişi sınırsız mala mülke de sahip olsa, küpler dolusu altınlara da sahip olsa… yine de Kürd’dür… Statü eksikliği… Veya, unutulmak istenen, hatırlanmak istenmeyen bir çıkar ilişkisi söz konusu olabilir.

Leyla Umar söz konusu olduğunda şu notu düşmek de gerekir:  Leyla Umar, 1950’de, mühendis Mehmet Ekşigil’le evlenmiş. 1955’de  Milliyet’de gazeteciğe başlamış. 1958’de Refik Erduran’la ikinci evliğini yapmış… 1977’de Refik Erduran’dan da ayrılmış…

Yüksek Kürd Bilinci

Bu zaaflardan nasıl arınılır? Bu zaaflardan, ancak, Kürdlerle, Kürdistanl’a ilgili süreçlerin bilincine vararak arınılır. Kanımca, Kürdlerin önemli bir kısmı, bölünmenin, parçalanmanın, paylaşılmanın bilincine varmamışlardır. Bölünmenin, parçalanmanın, paylaşılmanın, ne kadar ağır bir felaket olduğunun bilincine varmamışlardır. 30 yılı aşkın bir zamandır süren gerilla mücadelesi, Kürd dili bilinci, Kürd ulus bilinci, Kürdistan bilinci yaratamamıştır. Bu olumsuzluklar, zaaflar, ancak, yüksek Kürd bilincinin, Kürdistan bilincinin oluşmasıyla aşılabilir. Bölünmenin, parçalanmanın, paylaşılmanın yarattığı felaketlerin bilincine varanlar örgüt çıkarlarını geri plana iterek, Kürdistan’ın genel çıkarları etrafında birleşirler, birbirlerine taviz vererek Kürdleri, Kürdistan’ı büyütmeye çalışırlar. Bugün, Kürdlere karşı iyi niyetli olduğunu söyleyen bazı uzmanlar bile, “Kürdler, kendi kendilerini yönetme becerisine sahip değildir. Onları, ancak, uygarlık ve medeniyette, üstün olan uluslar yönetebilir…” şeklinde düşünüyor. Bu olumsuz durumlardan, ancak, yüksek Kürd, Kürdistan bilincine ulaşılarak uzaklaşılabilir.

Bu koşullarda, Güney Kürdistan’da, Kürdistan Bölgesel Yönetimi’nde, referandum, bağımsızlık sürecini desteklemek önemli olmalıdır. Bu süreci, söylemi, kararlı bir şekilde sürdüren Mesut Barzani’ nin ayağına çelme takmaya çalışmak aymazlıktır. Barzani düşmanlığı yapmak yanlıştır. Bu, Kürdistan’ı, Kürdleri,  müştereken baskı altında tutan devletlerle dostluk anlamına gelir.

1971 12 Mart Rejimi, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı, Askeri Tutukevi

12 Mart Rejimi’nde, Diyarbakır-Siirt İlleri Sıkıyönetim Komutanlığı Askeri Tutukevi’nde, Kürd toplumunun çeşitli kesimlerinden, pek çok kişiyle tanıştım. Bunlar arasında,  Cemilê Çeto’nun 1922 doğumlu en küçülk oğlu Çeto Akgül de vardı. Çeto Akgül , oğlu Cemil Akgül’le birlikte getirilmişti. Cemil Akgül o zamanlar, Kurtalan Belediye Başkanı’ydı. Turhan Feyzioğlu’nun Güven Partisi saflarında politika yapıyordu. Askeri tutukevine getirildiğinde Çeto Akgül 49 yaşındaydı.

O dönem gözaltına alınanlar ve tutuklananlar arasında Batman’dan Ramanlar da vardı. Sait Ramanlı, oğlu Mustafa Ramanlı’yla ve küçük kardeşi Hüseyin Demirer’le birlikte getirilmişti. Bu yazının başlarında, Hüseyin Demirer’in  Ha Wer Delal  kitabından söz edilmişti.

Sait Ramanlı’nın ağabeyi Şükrü Bey de tutuklananlar arasındaydı. Şükrü Bey’in Suriye’de Qamışlo’da yaşadığı söylenirdi. Batman’a ailesini ziyaret için gelmiş, gözaltına alınmış, tutuklanmıştı. Ramanlar’dan birkaç köylü daha vardı.

Şükrü Bey hep Kürdçe konuşurdu. Suriye’de, Kürdlerin,  kendi milli haklarına daha çok sahip çıktığını söylerdi.

Şükrü Bey çok sevimli bir ihtiyardı. O günlerde 70-75  yaşlarında vardı.  Oturduğu yerden, Sait Bey’in veya başkalarının ellerinden destek alarak kalkardı. Sait Ramanlı ise 55 yaşlarındaydı.

27 Mayıs darbesinde (1960) darbe sabahı Kürdlerden 485 kişi gözaltına alınıp Sivas’da bir kampa konulmuştu. Ağalardan, şeyhlerden, aşiret reislerinden,  bölgesinde kanaat önderi olarak belirenlerden 485 Kürd… Sait Ramanlı da bu Kürdler arasındaydı. 485 Kürd, altı ay kadar Sivas Kampı’nda kaldılar. Daha sonra, bunlardan 55’i sürgün edildi. Sürgün edilenlere, Türk siyasal hayatında ve Kürd tarihinde  ‘55 Ağalar’ deniyor.

Mustafa Ramanlı, Sait Ramanlı’nın oğluydu. ‘49’lar’ dandı. 1970’lerde, 1980’lerde, Batman Belediye Başkanlığı yapmıştı. Sait Ramanlı da, Mustafa Ramanlı da o dönemde, Süleyman Demirel’in başkanlığını yaptığı Adalet Partisi saflarında politika yapıyordu.

Bugünkü aklım, bilgim olsaydı, o günlerde, bu Kürdlerle,  Kürdler;  Kürdistan, Kürdçe konusunda sohbet ederdim. Bu çok iyi olurdu. Ama o dönem, Kürdleri, Kürdistan’ı yeni öğreniyordum. Bu konularda sohbet etmek için elbette bilgi sahibi olmak gerekirdi. Bir şey bilmeden ne konuşacaksınız?

 Burada, şu ilişki üzerinde düşünmek de önemlidir. Türk solunun, “Türkiye’yi, Türk egemen sınıfları ve Kürd egemen sınıfları birlikte yönetiyor” şeklinde bir anlayışı vardı. Burada,  “Kürd egemen sınıfı” denen kişilerin, kadroların  tutuklanıp yargılandıklarını görüyoruz. Bu kişiler, kadrolar işkenceye de uğramışlardır. Şırnak’tan Hurşit ağa, Mele Mustafa Bazrzani’ye, peşmergelere, buğday, un, cizlaved ayakkabı , şeker  vs. gönderdiği  iddiasıyla, köylülerden daha fazla işkence görmüştür.

O günlerde Hüseyin Ağabey, Hüseyin Musa Sağnıç  (1926-2003), bana, Kürdistan Demokrat Partisi’ni, Türkiye’de Kürdistan Demokrat Partisi’ni, Antalya Davası’nı, Mele Mustafa Barzani’yi, peşmergeleri… anlatırdı. Sait Elçi’yi, Sait Kırmızıtoprak’ı  (Dr. Şıvan) , Şakir Epözdemir’i  vs. anlatırdı. Gılala’ya, Hacıümran’a… nasıl  gidip geldiklerini, sınırı nasıl geçtiklerini anlatırdı. O dönemde, bunlar benim için çok yeni, önemli ve değerli bilgilerdi. Dikkatle dinlemeye, olguları, olgusal süreçleri kavramaya çalışırdım.

O yıllarda, askeri tutukevinde, Mala Hacolar’ın torunu Battal Bette’yle de birlikteydik. Tutukevinde, Ocak Komünü’nde beraberdik. Doğal olarak Battal’la da, geçmişe ilişkin bir şey konuşamadık. Ama 2013 yılında, İsveç’te, Battal’la evinde, bu konuları konuşma olanağı, fırsatı bulduk…

Cemilê Çeto, Birinci, Dünya Savaşı sırasında ve sonrasında, bazı devletler tarafından önerildiği söylenen Kürd Devleti’ne, diğer birçok aşiret ve şeyh  gibi,  karşı çıkmıştı.1925’deki Kürd direnişine destek vermemişti. “İslam’ın düşman çizmeleri altında ezilmesine izin veremezdim…” diyordu. Bugün, bütün İslam halklarının devleti var. Arapların, Farsların, Türklerin,  Azerilerin, Türkmenlerin,  Özbeklerin devleti var. Urduların, Bengallerin, Malezyalıların, Endonezyalıların vs. devleti var…  Kürdler,/Kürdistan ise, bu halkların devlet sahibi olduğu o yıllarda, bölünmüş, parçalanmış ve paylaşılmıştır. Kürdlerin, Kürd olmaktan ve Kürd toplumu olmaktan doğan hakları gasp edilmiştir. Bunları gerçekleştiren, koruyan devletlerin hepsi de İslam devletidir.

Cemilê Çeto, İslam düşmanın çizmeleri altında kalmasın diye, Kürd Devleti istememişti. Şeyh Said direnişine karşı durmuştu. Bugün, bir zamanlar, 3000 silahlı adamı barındıran Eynqasır’dan, Eynqasır’daki konaktan küçücük bir eser bile yoktur. Her taraf harebe, virane… Tıpkı, Kürdistan’da, kırsal alanlardaki, Ermeni, Süryani, Keldani… kiliseleri gibi… Cemil Akgül de, gerilla mücadelesi döneminde, koruculuğu kabul etmedikleri için, Kurtalan’ı terk etmek zorunda kaldı. Almanya’da yaşıyor.

Cemil Akgül’e, “ya korucu olup silah alacaksın veya buraları terk edeceksin…” demişler. “Üçüncü bir şık yok. Buralarda yaşayamazsın, aksi hale öldürüleceksin demişler…”

Geçmişteki Kürdler, kendi çocukları için sağlıklı, bayındır bir Kürdistan bırakmadı. Birbirleriyle didişerek milli hakların hiç derdinde, bilincinde olmadı. Hep başkalarının çıkarları için savaştı… Geçmişte, İslam’ın namusunu kurtarma adına en önde mücadele eden Kürdlerin bugünkü nesilleri, yurtsever Kürdler, bunların önemli bir kısmı,  kendi ülkelerinde bile yaşayamıyor, hep ölüm tehdidi altında…

Bir zamanlar 3000  silahlı adamı olan Kürdler kimlerle savaştı? Pencinarîler, öbür aşiretler, Ramanlar, Elikîler, Slokanlar, Babosyanlar, Reşkotanlar, neden milli haklar talebinde bulunamadı? Arap aşiretleri bağımsızlık talebinde bulunuyor da Kürd aşiretleri neden bulunamıyor? Bugün Kürdler, bağımsız Kürdistan konusunda neden hemfikir değil? Kürdler, Kürdistan, trajik bir tarihsel geçmiş… Trajik bir yaşam…

Araştırmacı-yazar Nezirê Cibo,  12 Mart rejiminde, oğluyla birlikte yargılanan Çeto Akgül’ün yargılanması ile ilgili olarak, bir ayrıntıya dikkat çekmektedir. Yargıç, duruşma sırasında, doğru dürüst, Türkçe bilmeyen Çeto Akgül’e “Türk müsün, Kürt müsün?” diye sorar. O bölüm şöyle:

“Türk müsün Kürt müsün? Bunun üzerine  Çeto, “Hakim Bey, sen hukukçusun, şimdi ben sana Türküm desem ayıp olmaz mı? Sen bana gülmez misin? Ben tek kelime Türkçe bilmiyorum…” ( s. 207).

İşte, bir zamanlar, 3000 silahlı adamı barındıran, hareket ettiren Pencinarîler’den, Mala Faro’dan, geriye kalan birkaç olumlu sözden, tutumdan biri budur. Bişarê Çeto’nun torunu,  Derwêşê Sado’nun, Kürd milli hareketi içinde yer alması elbette dikkatlerden uzak tutulamaz.

Şu ilişkilere de dikkat etmek gerekir. Kürd/Kürdistan tarihinde emperyal ilişkilerin doruk noktası, Birinci Dünya Savaşı sonrası gelişmelerdir. 1920’lerdir. Kürdler/Kürdistan bu dönemde bölünmüş, parçalanmış, paylaşılmıştır. Bu elbette, Kürdlerin/Kürdistan’ın başına getirilmiş çok büyük bir felakettir. Bunu gerçekleştiren, dönemin iki emperyal devleti ve Yakındoğu’nun, Ortadoğu’nun iki köklü devletidir; dönemin iki emperyal devleti ve bölgedeki Türk, Arap ve Fars yönetimleridir. Onların işbirliği içinde bu süreç kotarılmıştır. 1920’lerde, Kürdler/Kürdistan üzerinde, Büyük Britanya ve Fransa ve bölgenin iki köklü devleti söz sahibidir. Bu sürecin doruk noktası 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması’dır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, Büyük Britanya Irak’tan çekilirken, Güney Kürdistan’ı mandası (sömürgesi) Irak’a devretmiştir. Fransa da Suriye’den çekilirken Güneybatı Kürdistan’ı Suriye’ye devretmiştir. Artık, Kürdler/Kürdistan üzerinde bu dört devlet, Türkiye, İran, Irak, Suriye söz sahibidir. Büyük Britanya’nın, Fransa’nın anti-Kürd politikaları şüphesiz devam etmektedir. Buna, ABD’yi ve Sovyetler Birliği’ni ilave etmek gerekir.

Bugün Kürdlerde ulusal mücadele gündeme geldiği zaman, özellikle Türk solundan gruplar, “emperyalizmin ekmeğine yağ sürmeyelim”, “emperyalizmin çıkarları için çalışmayalım” gibi sloganlar dile getiriyorlar. Halbuki, emperyalizm esas işini 1920’lerde Milletler Cemiyeti döneminde yapmıştır. Ama bu döneme de Türk solu hiç dikkat çekmemektedir.

Bugün Kürd/Kürdistan konularında, “ABD emperyalizmi”nden, “AB emperyalizmi”nden, “İsrail emperyalizmi”nden söz etmek, bölge devletlerinin Kürdler üzerinde, Kürdistan üzerinde gerçekleştirdiği baskı politikalarını, soykırıma varan operasyonlarını gizlemek anlamına gelir.

1960’larda, Irak’ta ve Suriye’de, Kürdistan’ın nüfus yapısını değiştirmek için Kürdleri sürgün edip yerlerine Arapları yerleştirmek şeklinde dile getirebileceğimiz Baasçı politikaları ABD mi planladı, uyguladı, Avrupa mı planladı, uyguladı?

Halepçe’de, Kürd soykırımını ABD mi, Avrupa mı yaptı? İran’da, İran Kürdistan Demokrat Partisi liderleri, Abdurrahman Qasımlo’yu, Dr. Sadık Şerefkendi’yi kimler katletti? Türkiye’de, Kürdlerin, Kürd olmaktan, Kürd toplumu olmaktan doğan haklarının gasp edilmesini, ABD mi, Avrupa mı, AB mi yaptı? ABD mi gerçekleştirdi? Bu bölge devletlerinin baskı, zulüm politikalarını, uygulamalarını gizlemek için  “ABD  emperyalizmi”nden, “AB emperyalizmi”nden, “İsrail emperyalizmi”nden söz etmek çirkin bir tutumdur.

Devletin  İşlevi

Nezirê  Cibo, Cemilê Çeto’nun, birçok aşiret reisine, şeyhlere, çeşitli zamanlarda, mektuplar yazdığını belirtiyor. Acaba bu mektuplar, adı geçen aşiretler tarafından korunmuş mu?  Mustafa Kemal’in 1919’da, Erzurum Kongresi döneminde, bazı Kürd aşiret reislerine, şeyhlere, ağalara mektuplar yazdığı biliniyor. Cemilê Çeto da bu kişiler arasındaydı. Acaba bu mektubun aslı Çeto ailesinde bulunuyor mu, korunuyor mu?

Devlet, sadece, ordudan, polisten, jandarmadan, istihbarattan, maliyeden  ibaret değildir. Devlet, dili, kültürü, gün yüzüne çıkaran, geliştiren, koruyan bir kurumdur.  Eğer devletiniz yoksa dilinizi, kültürünüzü, tarihsel geçmişinizi, eserlerinizi koruyamazsınız.  Müze kuramazsınız, arşivinizi koruyamazsınız.  Eğer devletiniz yoksa,  tarihsel geçmişinizi, eserlerinizi gün yüzüne çıkaracak bir kurum oluşturamazsınız, bu konularla ilgili çalışmalar yapamazsınız. Eğer devletiniz yoksa, ekonomik kalkınmanızı planlayamazsınız, planlarınızı gerçekleştiremezsiniz, uluslar arası kurumlardan kredi alamazsınız…

Hasankeyf’in, neden su altında kalması isteniyor? Kürdlerin, Kürd kurumlarının istekleri neden yaşama geçirilemiyor? O bölgede, belediyeler kimin elinde? Belediye seçimlerinde kimler kazanıyor? Belediyeler baraja ilişkin olarak halkın isteklerini neden yaşama geçiremiyor?

Tarihte, Eyyubiler’in, Hasanveyhiler’in yaşadığı coğrafya neresiydi? Bu coğrafyada kültür adına neler yaşandı? Eyyubiler’den, Hasanveyhiler’den bugünlere neler geldi, hangi kurumlar geldi? Kürdler bu kurumları neden yaşatamıyor? Devlet bunları yok etmek için, tarihten silmek için neden sistematik bir çalışma yürütüyor?

Dengbêjler

Nezirê Cibo, incelemesiyle ilgili olarak az kaynak bulabildiğini söylüyor. Bunun için sözlü tarihin önemini dile getiriyor. Dengbêjlerin stranlarının, klamlarının çok önemli birer kaynak olduğunu söylüyor.  Dengbêjlerin olayları anlatırken,  Bişarê Çeto’nun, Cemilê Çeto’nun, Ehmedê İskan’ın çok övüldüğünü, anlatıyor. Buna rağmen, bu övgüleri de dikkate alarak, dengbêjlerin stranlarının, Klaamlarının önemli birer kaynak olduğunu  söylüyor.

Kitapta, bu stranlardan, klamlardan birçok örnek var. Ve stranlar, klamlar, Kürdçe orijinal halleriyle verilmiş. Türkçeye çevrilmemiş. Kanımca bu da olumlu bir tutum. Kürdçe’yi iyi bilen arkadaşlar, dengbêjlerin bu stranlarının, Kılamlarının,  cereyan eden olgularla ilgili önemli bir kaynak olduğunu vurguluyor. Çünkü olayların, çatışmaların hemen sonrasında dile getiriliyor.

İncelemede, bu stranlardan, klamlardan çok örnek var. Ama tam değil. Kanımca bunların tamamının ayrı bir dosyada toplanması ve bir kitap olarak yayımlanması iyi olur. Stranların, klamların, hangi olaya ilişkin olduğunun, olayın nerede gerçekleştiğinin belirtilmesi, metinlerin açıklamalı olarak yayımlanması gerekir.

Kaynak: http://www.ismailbesikcivakfi.org/

 

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*