Sol görüşlü, demokrat bir devrimci, dürüst bir şahsiyetti; Nazım Hikmet, Deniz Gezmiş ve edebiyat dünyasında da Yaşar Kemal hayranıydı Tınaz Abi (D. 31/05/1949-Ö. 26/03/2021), kalp sektesi ile aramızdan ayrıldı, ne yazık ki… Yaşamı boyunca özgürlüğe, eşitliğe, sevgiye inandı, değer verdi. Evet, muteber dostlar aleminden bir yıldız daha kaydı. Sevenleri çoktur Tınaz abinin. Onu tanıyan herkes seviyordu onu, o da  herkesi seviyordu. Gittiği yerde nezaket, saygı, sevgi bırakıyordu. Ailesine, sevenlerine, sevdiklerine başsağlığı diliyorum. Mekânın cennet olsun Tınaz abi, seni hep sevgiyle, saygıyla anacağım…

Seksen öncesi Beşiri askerlik şubesi başkanıydı Tınaz abi. Çocuktuk o zaman, yeni atanmıştı. Geldiğinde bir takım eşitsizlikler, adaletsizlikler vardı ve  bu bir gelenek haline gelmişti. Tınaz abi bu adaletsiz geleneği, bazı duyarlı, muteber şahsiyetlerin girişimiyle saptadı ve üzerine gitti, bozdu, kaldırdı. Adil bir eşitlik sağladı. Bu adaletli, eşitlikçi, dürüst yaklaşımından dolayı ona, “Komünist Tınaz,”  diyorlardı. Ezilenlerin dostu Tınaz abi, o dönem bir yıldız gibi parlıyordu, tekmil  çevrede. Temel sorunlara hemen çözümler üretiyor, milletin dertleriyle yakından ilgileniyordu. Böyle oluncada haliyle dikkat çekiyordu ve seksen darbesi oldu, tutuklandı. Binlerce ilerici, demokrat, devrimci, saygın insanlar gibi o da 12 Eylül askeri darbenin mağduru oldu, işkencelerden geçti, bir asker, asteğmen olmasına karşın… Askeri cezaevinden çıktığında İzmir’e yerleşti, eşi ile mütevazı bir yaşantısı vardı. Fakat, 68 kuşağıdır ya, elbette türlü zorluklarla karşılaştı, yılmadı,  mücadele ede ede galebe çaldı, emekli olmuştu…

Almanya’ya eşiyle tatile (2013) geldiği sırada annem vefat etmişti, taziyeye geldi. Hiç beklemiyordum, zira, henüz tanışmıyorduk. O gün  tanıştık. Entelektüel konuşmasına, hoş sohbetine hayran kalmıştım:

“Dönmeden önce misafirim olurmusunuz?” Diye ısrarla sordum, davetimi kabul etti. Birkaç gün sonra eşi ile geldi. Eve girdiğinde oturmadan önce raflara koştu. Yüzlerce kitaba, kutsal bir nesneye dokunur gibi tek tek sırayla dokunuyordu. Kitapları okşuyordu adeta. Oturduğunda çayı buz gibi soğumuştu.

“Yav İskan, içim cız etti, kitaplarımı hatırladım. Hepsini okudun mu?” Dedi, bir kitapsever edasıyla. “Evet,” dedim ve ekledim:

“İstediğiniz kitabı alabilirsiniz,” derken, “yav İskan bu güzel arşive nasıl kıyabilir, bozabilirim?” dedi, “beğendiğim kitabın adını yazar, gider, arar ve bulurum…” diye eklediğinde, kitaba olan sevgimin perçinlendiğini, katlanarak arttğını sezinledim o an…

“Artık yazmayı düşünüyorum,” derken, çok sevindi, başarılar diledi:

“12 Eylül öncesi benim de böyle özel bir kütüphanem vardı. Raflar dolu doluydu, taşıyorlardı adeta. Dört bine yakın kitaplarım vardı. Hepsi talan edildi, muhtemelen yakıldı…” Dedi ve bir iç çekerek, kasvetle duraladı. Cezaevinde gördüğü işkenceyi anlattı. Daha sonra, okumuş olduğu kitapları, romanları zevkle, uzun uzun anlattı, durdu. Bende zevkle dinliyordum. Tam bir edebiyat sevdalısıydı. Özellikle Yaşar Kemal’in romanlarından bahsediyordu, sık sık, onun hayranıydı zaten, Tınaz abi…

İzmir’e döndüğünde sürekli telefonla konuşuyorduk, bazen saatlerce. Kitap okumayı sevdiği kadar, üzerinde konuşup yorumlar yapmayı da çok seviyordu. Tam bir entelektüeldi Tınaz abi. Yıllar önce okumuş olduğu Vedat Türkali, Sabahattin Ali gibi büyük yazarların bazı kitaplarının içeriğini anlatıyordu ve bende o kitapları merak edip hemen sipariş ediyordum. Okuduktan sonra onu arayıp hoş bir sohbetle saatlerce değerlendiriyorduk, bu güzel kitapları, romanları… Yazmaya başladığımda; bir yazar olarak, onun bu devrimci, adaletli, eşitlikçi, hümanist yaklaşımını görmezden gelip, es geçemezdim, elbette. Özellikle de askerlik konusundaki o adaletsizliğe son verip, sağlamış olduğu eşitlik, daha çocukken beni çok etkilemişti. Remzi’nin Çilesi Ölünce Biter adlı roman dörtlüsünde tarihler ve kahramanlar babında zorlansam da, en nihayetinde detayıyla kurgulayıp betimledim. Dolayısıyla, romanın gidişatı büyük önem arz ediyordu ve böylece iki ilçeyi birleştirmek durumunda kalmıştım…

İlk eserim çıktığında beni aradı, çok seviniyordu, en az benim kadar, tebrik etti. “Kitap yazacağım dedin, yazdın, dediğini yaptın. Helâl olsun sana, seninle gurur duyuyorum,” dedi. “Okumaya, yazmaya devam İskan,” gibisinde sürekli heyecanla, motive edercesine telkinlerde bulunuyor, bilgi verip yardım ediyordu. Özellikle 3 Kafadar adlı romanımda çok yardımcı oldu. Roman, kaldığı şehirden,  İzmir’den geçiyordu, epey bilgi topladı ve anında bana aktardı…

Sanırım birinci ya da ikinci romanımdı, yeni çıkmıştı, hemen alıp okumuştu. 1 Mayıs mitinginden gelir gelmez, o yorgunlukla beni aradı:

“Bu güzel romanlarını edebiyat, roman ödülü yarışlarına gönder.” Dedi nefes nefese ve espriyle ekledi:

“Artık, ihtiyarladık İskan. Umarım on sekizinci kitabını da göreceğiz, o zamana kadar yaşarız belki,” dedi gülerek. “İnşallah abi,” dedim… İzmir kitap fuarında İsyan adlı romanı mı almış, yine beni aradı:

“Sözüme, adıma tam sayfa ayırmışsın iskan, inan, açıp okuyunca gözlerim yaşardı,” dedi, duygulu duygulu. “Az emeğin geçmedi, daha fazlasını da hak ediyorsun abi,” dedim ve yine bir saatte kadar konuştuk, sohbet ettik…

Geçenlerde sekizinci kitabımın (Cenk İstanbul’da) kapak taslağını attım ona. Bülteni okumuştu. Hemen aradı, çok beğendiğini, defalaca okuduğunu, okurken duygulandığını beyan edip tebrik etti. Ben de espri olsun diye, “abi bu sekizinci oldu, kaldı mı geride düz sayı şimdi, on tane,” derken birlikte güldük ve ne yazık ki, sekizinci kitabımı da görmedi, okumadı.  Evet, bana gelen bir mesajda, “Tınaz abi hakkın rahmetine kavuştu,” diye yazıyordu, donup kaldım, kaskatı…

Kendime geldiğimde, “vay be… Muteber dostlar aleminden bir yıldız daha kaydı,” dedim, kendi kendime, gözyaşları içinde…

Bayram günlerinde, katıldığı bütün demokratik etkinliklerde, hep beni arayıp, “pîroz be” (Kutlu olsun) diyordu. Özellikle büyük bayramlarda, daha da heyecanlıydı. Bir enternasyonal devrimci edasıyla, “Newroz Pîroz be!…” Deyip, berikini mutlu etmeye çalışıyordu. Kürtçe öğrendiği bu birkaç sözcükle en içten gelen dileklerini dile getiriyordu hep…

IŞİD’in yaptığı katliamlardan, estirdiği terörden dolayı büyük üzüntü, rahatsızlık duyuyordu. Bu son zamanlarda da:

“Her tarafı mahvettiler; sakallarıyla sokaklarda gruplar halinde dolaşarak korku saçıyorlar. Burayıda Arabistan’a çevirmek istiyorlar. Yav, her gün bir kadın cinayeti haberini duyuyoruz, yeter artık. Ülke geriye gidiyor, gericilik aldı başını gidiyor, millet aç, perişan. Zengin daha da zenginleşiyor, fakir ise ekmek bulamaz bir duruma geliyor. Çöplerde ekmek arayanların sayısı gün geçtikçe artıyor. Bir adaletsizlik durumu söz konusudur. Bu adaletsizlikleri görmeye dayanamıyorum artık, ben de herkes gibi Avrupa’ya çıkacağım,” gibisinde duyarlılığını, muzdaripliğini o hümanist yaklaşımıyla dile getiriyordu. Corona süreci başladı ve bu arada İzmir’de bir deprem felaketi de yaşandı. Kaldığı apartman, evi de hasar görmüştü. Tamiratıyla epey uğraşmak zorunda kaldı. Yoksa Avrupa’ya çıkmaya kararlıydı, Tınaz abi…

Evet, insan doğar, yaşar ve ölür, bu değişmez bir olgudur, evrenseldir, doğaldır, tabiatın bir kanunudur… Tınaz abi duyarlı olduğu kadar, duygusaldı da.  Eşi ile uçağa atlayıp Almanya’ya, akrabalarımızın cenaze törenine, taziyelerine bizden önce geliyordu. Ve maalesef, bu Corona Sürecinde, pandemi nedeniyle onun cenaze törenine katılamadım; mezara çelenk, hatta çiçek bırakmak bile yasaktı. Bu beni ziyadesiyle üzdü. Umarım en kısa zamanda bu zor süreci başarıyla atlatır, normal hayat akışına sağlıklı bir şekilde geçeriz; herkes rahatlar, hastalar şifa bulur. Bu Tınaz abinin de dileğiydi. Toprağın bol, mekânın cennet olsun. Güle güle Tınaz abi, seni hiç unutmayacağım, hep yaşayacaksın kalbimin zulasında, gökyüzünde!…

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*