Egemenlik, bir milletin bağımsız ve özgür olması demektir.

Daha açık ve somut ifade ile belirtmek gerekirse egemenlik:

-Bir milletin kendi kendisini yönetmesidir.

-Kendi kaderini kendi iradesiyle tayin etmesidir.

-Kendi yöneticilerini kendisinin tespit ve tayin etmesi, seçmesidir.

-Egemenliğin en somutlaşmış hali, milletlerin devlet sahibi olmasıdır.

-Yani başka bir ifade ile egemenlik, devlet demektir. Milletin devlet sahibi olmasıdır. Bunun için de, milletlerin bağımsız devlet sahibi olmaları, egemenlik için olmazsa olmaz, mutlak bir gereklilik ve zorunluluktur.

Milletlerin milli kurtuluş savaşları, egemenlik savaşıdır. Egemenliğini tesisi etme savaşıdır.

Özgür ve bağımsız olmayan, ezilen, bağımlı, yarı-bağımlı sömürge milletler; bir başka tanımla da, egemenlik sahibi olmayan, egemenlik hakları gasp edilen milletler demektir.

***

Anayasalar, genel olarak devletlerin hukuksal üst düzeydeki yol haritasını ve devletlerin sahiplerini tarif eder. Egemenlik sınırlarını tanımlar. Kimlerin egemen olduğunu beliler.

Anayasa, bir devletin en kapsayıcı, en genel, en bağlayıcı, en üstün hukuk belgesidir.

Anayasa, devletleri ve devletlerin sahiplerini tarif ederek; aynı zamanda devletin sahiplerinin toplumsal sözleşmeleri olduğu da bir ön kabuldür.

Ama her devlet de anayasalar, o devletin kapsamında olan ve yaşayanların tümünün devletini tanımlamaz. Bu nedenle de onların toplumsal sözleşmesi anlamına gelmez.

***

Yalnızca modern, medeni, demokratik, katılımcı devletler; federal ve konfederal devletlerse, devlet herkesindir. Tüm milletlerindir. Tüm toplumsal kesimlerindir. Tüm farklı fikir gruplarınındır. Tüm dini ve mezhebi gruplarındır.

Oysa modern, medeni, demokratik, katılımcı, ama üniter olan devletler de, herkesin devleti değildir. Bu devletlerde de anayasalar, gerçek anlamda toplumsal sözleşmeler değillerdir.

Bu devletlerde anayasalar, “topal ördek” niteliğindedir.

***

Jakoben, Bonapartist, Kemalist, Baasist, Nasırist, Faşist, Komünist, Teokratik, Totaliter Devletler, tek milletin var olması halinde bile tüm milletin devleti değildir. Bir askeri ve dini/mezhebi grubun, bir bürokratik militarist elitin devletidir.

Aynı zamanda egemenlik onlara aittir.

Bu devletlerde, milletin egemenliğinden bahsedilmez. Bundan dolayı bu devletlerin anayasaları, tek milletin kendisi arasında bile bir toplumsal sözleşme değildir.

Hele bu nitelikteki devletlerin bünyesinde farklı milletler yaşıyorsa, bu milletler köle, bağımlı, ezilen, sömürge uluslardır. Bundan dolayı devlet onların devleti hiç değildir. Tersine onların ülkesini işgal eden egemenlik hakkını gasp eden, yönetim hakkını onlardan alan sömürgeci ve emperyalist devletlerdir.

Bu devletlerde anayasa hiçbir yönüyle ve anlamıyla toplumsal bir sözleşme değildir. Ezilen ve sömürge uluslar bu devletlerin anayasalarında kayıp, kayda değer olmayan milletler ve ulusal topluluklardır. Hiçbir şekilde egemenlik hakkına sahip değillerdir.

***

T.C Devleti askeri ve sivil bürokrasinin devleti olarak kuruldu. Aynı zamanda “millet devlet” değil, “devlet millet” niteliğindeydi.

Bu devletin anayasası da devletin sahiplerini tarif etti. Bu tarife göre, “Kemalist millet” içinde olmayan Türkler bile devletin sahipleri değildi. Egemenlik o Kemalist elitin elindeydi. Türk milleti bile egemenlik hakkına sahip değildi.

Bu nedenle tek parti döneminde ve darbelerden sonra yapılan anayasaların hepsi, Türk milletinin egemenliğine dayalı bir toplumsal sözleşme niteliğinde olmadılar. Sivil ve asker bürokrasinin egemenliğini tarif eden, tanımlayan, gerçekleştiren belgeler oldular.

Çok partili sisteme 1946 yılında geçiş, uluslararası koşulların yani dış dinamiğin dayatmasıyla gerçekleştikten sonra, sivil ve asker bürokrasi ile Türk toplumunun diğer kesimleri arasında bir egemenlik savaşı baş gösterdi.

Bu savaş, Kemalistlerle muhafazakârlar arasındaki bir savaş olarak sürdü.

Demokrat Parti’nin 1950 yılında iktidar olması; Türkler açısından iktidarın/ egemenliğin sivil ve askeri bürokrasiden alınması için bir adım, bir atılım, tarihi bir kilometre taşıdır.

Muhafazakârlar o tarihten sonra, “Söz milletindir”, “egemenlik gerçek anlamda kayıtsız Şartsız Türk milletinindir” sloganını yükselttiler.

Kemalistler, Osmanlıya karşı aynı sloganı yükselterek devleti ele geçirmişler, Osmanlı Saltanatını yıkmışlardı. Ama bu slogan onlar için tam anlamıyla bir paravanaydı.

27 Mayıs Askeri Darbesi, sivil ve askeri bürokrasinin tekrardan egemenliği/iktidarı ele geçirme rövanşıdır.

Bu savaş ve mücadele, bugüne kadar gelip dayanmıştır.

Bulunduğumuz aşamada Anayasada yapılmak istenen değişiklik, iki kesim arasındaki egemenlik mücadelesidir.

Muhafazakârlar (Kemalistlerin dışındaki toplumsal kesimler)  fiilen ele geçirdikleri egemenliği ve iktidarı, hukuksallaştırmak istiyorlar.

Bunu da anayasa değişikliği ile yapabilirler.

Muhafazakârlar toplumda ezici çoğunluğu temsil ediyorlar. Yaptıkları değişiklik de onunla özdeş ve örtüşme gösteriyor. Bu da Türk toplumunun yüzde yetmişini oluşturmaktadır.

Kemalistler, hem azınlıklar, hem de egemenlik gaspçıları.  Türk halkının çoğunluğu da onlara karşı bir nefret içindeler. Bu nedenle Kemalistlerin başarı şansı yoktur.

Bundan dolayıdır ki Kemalistler, her askeri darbeden sonra iktidarı ve egemenliği muhafazakârlara kaptırmak zorunda kalmışlardır.

Özcesi: Kemalistler, zorla ve silahla Türk halkını yendiler ve ezdiler. Ama seçimle halka karşı başarı elde edemediler. Halk kendi temsilcilerine oyunu verdi.

***

Türkiye’de Kürt milletinin varlığı ret ve inkâr edildiğinden, Kürt milleti devlet sahibi olmadığından, ülkesi işgal edildiğinden, Kürt milletinin egemenlik hakkı gasp edilmiştir.

Tek parti döneminde, Kürt milletinin egemenlik hakkından bahsetmek ölümle özdeşlikti. Öyle de oldu. Kürt Milletinin egemenlik hakkını yani devlet olmasını talep eden liderler, yurtseverler: Bundan dolayı katledildiler ve darağaçlarına çekildiler. Kürdistan bundan dolayı boşaltıldı. Kürtsüzleştirilmek istendi.

Kürdistan’daki milli direnme hareketlerinin kanla bastırılması, sonrasındaki gelişmeler bunun en somut delilidir.

Kürtler özgür ve bağımsız olmadıkları için, egemenlik hakkından mahrumdur.

Bu, Kürt milletinin, kendi kaderini kendisinin tayin etmemesi, kendini yönetmemesi, kendi yöneticilerini tespit ve tayin, seçememesi, demektir.

Kürt milletinin egemen ve iktidar olması için, iki alternatif vardır.

Bu alternatiflerden biri, Kürt milletinin kendi bağımsız devletini kurmasıdır. Bu, Türk milletinden her anlamda kopması, ayrılması, kendi kendini yönetmesi, devlet mekanizmasını kurumlaştırmasıdır.

Bu durumda, Türkiye’de yapılan, yapılacak, değiştirilecek anayasalar, Kürt milletini ilgilendirmez. Kürt milleti bağımsız devletini kurduğu zamanda kendi anayasasını, kendi sosyolojik çoğulculuğuna ve uluslararası hukuka uygun bir toplumsal sözleşme olarak yapmak zorundadır.

İkinci alternatif, Kürtlerle Türklerin birlikte federal bir devlet kurma konusunda anlaşmalarıdır. Bu durumda ancak devlet Kürtlerin ve Türklerin Devleti olacaktır.

Devletin sahipleri birlikte bir federal devlet anayasası yapacaklardır.

Tıpkı Irak ve Kürdistan’ın Güneyinde yapıldığı gibi olacaktır. Orak’ta Kürtler ve Araplar birlikte federal bir devlet kurdukları için, buna uygun da bir anayasa yaptılar.

Bu anayasa da, her millet kendi ülkesinde egemen ve iktidar olacaktır.

Ortak Federal Devlette de egemenliği eşitçe paylaşacaklardır.

Bugüne kadar yapılan anayasaların hiç biri, anayasalarda yapılan hiçbir değişiklik, güncel anlamda yapılan anayasadaki değişiklik de bu ihtiyaçlara cevap verecek durumda değildir.

Amed, Ocak 2017

(ibrahimguclu21@gmail.com)

 

 

 

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*