Türkiye’de sıradan bir okuyucu veya haber izleyicisi bile Barzani aşiretini ve onun öncülüğünü yapanBarzani ailesini tanır, bir şekilde ilgilenir. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur.

Burada siyaset ve sosyoloji bağlamında tekrara düşmeden, Barzani şeyhlerinin, pek çok kişinin dikkatinden kaçtığına inandığım, az bilinen, farklı bir yanına değinmeyi gerekli görüyorum:

Barzanilerin akaid (inanılması ve uyulması şart olan dinsel-mezhepsel temel hükümler) ilkelerinin özgünlüğüne ve Barzani şeyhlerinin Nakşibendî tarikatını farklı yorumlamalarına yol açan tarihi arka planına…

Konuyu irdelememin nedenlerine gelince:

Kendisini Müslüman Türk milliyetçisi veya Kemalist sayan birçok asker ve sivilin şu tarz konuşmalarına tanık olmuşuzdur:

Nakşibendî Prof. Necmettin Erbakan‘ın kurucusu olduğu Milli Görüş geleneğiyle ondan ayrılan AKP kurucuları da aynı tarikata mensuplar; Barzaniler de Nakşibendî’dir; dolayısıyla Kuzey Iraklı Barzaniler ile AKP’liler arasındaki ilişkinin temelinde ‘Nakşî kardeşliği’ vardır!

Kanımca, Ortadoğu bölgesi ve uluslararası gelişmelerden soyutlanmış bu tür yüzeysel değerlendirmeler ikna edici olmaktan uzaktır.

Özellikle de bu meseleyi, Barzani-AKP yakınlaşmasını “laiklik-irtica mezhepçilik” ekseninde açıklamaya çalışmak, “Atatürkçü-laik” kimi askeri çevrelerin, analizlerinde ne denli isabetsiz olduklarını gösterir.

Böyle bir çıkış noktası, Vahabilik dini öğretisini benimseyen Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri ile Nakşî olmayan Ürdün, Lübnan ve Şii İran gibi ülkelerin Barzanilerle olan ilişkisine açıklık getiremez.

Esasen böyle bir tutum, tümüyle siyasidir. Kimilerinin, Kürtlerin biyolojik, toplumsal, kültürel ve siyasal varlıklarına yönelik tahammülsüzlüğüyle yakından ilgilidir.

Birkaç örnek sunayım:

Milliyetçi-Turancı yazar Altemur Kılıç, “Barzaniler Kimdir?” başlıklı yazısında (Yeniçağ gazetesi, 12 Ağustos 2012), Kürtlerin hakları için Osmanlıya isyan eden Barzani şeyhlerinin varlığını içine sindirememiş; onları, siyasi bakımdan yok saymıştır.

Emekli Albay Erdal Sarızeybek ise, “Kim Bu Barzaniler?” başlıklı makalesinde (Sarızeybek haber sitesi, 8 Aralık 2016), Amediye (veya İmadiye) şehri ile eski adı Amid olan Diyarbekir’i birbirine karıştırıyor; yetmiyor, Barzani ailesinin “köksüz” olduğunu ispat etmeye çalışıyor.

Kendisi, askeri görevi icabı katıldığı sınır ötesi operasyonlar sırasında Şeytan Sofrası’na benzeyen yüksek ve sarp kayalar üzerine kurulu Amediye şehrini görmüş olmalı. Bu noktada malumatfuruşluk (bilgiçlik) taslarken, ciddi bir maddi hataya düşüyor.

Bir an için, kendisinin iddia ettiği gibi, Barzani ailesinin, “köksüz” (Kürtçe cêc veya bê binemal) olduğunu varsayalım.

İyi ve güzel de, hem İran hem de Anadolu Selçuklu hükümdarları Türk boylarından olmalarına rağmen soylarını, Ortaçağ’da İranlı Firdevsi’nin yazdığı Şahname (Hükümdarlar Tarihi) isimli eserinde bahsettiği Arî kökenli aristokratlara bağlıyor; bir ara Kayseri, Sivas, Konya duvarlarını Firdevsi’nin adı geçen eserindeki beyitlerle süslüyorlardı.

Firdevsi, bu çalışmasıyla, egemen Araplara karşı, “Sizin kökünüz filan yok, nihayetinde çöl bedevisi sayılırsınız” diyerek Arî kavimlerin atalarının üstünlüklerini öven bir destan yazmıştı.

Keza, 1402 Ankara Savaşı’ndaki yenilgiden sonra yaşanan Fetret (Büyük Karmaşa) Devri bittiğinde Osmanlı padişahları, pek bilinmeyen soylarını, Orta Asya’dan gelmiş olan Türkî/Türkmen oymak aristokratlarından birine bağlama ihtiyacı duydular. Çünkü aslen zadegân yani soylu aristokratlar değillerdi.

Kendisine “Laik ve Atatürkçü” görüntüsü veren Sarızeybek, Barzanileri köksüz bir aşiret ve Yahudi gibi göstererek Türk-İslam sentezinden medet ummaktadır. Temelsiz bir iddiadır bu.

Sarızeybek’in biricik dayanağı, Barzan bölgesinde aşiret himayesinde yaşamış olan Kürtleşmiş bir Yahudi aileye mensup olan ve ABD’deki California Üniversitesi öğretim görevlisi Yona Sabar’ın Bir Antoloji: Kürdistanî Yahudilerin Halk Edebiyatı adlı eseridir.

Ancak Sabar, XVI. ve XVII. yüzyıllarda Kürdistan’da yaşamış olan haham ailelerinin bu mıntıkaya ait olduklarını gösteren Barzani (yani Barzanlı, Barzan mıntıkasından olan) soyadıyla Kürt kökenli Barzani Ailesi’ni birbirine karıştırmıştır.

Barzanilerin Yahudi olduklarına ilişkin ikna edici delil getirmemiştir.

Sarızeybek gibileri açısından maksat üzüm yemek değil, Kürt bağcıyı dövmektir. Benzer bir iddia, Irak Kürdistan Bölgesi’nde yaşayan Hıristiyan Asurî dergilerinde de (1980’lerin sonunda) ortaya atılmış; “Barzani Ailesi’nin Hıristiyan olduğu” ileri sürülmüş ama günümüze kadar kanıtlanamamıştır.

Kaldı ki, Müslüman dünyasında Nakşibendîlik ile özdeşleşmiş olan Barzani Ailesi’nin bir faraziye babından Yahudi ya da Hıristiyan olması büyük bir suç veya günah olmasa gerek.

Daha fazla uzatmadan, esas konumuza geçelim:

Barzanilerin Nakşibendîliği yorumlama ve uygulama tarzı hakkında Arapça yazılıp yayınlanmış bir kitabı, bu korona sürecindeki gönüllü ev hapsinde okuma fırsatı buldum.

Kendimce sıra dışı bulduğum bazı noktaları, ilgili okuyucuyla paylaşmak istedim. Bunları teyit eden birkaç farklı kaynağa da başvurdum.

Barzanilerin benimsedikleri Nakşibendîliği anlayabilmek için, bu tarikat hakkında özet bilgi vererek başlayacağım:

Arabistan yarımadası ile Afrika dışındaki İslam dünyasının kitlesel büyüklük açısından birinci tarikatı Kadirîlik, ikincisi ise Nakşibendîliktir, Orta Asya çıkışlıdır. O zamana kadar kitle tabanı geniş olan Kübrevîlik ile Yesevîliğin yerini almıştır.

Ebu Yakub Yusuf Hemedanî (1048-1140) önde gelen din bilginlerinden olup Merv, Buhara, Herat, Semerkant bölgesini dolaşmış; Ahmed Yesevi ile Abdulhalik Gujdevani’ye dini eğitim vermiştir. Gujdevani (1103-1179) Buhara yakınlarında Gujdevan doğumludur.

Babası Malatya’dan Orta Asya’ya göçmüş bir din bilginidir. Tefsir eğitimi alırken Ebu Yusuf Hemedani’nin şakirdi olmuş; Nakşibendî tarikatına girmiştir.

Bu tarikatı sistemleştirmiş; Farsça’da “kelimat-i kudsiye” denilen 11 ana tarikat kuralını Nakşibendîliğe uyarlamıştır.

Nakşîliğin piri sayılan Buharalı Bahaeddin Nakşibend (diğer ismi Muhammed Uveys’il Buharî: doğumu 1317, ölümü 1389), aslında bir tarikat kurmayı düşünmemiş ve kurmamıştır.

XV. yüzyılın sonlarında Abdurrahman-ı Câmî, Bahaeddin Nakşibend’in mensup olduğu Hâcegân denilen tarikatın silsilesini Hâce Ebu Yakub Yusuf Hemedani ile başlatmıştır.

Bazı kaynaklarda ise bu silsile Ebu Yusuf Hemedani’nin halifesi Abdulhaliḳ Gucdevani’ye dayandırılmaktadır. Bahaeddin Nakşibend’den iki asır önce yaşayan Gucdevani, tarikat geleneğinde Nakşibend’in Uveysî yoluyla şeyhi sayılmaktadır.

Bahaeddin Nakşibend’in halifelerinin çoğu, eskiden Buhara veya çevresinden olup Maveraünnehir’in Farsça konuşan halklarına mensuptular.

Sonradan Türk kavimleri de bu tarikatı benimsemişlerdir. Kürtler ise başlangıçta Kadirilik yolundan gitmişler; 18’nci ve özellikle 19’ncu yüzyıllarda ise büyük bir kısmı Nakşibendîliği kabul etmişler.

Nakşibendîlik ve Barzaniler bağlantısını yakalayabilmek için, Barzani ailesinden söz etmemiz gerekiyor:

Irak Kürdistan’ı eski Başkanı ve KDP lideri Mesud Barzani imzasıyla yayımlanan, “Barzaniler ve Kürt Ulusal Özgürlük Hareketi” isimli kitabının birinci cildindeki bilgilere bakılırsa;

Barzani aşireti, adını, yerleşim yerleri olan Barzan köyünden almıştır. Barzan şeyhleri, Amidiye mirleri (hükümdarları, beyleri) soyundan gelmektedir. Aşiretin atası sayılan Büyük Mesud, Barzan mıntıkasına yakın Hewinka köyüne yerleşmiş ve oralı bir kızla evlenmiştir.

Bu evlilikten Said adında bir çocuk dünyaya gelmiş; babası Mesud’un ölümünden sonra, aşiret reisi olmuştur. İzleyen süreçte Taceddin, Abdurrahman, Birinci Abdulselam, Muhammed ve Mele Mustafa Barzani sırasıyla aşiret reisliğini üstlenmişler.

Mele Mustafa’nın dışındakiler, aynı zamanda Barzan mıntıkasındaki Nakşibendî Tekkesi’nde mürşid sıfatıyla postnişine oturmuşlar ve Şeyh unvanını almışlar.

Barzan adı, cümlenin akışına göre şu anlamalara geliyor: Bahçe, şehrin semti veya mahallesi (Kürtçesi tax), cadde veya sokak (Kürtçesi kolan û kûçe), küçük köy. Modern Farsça’da Barzan ismi varzan/varzana diye geçmektedir.

Kürt aydınlarından Seîd Veroj, Barzani ailesinin aslını, Amêdiye Mirlerine bağlıyor. Kanımca ondan daha önceki devirlerde Barzanilerin geldiği yer, İran Kürdistan bölgesiydi. Buna dair iki yazı okuduğumu hatırlıyorum.

Şeyh Muhammed oğlu II. Abdulselam (doğumu 1868), babasının postuna “şeyh” unvanıyla oturduğunda Kürt kökenli din âlimi Mevlana Halidî Bağdadî, Barzan Tekkesi’ni ziyareti sırasında ona Hilafetname vererek, kendisini Nakşibendî tarikatı Halidî kolunun halifesi tayin etmiştir.

Şeyh II. Abdulselam

1858’de Osmanlı Toprak Islahatı uyarınca “beylik” (mirlik) sistemi feshedilince, Nakşî şeyhleri, toplumun siyasi ve dini önderleri haline geldiler.

Kadirilik pasif siyasi tutumlar takındığından, Kürtler, zorunlu hallerde şiddet kullanmayı ve silaha sarılmayı da öngören Nakşibendîliği tercih ettiler.

Barzani şeyhi II. Abdulselam, Kürt aşiretlerini “Kürtlük” davası etrafında birleştirmeye öncülük etti; Barzan bölgesinde, tarikat tarihinde görülmemiş sosyal reformlar gerçekleştirdi.

Mesela toprak mülkiyeti kaldırıldı. Ağa toprakları, çiftçilere dağıtıldı. Kız alıp vermede başlık verme ve berdel âdeti iptal edildi. Adalet ve eşitlik temelinde toplumsal bir örgütlenme gerçekleştirildi.

Her köyde namazgâh (namaz evi, Kürtçesi nimejgêh) kurulması için fetva verildi. Bu tür namaz evlerinde sadece ibadet yapılmadı; aynı zamanda herkesin orada toplanıp ortak akla ve dayanışmaya dayalı meselelere çare bulacakları bir serbest kürsü, ortak platform olarak kullanıldı.

İstişare/müşavere sırasında alınan kararlar ortaklaşa hayata geçirildi. Köyü ve köylüyü ilgilendiren sorunların çözümü için meclisler (rûspîyan yani Aksakallılar Kurulu gibi) kuruldu.

Aşiret reisinin (veya vekilinin) temsil ettiği savunma birimleri (silahlı milisler, paramiliter güçler) oluşturuldu.

Toprak mülkiyetinin kaldırılıp yerine bir çeşit ortak mülkiyetin (ortakçılık, imece) kullanımı ve paylaşımcılık hususu, tarihte yaşanan tarikat geleneğine yabancı değildir.

Mesela 1830’larda Fransız Cezayir’i işgaline karşı direnen Kadiri tarikatı şeyhinin oğlu Emir Abdulkadir, kurtardığı topraklarda dayanışmacı toplumcu ortak mülkiyet kurarak kabile ve tarikatların birliğini sağlamıştı.

Sudanlı Muhamed Ahmed Mehdi, Semmanilik tarikatı mensubuydu. Sonradan mehdiliğini ilan ederek tarikatın bir kolunun şeyhi oldu; 1880’lerden itibaren de İngiliz işgalcilere silahlı direniş sürecinde ortak mülkiyete dayalı toplumcu bir hayat kurdu.

Osmanlı kaynaklarına göre Musul vilayetine bağlı Zibar nahiyesinin merkezini oluşturan Barzan, 1909’da üçüncü sınıf bir ilçedir. Barzan tarihinin büyük bir kısmını Barzani aşiretinin reisleri ile Zibari ağaları arasındaki çatışmalar oluşturur.

Barzani aşireti, aşiret mensubu olmayan Zibari köylülerini bölgenin ağalarına karşı koruyarak yaşanan bir dizi çatışmadan sonra tüm Zibari bölgesinin kontrolünü ele geçirir.

İran komünist partisi (TUDEH) teorisyenlerinden Ebul Hasan Tefreşiyan’a göre:

Barzani önderliği, sömürücü feodal bir önderlik değildir; ortakçılık ve dayanışmacılık temelinde mülksüzleri koruyan hakiki Müslümanlığı temsil eder. (Qiyam-i Efsaran-i Xoresan isimli kitabından)

Kürt araştırmacılardan Ferid Esesred ise, Barzani dayanışmacı mülkiyetçiliğini şöyle açıklamaktadır:

Barzaniler hakkında oluşan önyargının aksine, onlar aşiret ağalığına ve feodal bir ekonomi sömürü sistemine karşı çıktılar. Bulundukları bölge Zibari/Zeberi, Beçil, Faki Abdurrahman, Surçi gibi aşiretler yaşamaktaydı.

Barzaniler, bu sisteme alternatif olarak Beroji, Mizorî, Şirvanî ve Dolemari kabilelerinden bir konfederasyon oluşturdular. Zibari aşiretinin bazı kollarını da kendilerine kattılar. Böylece Nakşibendîliğin farklı bir yorumuna dayanarak toplumcu yani ortakçı, dayanışmacı ve paylaşımcı ekonomik bir sistem inşa ettiler.

Bu sistem; Surçi, Bradost ile Nehri şeyhlerinin feodal toprak mülkiyeti ve marabalığa dayalı servet birikimi sonucu oluşturulmuş dinsel ve tarımsal ağalık sisteminin hem karşıtı hem de alternatifiydi. Bu tür bir feodal aristokrasi, Barzanilerin din ve tarikat öğretilerine aykırıydı.

Bu yönüyle bakıldığında, Barzani Ailesi’nin Şeyh II. Abdulselam zamanında yaptığı toplumsal reformlar, özellikle toprak mülkiyetinin ağalardan alınması geleneği, aslında İslam tarihinde Bâtıni Nizari İsmaili hareketinin ve Ortaçağ’da Irak’ta ortakçılık-paylaşımcılık esasına dayalı bir mülkiyet sistemini kurmuş olan Karmati hareketinin Barzanilerin zihinsel dünyasına yansımasıdır.

Nakşibendî tarikatının Kürt nüfusun yoğun olarak yaşadığı bölgelerde nüfuz sahibi olmasında Mevlana Halid el Bağdadi’nin (el-Kürdi yani Kürt olarak da bilinir) rolü büyüktür.

Mevlana Halid, ünlü Kürt Caf aşiretine mensuptur. 1809 yılında Hindistanlı tanınmış tasavvufçu olan Abdullah Dehlevi’nin iki yıl boyunca talebesi olmuş; 1811’de, bu şeyhten Hilafetname (halifelik) icazeti almıştır. Nakşibendî tarikatının öğretisini yaymış; özellikle Irak-Kürdistan bölgesinde zaviye ve tekkeler kurulmasına öncülük etmiş; 200 kadar halife yetiştirip bunun 30 kadarını sadece Kürtler arasında faaliyet gösterecek Kürt şakirtlerinden oluşturmuştur.

Nakşibendîliğin Halidiye kolunun kurucusu sayılan Mevlana Halid’in Kürt coğrafyasındaki en önemli halifeleri arasında Nehriler ve Palulu Şeyh Ali Septi (Şeyh Said’in dedesi) vardır.

Saadat ê Nehri (Kutsal Nehri Seyyidleri) olarak bilinen Nehrilerden Seyyid Taha, tasavvufa yakın ilgi göstererek Barzan’da bir tekke kuran Şeyh Taceddin’e Nakşibendî halifeliği vermiştir.

Bu durum, Barzani aşireti liderlerine bölgede etkin olabilmek adına önemli bir güç ve nüfuz kaynağı sağlamıştır.

Aşiret çatışmaları ve toplumsal kargaşanın eksik olmadığı bir ortamda babası Taceddin’in yerine Barzan’da postnişine oturan Şeyh I. Abdüsselam, politik açıdan Nehrilerden Şeyh Ubeydullah’ın rakibi haline geldi.

Müritleri, Şeyh’i mehdi olarak kabul ettiler ve İstanbul’a giderek halife koltuğuna oturmasını istediler. Ancak bu talebe sıcak bakmayan Şeyh müritleri tarafından dövüldü.

Rivayete bakılırsa; bu olaydan sonra hayal kırıklığı yaşayan müritleri, gerçek mehdi olup olmadığını sınamak için Şeyh Abdulselam’ı pencereden atarak ölümüne sebep oldular.

Onun yerine geçen Şeyh Muhammed kekeme olmasına rağmen iyi yetişmiş bir mollaydı. Bölge halkının bu nitelikteki insanlara atfettiği “yarı molla” sıfatıyla anılmaktaydı.

Her geçen gün mürit sayısını artıran Şeyh, haftanın salı ve cuma günleri erkek ve kadınları Barzan’da toplar, onlara teveccüh gösterirdi. Bu toplantılar esnasında Şeyh müritlerin ortasına oturur, tarikat şeyhlerinin soyundan bahsederdi.

Şeyh Muhammed sohbetlerinde tuhaf ve kaba yöntemler kullansa da dinleyicilerinin anladığı tarzda konuşmasından ötürü Kürtleri kendine bağlamayı başarmıştı.

Başlarda Şeyh Ubeydullah’a bağlılığını bildirse de, onun 1880’lerde öncülük ettiği isyanlardan dolayı Osmanlı tarafından Hicaz’a sürgüne gönderilmesinden sonra, Şeyh Muhammed bölgede nüfuz sahibi olmaya başladı ve çevre aşiretleri üzerinde otorite kurmayı başardı.

Bu durum, Şeyh Muhammed’in Mehdi olduğu söylentilerini yeniden gündeme taşıdı. Öyle ki, müritleri Mehdi’nin adının Muhammed olması gerektiği yönünde söylentiler yaymaya başladılar. Ardından Şeyh Muhammed’i, Mehdi sıfatıyla duyuruldu.

Bu olaydan sonra Şeyh Muhammed, Osmanlı‘ya karşı Cihad-ı Mukaddes ilan etti ve Musul seferini başlattı. Şeyh’in bu kararını kabul etmeyenler öldürüldü.

Zibari aşireti ile aile bağlarına sahip saygın bir kişilik olan Molla Perisey, Şeyh’in müritleri tarafından parçalara ayrılarak, vücudunun parçaları yaşlı bir ceviz ağacının kovuğunda yakıldı.

Şeyh Muhammed 1903 yılında öldüğünde geride beş oğlu kalmıştı. Abdüsselam, Ahmed, Muhammed Sıddık, Muhammed Babo ve Mustafa Barzani.

Molla Mustafa Barzani / Fotoğraf: Kürt Tarihi dergisi

Şeyh Muhammed’in ölümünün ardından yerine büyük oğlu II. Abdüsselam geçti ve kısa zamanda bölgenin dini-siyasi lideri haline geldi.

Aşiret içi düzenlemeler yaptı, bölgeyi kalkındırmak ve sosyal hayatın aksayan yönlerini düzeltmek için çalıştı. Bu döneme kadar Barzani aşireti ile çok fazla ilişki içinde olmayan Şirvani, Dolemari, Muzuri, Beroji, Nizari, Kerdi ve Herkiye Bineci aşiretlerini birleştirdi.

Böylece Barzani aşireti, yeni katılımlarla bölgede daha etkin bir rol oynamaya başladı.

Osmanlı kayıtlarına bakılırsa, Şeyh II. Abdüsselam Barzani; Musul Vilayeti bölgesinde “Divanî adlı gizli örgüt kurup bölücülük yapmış, 30 güvenlik görevlisini katlederek” isyan hazırlığına başlamıştı.

Osmanlı ordusu bölgeye asker sevk edince yöreden ayrılan Şeyh, ortalık sakinleşince tekrar memleketine dönmüş; Osmanlı yönetimi uslu durması için kendisini ödüllendirmiş; dördüncü dereceden Osmanlı Nişanı göndermişti.

Şeyh II. Abdüsselâm, Aralık 1913’te yeniden isyan hareketini başlattı. Hereki Aşireti’nin Mam fırkasına saldıran Şeyh, adamlarıyla beraber İran’a kaçtı.

1913 sonlarında İran’a giden Şeyh Abdüsselâm, Urmiye yakınlarında Şeyh Muhammed Sıddık Nehri’nin oğlu Seyyid Taha’nın “Rajan” köyündeki evinde konuk oldu; ardından İran’daki meşhur Kürt önderi İsmail Ağa Simko’yu ziyaret etti.

Onunla birlikte Hoy ve Tiflis’e giderek Çarlık dönemi Rus generallerle görüşüp Kürt isyanına desteklerini istedi. Tehlikeyi gören Osmanlı yönetimi, şeyhin başına ödül koydu.

Dönüşte Simko’dan ayrılan Şeyh, Genegecin köyünde Sofi Abdullah’a (İbrahim?) misafir oldu. Abdullah, Osmanlı Devleti’nin vadettiği ödülü alabilmek için gece uyurken şeyhi yakalayarak Osmanlı yönetimine teslim etti.

O zamanlar genç bir subay olan Fevzi (Çakmak) tarafından Musul’a götürülen ve yargılanan şeyh, mahkeme kararıyla 14 Aralık 1914’te yönetim kadrosuyla birlikte idam edildi.

O tarihte Musul valisi olan Diyarbakırlı bir Kürt, şair Süleyman Nazif, idamın sorumlusu olarak Kürt aydınları tarafından hâlâ suçlanmaktadır.

Musul Askeri Mahkemesi’nin Şeyh Abdulselam ve adamları hakkında verdiği idam kararının ilk sayfası / Görsel: Murat Bardakçı arşivi

Kürtlerin özerkliği için silahlı isyan başlatan Şeyh II. Abdulselam’ın idamından sonra aşiretin ve ailenin başına kardeşi Şeyh Ahmed geçti.

Henüz 18 yaşındayken aşiretinin lideri olan Şeyh Ahmed Barzani, Zibari aşiretinden Faris Ağa’nın kızıyla evlenerek Barzanilerin bölgedeki kazanımlarını koruyup sağlamlaştırdı.


 Şeyh Ahmed Barzani

1969 yılında ölümüne kadar aşiretin başında dini liderliğini koruyan Şeyh, daha önce Barzani aşiretinin mensubu seleflerinin kendilerine mehdi payesini vermesinden ötürü daha da ileri giderek, kendisini yeryüzünün ilahı/tanrısı (daha doğrusu Arapçada bir işten sorumlu, işleri çekip çeviren manasına gelen Rab) ilan etti.

Kendisine bağlı mollalara gönderdiği mektupta, “Gökyüzünün tanrısı Allah’tır. Yeryüzünün tanrısı (Rabb’ül Ard yani dünya işlerini çekip çevireni, düzene sokup yöneteni anlamında) ise benim” diye yazarak, bazı ibadetlerin sona erdirilmesini buyurdu.

Bu nedene ek olarak toprak mülkiyetinin ortaklaşa kullanımı sebebiyle, Kürdistan’ın en ünlü Nakşî şeyhleri olan Nehrilerle, özellikle de çok sayıda (1200 kadar) köy sahibi olan Şeyh Ubeydullah Nehri ile özel mülkiyete veya mülkiyet tekeline inanmayan Barzani Şeyhleri arasında çelişkiler oluştu.

Nehrilere göre Barzani şeyhleri: “Bu yeni dini tefsirleriyle yoldan çıkıp şeytana uymuşlardı.” Dış dünya ile bağlantısı olmayan Barzani ve diğer aşiretlerden müritlerin tecrit edilmiş varlıkları ve şeyhlerine olan sınırsız bağlılıkları, onların, bu adamlara (Barzani şeyhlerine) Tanrı muamelesi yapmalarına ve tapınmalarına yol açmış olabilirdi.

Her ne kadar Barzani Aşireti’nin lideri Şeyh Ahmed 1969 yılında yaşamını yitirse de aşiretin kontrolü 1930’lu yılların başında kardeşi Mele Mustafa Barzani’nin eline geçti.


 Molla Mustafa Barzani / Fotoğraf: Kürt Tarihi dergisi

Nakşibendî tarikatının halifeliğine haiz bir aile silsilesinden gelmiş olmasına rağmen Mele Mustafa, tarikat şeyhliğinden ziyade Kürtler arasında politik bir lider olarak ortaya çıktı. Birçok isyana öncülük etti.

İsmaili mezhebinin Bâtıni tasavvufu ile derviş ruhundan etkilenen Barzani şeyhlerinin, Nakşibendîliği toplumcu, ortakçı ve paylaşımcı tarzda yorumlayıp hayata geçirmeleri olayı Şeyh Ahmed zamanına kadar sürdü.

Ancak Barzanilerin Irak yönetimiyle sonu gelmeyen savaşları, özellikle iktidardaki Baas yönetiminin Enfal türünden soykırımcı imha operasyonları, Barzani toplumunun dokusunu paramparça etti.

Binlerce köy yerle bir edilince Barzanilerdeki toplumculuk ve paylaşımcılık anlayışı -bilinçaltında kalmış olsa bile- bu vasfını yitirdi.

Yöneten-yönetilen, zengin-fakir ayrışmasına paralel olarak şehirlerdeki yozlaşmayla birlikte bireycilik ile “insan insanın kurdudur” anlayışı ön plana çıktı.

Peşmerge Molla Mustafa Barzani

Cumartesi 10 Ekim 2020

Kaynak:https://www.indyturk.com/node/256356/t%C3%BCrki%CC%87yeden-sesler/barzanilerin-ortak%C3%A7%C4%B1-toplumcu-ve-payla%C5%9F%C4%B1mc%C4%B1-nak%C5%9Fibend%C3%AEli%C4%9Fi-hakk%C4%B1nda

Kaynakça: 

  1. Yusuf Hemedani, Abdulhalik Gucdevani, Muhammed Nakşibend, Mevlana Halidi Bağdadi, Emir Abdulkadir el Cezairi gibi isimler için TDV İslam Ansiklopedisi ile Vikipedi isimli ansiklopedilere bakınız. 
  2. Wikipedia, “Barzaniler” maddesi ve Encyclopaedia Iranica, “Barzan” maddesi. 
  3. Nevzat Çiçek, “Barzan Aşireti ve Barzaniler Kimdir”, Time Türk sitesi, 12 Kasım 2013.
  4. Murat Bardakçı, “Barzani’nin ailesine önce madalya takmış ve ardından idam etmiştik”, Haber Türk gazetesi, 24 Eylül 2017.
  5. Sêid Veroj, Hêloyê Pîr ê Kurdistanê: Mıstefa Barzani”, Kürt Tarihi dergisi, Ekim-Kasım-Aralık 2019.
  6. Ferid Esesred, Usul’ul Aqaid-il Barzaniye (Barzani Nakşibendîlin Dini Kurallarının Esasları)
  7. Özkan Ünal, Tarikat, İsyan ve Siyaset Üçgeninde Ortadoğu’nun Asi Aşireti Barzaniler”, Journal of Social and Humanities Sciences Research-SHSR, cilt 5, sayı 25, sayfa, 2319-2331, yıl 2018. 
  8. Martin van Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet isimli kitap, İletişim yayınları, 2015.
  9. Wadie Jwadieh, The Kurdish National Movement: Its Origins and Development, (New York: Syracuse University Press, 2006.
  10. Sıraç Bilgin, Barzani, Fırat yayınları, 1992.
  11. Basil Nikitine, Kürtler, Örgün Yayınevi, İstanbul, 2015. 

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*