IŞİD’in Musul’dan ve Irak topraklarından atılmasından sonra, İran bir süredir etkisine aldığı kimi Kürt örgütleri eliyle Irak Kürdistanı’nda karışıklıklar çıkartıp, Haşd el Şaab milisleriyle Kerkük’e müdahale etmeye kalkışabilir. Bağdat ve Şam’dan sonra Musul da kendi denetimine geçerse, Şii Hilali hemen hemen tamamlanacaktır. Ancak Irak Kürdistanı’nın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışı, İran yayılmacılığı önünde önemli bir tampon oluşturabilir. Şüphesiz bu noktada Türkiye’nin tutumu kritik rol oynayacaktır.

Musul operasyonu ayın 17’si itibarıyla başladı ve bugün (23 Ekim) altıncı gününde. Ancak halen IŞİD’ın Musul’dan atılması operasyonuna kimlerin, hangi siyasi hesaplar doğrultusunda katılacağı, başta Irak ve Kürdistan Bölge Yönetimi güçleri olmak üzere ilgili tüm taraflar arasında konuşulmakta.  Tabii ilgili taraflar dediğimizde, Türkiye, İran, bölge devletleri ve koalisyon güçlerini kast ediyoruz.  Bir kere Türkiye, gayet haklı olarak, başta Haşd el Şaab olmak üzere, Şii milis güçlerinin bu operasyonda yer almasını istemiyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan “IŞİD’den sonra Musul’da sadece Sünni Araplar, Sünni Türkmenler ve Sünni Kürtler kalmalı, Haşd el Şaab’ın girmesine izin verilmemeli” dedi.  Elbette sadece Türkiye değil, Kürtler ve kentteki Sünni nüfus da Şii milislerin Musul’a girmesini asla istemez. Çünkü Haşd el Şaab’ın da barbarlıkta IŞİD’i aratmayacak bir güç olduğu, daha önceki eylemlerinden biliniyor.

Baas kalesinden IŞİD payitahtına

Genel olarak Musul kentinin demografik yapısı esas alındığında, şehri ikiye bölen Dicle nehrinin doğusunda Kürtler, batısında ise Sünni Araplar çoğunluk teşkil ederdi. Ancak Musul’un ilçelerinde hatırı sayılır bir Şii nüfus da hep oldu. Tel Afer’in nüfusu eskiden 400,000 civarındaydı. Türkmenler yoğunluktaydı, ama yaklaşık yarısı da Şiilerdi. Tabii kent IŞİD’e geçtiğinde Şiilerin çoğu Basra’ya doğru kaçtı.

Musul 1970’lerden beri Baas milliyetçiliğinin bir kalesi olarak bilinir. Saddam rejimi devrildikten sonra Sünni cihatçı grupların en çok destek bulduğu yer oluverdi. Bunda, eski başbakan Maliki’nin mezhepçi politikaları da az rol oynamadı. 7 Haziran 2014’te Irak ordusunun, belki de Maliki’nin emriyle kenti IŞİD’e bırakması, ilk başta Sünni kesimde kendi kendilerini yönetme fırsatı şeklinde değerlendirilmiş olabilir. Ancak iki yıllık tecrübe, bugün Musulluları tam anlamıyla bir hayal kırıklığına uğratmış bulunmakta. IŞİD işgali öncesinde, eğer Musullular mezhepçi Maliki rejimi ile IŞİD arasında bir tercih ile karşı karşıya kalsalardı, büyük bir olasılıkla IŞİD’i tercih ederlerdi.  Zaten Musul IŞİD’in eline geçmeden önce, vilayet meclisi Irak ordusunun kenti terk etmesi anlamında bir karar almıştı ve bu kararın alınmasında dönemin Musul valisi Nuceyfi’nin belirleyici bir rol oynadığı kabul ediliyor.  Çünkü daha o zamandan beri Nuceyfi ve kimi Sünni gruplar, haklı olarak Sünnilerin özerk bir bölgeye sahip olmalarını talep etmekteydi.

Ancak bugün durum tamamen değişmiş görünüyor. IŞİD’in Musul ve diğer kentlerdeki barbarlıklarına maruz kalan Sünni Araplar da, artık IŞİD ile Irak hükümeti arasında bir tercih ile karşı karşıya kaldıklarında,  Irak hükümeti yanında yer alacak.  Zaten Salahaddin ve El Anbar’da, Sünni aşiretlerin oluşturduğu (sayıları 2-3 bin tahmin edilen) Haşd el Aşairi, Musul’un güneyindeki Kayyara hava üssünün alınmasında hükümet güçleriyle birlikte hareket etti.  Tabii Sünni cephe de kendi içinde yekpare bir bütünlük arz etmiyor.  Başika bölgesinde üslenmiş olup Türkiye’nin eğittiği Haşd el Vatani, eski Musul valisi Esil Nuceyfi’ye bağlı ve Türkiye’ye yakın bir güç olarak kabul ediliyor.

Sünnilerin iktidara ortak edilmesi sorunu

İki yıldan beri IŞİD zulmü altında inleyen Musulluların ve diğer Sünni Arapların, kendi kendilerini yönetme talebinden vazgeçmeleri beklenemez. Bugünkü öncelikleri IŞİD’den kurtulmak da olsa,  yetmiş yıl süreyle Irak’ı yönetmiş, devlet ve bürokrasi tecrübesine sahip Sünni Arapların şimdi de ya Irak yönetimine ortak olma veya kendi kendilerini yönetme mücadelesi devam edecektir.

Peki, Şiiler ve İran, Irak’taki Sünni azınlığa bu şansı tanır mı? İşte asıl mesele budur ve bence bu konu en azından Musul operasyonu kadar önemlidir. Kendi hesabıma, Bağdat’taki Şii yönetimin buna hazır olmadığını, İbadi yönetimi istese bile İran’ın buna pek müsaade etmeyeceğini düşünüyorum. Kürtlerin ayrılmasıyla Irak nüfusunun yüzde 80’ini teşkil edecek olan Şii Araplar, yüzde 20’lik Sünni kesimle iktidarı bölüşmek veya Sünni nüfusa bir özerklik tanımak niyetinde değil. Eğer Şiiler işin başında böyle bir esneklik göstermiş olsalardı, zaten IŞİD bu şekilde palazlanmaz ve Musul da ellerine geçmezdi. Bu arada, ABD’nin de İran’a neden bu kadar tâviz verdiğini halen anlamış değilim.

Operasyonun amacı, IŞİD’i Suriye’ye sürmek

Yine Musul operasyonuna dönersek, şunu açıkça görebilmekteyiz: Bu operasyon IŞİD’i bitirme hamlesi değil, daha çok Irak’tan çıkartıp Suriye’ye sürme stratejisidir. Eğer IŞİD’e ölümcül bir darbe vurulmak istenseydi, muhakkak ki Musul ve Rakka operasyonları eşzamanlı başlatılırdı.  Nedense ADB bu hamle ile kozların daha çok Suriye’de paylaşılmasını tercih etti.  Tabii Rusya’nın, İran’ın ve Türkiye’nin de fiili olarak Suriye’de sahada olduğunu bildiği halde, her nasılsa bu yolu seçti.

Musul’un da IŞİD’den alınmasıyla, artık Irak’ta örgütün kontrol ettiği şehir kalmayacak. Şehirlerin yönetimi, kamu hizmeti ve adaletin sağlanması, devlet olmanın en önemli koşullarını sağlar. Ancak şehirler elden çıktığı an, IŞİD “devlet” olma vasfını yitirecek ve kırsal kesimleri yöneten bir terör örgütünden ibaret kalacaktır.  Bu durumda Suriye’de IŞİD’ın önünde üç yol gözüküyor:

(1) Rojava yönetimine saldırarak Kürt toprakları dahilinde genişlemek.

(2) Halep’e yönelmek.

(3) Suriye kırsalına yerleşip, vur-kaç taktikleriyle, intihar eylemleriyle ayakta kalmaya çalışmak.

Örgüt, bütün bu alternatifleri bir arada götürmeye bile çalışabilir. Üçüncü seçenek en kolay ve risksiz olanıdır. Taliban örneğinde görüldüğü gibi, birkaç yıl belirli bir alanda iktidar olma şansı elde eden bir yapı, uzun yıllar terör eylemleri gerçekleştirmeye yetecek bir maddi ve manevi birikime sahip olur.  Şüphesiz IŞİD böyle bir alt yapıya sahip bir örgüttür. Üstelik Suriye’de Sünni nüfusun yüzde 50’den fazla olması, IŞİD’e daha rahat ve daha geniş bir manevra alanı sağlayacaktır.

Türkiye, Kürdistanı tanımakla İran yayılmacılığının önüne geçebilir

IŞİD’in Musul’dan ve Irak topraklarından atılmasından sonra, İran bir süredir etkisine aldığı kimi Kürt örgütleri eliyle Irak Kürdistanı’nda karışıklıklar çıkartıp, Haşd el Şaab milisleriyle Kerkük’e müdahale etmeye kalkışabilirÇünkü Bağdat ve Şam’dan sonra Musul’un da kendi denetimine geçmesiyle, Şii Hilali hemen hemen tamamlanacaktır. Unutmayalım ki Arap Baharının, Ortadoğu’daki mezhebi çatışmaların şimdiye kadarki tek kazananı İran’dır. Ancak Irak Kürdistanı’nın bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışı, İran yayılmacılığı önünde önemli bir tampon oluşturabilir.

Şüphesiz bu noktada Türkiye’nin tutumu çok önemlidir. Şimdi asıl mesele, Türkiye’nin Irak Kürdistanı’nı İran’a “yem” yapıp yapmayacağı konusudur. Türkiye, tarihin akışını dikkate alıp, Irak Kürdistanı’nın bağımsızlığını tanıdığında, İran’ın mezhebi politikalarla çok yakın bir zamanda Türkiye’nin de güvenliğini tehdit edecek hale gelmesinin önüne geçebilir. Aksi takdirde bölgede işler çok daha kötü bir hal alabilir.  24.10.2016

(29abdullah@gmail.com)

http://serbestiyet.com/yazarlar/abdullah–kiran/musul-operasyonu-ve-iran-yayilmaciligi-729317

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*