ULUS DEVLETİN İKİNCİ KURUCU KAVRAMI: YENİ BİR

MEŞRUİYET KAYNAĞI OLARAK TOPLUM SÖZLEŞMESİNİN DOĞUŞU

Thomas Hobbes’un siyaset felsefesinin ve hatta laik/modern devletin doğuşunun daha iyi anlaşılabilmesi için bu süreçteki Batı Avrupa’nın siyasi durumunu ve İngiltere’deki iç savaş ile burjuva demokratik devrimi belirtilmesi gerekir.

  1. Batı Avrupa’da Siyasi Gelişmeler

On dördüncü yüzyıldan itibaren Batı Avrupa’da Kilise ve İmparatorun gücünün zayıflamasına paralel olarak kral-devlet modeli gelişmekteydi. Ancak kral-devletlerin tarih sahnesine çıktığı ve geliştiği yüzyıllarda, mezhep savaşlarının yoğunlaştığı bir dönem olacaktır. Bu dönem, şöyle özetlenebilir: Fransa ile İngiltere arasında 1339-1453 yıllarında yaşanan Yüz Yıl Savaşları, 1358’de Fransız köylü başkaldırısı Jackuerie, İsviçre Konfederasyonu’nun Habsburg Hanedanı’nın kontrolündeki Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu karşısında 15 Kasım 1315 tarihinde Morgarten Pass’da kazandığı zafer, 1378-1417 yılları arasında Katolik Kilisesi’ndeki bölünme, 1381-1382 yıllarında Fransa ve İngiltere’de isyanlar, 1386’da İsviçre Konfederasyonu’nun Habsburg Hanedanı’na karşısında Sempach’ta kazandığı zafer, özelikle İspanya ve Fransa’nın İtalya’nın muhtelif bölgelerini işgal etmeleri ve İtalya şehir devletlerinin kendi aralarındaki savaşları, vb birçok çatışmalar yaşanmıştır.

Martin Luther’in (1483-1546) başlattığı Reform hareketi ile Protestan mezhebi doğmuştur. Protestan ile Katolik mezhepleri arasındaki savaşlar Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile Alman prensleri arasında iç savaşa neden olacaktır. İmparatorluğa karşı Alman prenslerine başta Fransa olmak üzere diğer ülkeler destek verdiler. Taraflar arasında 1555’te Augsburg Barışı imzalandı. Bu antlaşmaya göre sayıları 100’ün üstünde olan Alman prensleri, Katoliklik ve Protestanlık arasında istediği tercihi yapabilecekti. Fakat anlaşmanın hükümlerini uygulamaya geçirilmesinde sorunlar yaşandı. Bununla birlikte, Augsburg Barışı ile Almanya 1618’e kadar toplumsal barışını sürdürmüştür. Augsburg Barışı’nın yetersiz kalması üzerine Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu’ndaki Protestan prensler 1608 yılında bir birlik kurdular. Buna karşın Katolik prensler de 1609’da Bavyera’nın önderliğinde birleştiler. Böylece Almanya parçalanıyor ve din ekseninde iki kampa bölünüyordu. Bu iki kamp 1618’de çatışmaya başlayacaklardır. Böylece 1618’de başlayan ve 1648’e kadar devam eden ve Otuz Yıl Savaşları olarak adlandırılan Almanya mezhep savaşları başlamıştır. İspanya ile Habsburg Hanedanı Katoliklerin; Fransa, Danimarka, İsveç, Hollanda, İsviçre de Protestanların destekleyiciler olarak savaşa katılmışlardır. Bu savaşlar, ancak 1648’de Westfalya Antlaşması ile savaş sona erecektir.

  1. Westfalya Barışı

Otuz Yıl Savaşı’nı bitiren bir dizi antlaşmaya Westfalya Barışı olarak bilinir. Westfalya Barışı ile Augsburg Barışı hükümleri yenilendi ve Kalvenizm ya da Protestanlık Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nda kabul edilen mezheplerden biri oldu. Westfalya Barışı ile Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu içindeki prenslikler, hemen hemen bağımsız siyasal birimler oldular. Alman prenslerin rızası olmadan Kutsal Roma Cermen İmparatoru vergi ve asker toplayamayacak, kanun yapamayacak ve savaş ilan edemeyecektir. Böylece İmparator siyasal otoritesini Alman prensleriyle paylaşmak zorunda kalmıştır.

Hollanda’nın bağımsızlığı resmen tanınarak Hollanda ile İspanya arasında 1567’den beri devam Seksen Yıl Savaşları sona erdi. İsviçre’nin bağımsızlığı tüm taraflarca tanındı.

Otuz Yıl savaşları ve Seksen Yıl Savaşları’ndan dolayı İspanya Habsburg İmparatorluğu da gerileme sürecine girmişti. Altmış yıldır İspanya egemenliği altında olan Portekiz de 1640’ta bağımsız oldu.

Fransa Metz, Toul ve Verdun’u alarak Almanya’ya doğru genişledi. İsveç de Pomeranya’yı alarak Almanya’ya doğru genişlemiş oldu. Böylece Otuz Yıl Savaşları’nda en çok zararı İspanya ve Almanya gördü.

Otuz Yıl Savaşları, Almanya’yı birçok farklı alanda etkilediği gibi; nüfus bakımından da son derece olumsuz etkilemiştir. Reform savaşlarından önce yaklaşık 21 milyon olan ülke nüfusu, savaşlardan sonra 13 milyona kadar düşmüştür. Ayrıca bazı önemli kentler de yıkılmıştır. 16. yüzyılda Avrupa’nın gelişmiş bir bölgesi olan Almanya, Otuz Yıl Savaşları’yla birlikte 17. yüzyıldan 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar sürecek olan bir gerileme ve yerellik durumuna düşmüştür.

Otuz Yıl Savaşı’nın en önemli siyasal sonucu, Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun feodal bir karmaşaya sürüklenmesiyle Fransa’nın Kıta Avrupa’sında en güçlü devlet olarak ortaya çıkmasıdır. 1870’te Almanya’nın birliğini sağlayana kadar Avrupa siyaseti, Almanya’nın bölünmüşlüğü ve Fransa’nın üstünlüğü çerçevesinde yürüyecektir.

Otuz Yıl Savaşı, Avrupa’nın gördüğü son büyük din savaşıdır. Habsburglara karşı Protestanları destekleyen Katolik Fransa örneğinde olduğu gibi artık devletlerin çıkarları, dinsel bağlılıklarının önüne geçmiştir. Bu açıdan Westfalya ile modern diplomasi ve uluslararası ilişkiler esaslarının temelleri atılmıştır. Artık Avrupa, kendi yasalarına göre davranan, kendi ekonomik ve siyasal çıkarlarını izleyen, istediği tarafta yer alan, ittifaklar kuran ve bozan modern bağımsız devletlerden oluşacaktır. Günümüz devletlerarası sistem Westfalya ile kurulmuştur. Aynı zamanda Westfalya ile Hıristiyanlığın yerini Avrupalılık almaya başlanacaktır.

Westfalya Antlaşmasıyla, devletlerarası ilişkileri düzenleyen önemli hukuk ilkeleri kabul edilmiştir. Bu ilkeler, bugünkü uluslararası sistemde de kabul edilmektedir.

Ulus devletin mutlak egemenliği prensibi,

Siyasal Self Determinasyon (kendi kaderini belirleme hakkı) esasları prensibi,

Devletlerarası (yasal) eşitlik prensibi,

Bir devletin içişlerine başka bir devletin karışmaması ilkesi,

Antlaşmalara saygılı olma ve zorlayıcı bir uluslararası hukukun geliştirilmesi.[1]

  1. 3. İngiltere’de İç Savaş ve Burjuva Demokratik Devrimi

İngiltere’de tarımın ticarileşmesi Avrupa’nın diğer ülkelerine göre daha erkenden başladı. İngiltere’de kırsal kesimde küçük mülk sahibi yeoman denilen bir sınıf gelişmekteydi. Bunlar kendilerini feodal yükümlüklerden kurtarıp ve küçük kapitalistler grubu durumuna gelmişlerdi. Gelirlerini arttıran yeoman’lar, aristokrasinin toprağını kiralayıp pazar için tahıl üretimi ya da koyun yetiştiriciliği işlerine başlamışlardı. Böylece kâr amacıyla tarım ve hayvancılık üretimi yapılmaya başlandı. Bu da kendisiyle birlikte tarımsal üretimde yoğun çalışma gerektiren aşamada ücretli emek kullanmayı getirmişti.

16.yüzyılda burjuvalaşma ve kapitalistleşme eğilimi aristokrasi sınıfı içinde de gelişmeye başlar. Aristokrasinin bir kesimi tarım topraklarını çitleyerek koyun yetiştiriciliğine ya da pazar için tahıl üretimine girişmişlerdir. Bu dönemde yün ticareti karlı bir işti. Toprağını rant karşılığında kullananlarda, ellerindeki parasını ticarete yatırıyor ve kâr peşindeydiler. Böylece tarımsal kesimde hem aşağıdan ve hem de yukarıdan burjuvalaşma ve kapitalistleşme olmuştur. Zaten kapitalizmin temel unsurları; kâr amacına yönelik üretim ve ücretli emektir

Tarım kapitalizmi başlatanlar, yeoman sınıfının zenginleri ile büyük toprak sahibi aristokrasi sınıfıydı. Toprakların kapitalist üretime açılmasıyla birlikte, köylüler topraktan sürüldü. Kendi ihtiyaçlarını karşılamak yani kullanım değeri için tahıl üretimi yapılan küçük toprak parçaları ve ortak topraklar da ya pazar için tahıl üretimine ya da otlak durumuna getirildi. Birçok insanın geçimini sağlayan topraklar, artık otlanan sürülere bakan bir ya da birkaç çoban yetiyordu.

İngiltere şehirlerinde de ticaret ve sanayi gelişmekteydi. Böylece İngiltere’de toplumu kapitalistleşmeye ve laikleşmeye taşıyan güçler, kırlarda ve kentlerde oluşan ticaret ve sanayi ile uğraşan ya da ilişkili olan insanlardır. Bunların çoğu küçük toprak sahibi olan soylular ile büyük toprak sahibi olan soylular olmakla birlikte zihniyetleri bakımından burjuva sınıfıdır. Ticaretle uğraşan bu insanlar Fransa’da olduğu gibi kralın koruyucu kanatları altına sığınmamışlardır. Tam tersine ticaretin ve sanayinin gelişmesi için politikalar yürütmüş ve gerektiğinde kralla karşı direnebilmişlerdir. Çünkü kırlarda ve kentlerde ortak çıkarlara ve zihniyete sahip olan ve aralarında birçok birleştirici bağ olan burjuva sınıfı olarak ortak hareket etmesini bilmişlerdir. Ve kendi güçlerini parlamentoda birleştirmişlerdir. Çünkü kendi çıkarlarına en uygun yönetimin, parlamentonun etkin olduğu bir yönetimde görüyorlardı.

Kraliçe I. Elizabeth (1558-1603) ölünce İngiltere tahtına Stuart Hanedanı’na mensup krallar geçer. Böylece Tudor Hanedanlığın yerine Stuart Hanedanlığı dönemi başlar. Stuart Hanedanı’na mensup krallar, kişisel iktidarını mutlak bir biçimde sürdürmek istemekteydiler. Parlamento ise kralın mutlak iktidarını engelleyen kararlar almaktaydı. Böylece İngiltere’de siyasi mücadele, Stuart Hanedanı’ndan gelen krallar ile parlamento arasında başlayacaktır.

Kral, mali taleplerinin karşılanmasına karşı olduğu için, 1611’de parlamentoyu feshedecek ve 1621’e kadar toplanmasını engelleyecektir. 1621’de toplanan parlamentodan umduğunu bulmayınca tekrar dağıtacaktır. 1628’de toplanan parlamento 1629’da tekrar feshedilecektir.

İngiltere’nin bir türlü mali sorunlarını çözemeyişinden dolayı kral, 1640 yılında parlamentoyu toplamaya çağırmak zorunda kaldı. Ancak parlamento, kralın mutlak iktidar çabalarına karşı direndi ve kralın iktidarını kısıtlayan kararlar almıştır. Buna karşın kral ise, mutlak iktidar olma hususundaki kararlılığını ve uzlaşmazlığını sürdürmüştür. Bu da, İngiltere’yi bir iç savaş durumuna girmiştir. 1642 yılında parlamentonun, kralın mali taleplerini reddetmesiyle birlikte iç savaş başlamıştı. İngiltere’deki bu iç savaş, bir yanıyla da mezhepler arasındaki bir savaşa dönüşmüştür. Püritenler, parlamentodan yanaydı ve desteklemekteydi. Anglikan Kilisesi de Charles’ı desteklemekteydi.

Bu mücadeleler 1648’e kadar sürecektir. Ancak 1648’de krallık güçleri, peş peşe Oliver Cromwell’in komutasında ve Püritenlerden oluşan orduya yenilecektir. Avam Kamarasının, kralı ölüme mahkûm etmesi üzerine 30 Ocak 1649’da kral I. Charles idam edilecek ve İngiltere Krallığı yerine bir cumhuriyet yönetimi kurulacaktır. Böylece Avrupa’da ilk kez parlamento tarafından kralın idamına karar vermekte ve krallık yönetimine de son vermektedir. Ve krallıktan cumhuriyet rejimine geçilir. Britanya’daki bu gelişmeler, Püriten Devrimi olarak adlandırılır. Ancak İngiltere’de cumhuriyet adı altında Cromwell’in askerî diktatörlüğü kurulmuştu. Cromwell’in 1658’de ölümü ve yerine geçen oğlunun da başarısız olması ve parlamentonun askerî diktatörlüğü çıkarına uygun görmemesi nedeniyle 1660’ta yeniden krallık rejimine dönülür ve Restorasyon dönemi başlar. Bunun için Fransa’ya kaçmış olan Prens Charles, II. Charles olarak kral edilir. Kralın artık parlamentoyla çekişmeye girmesi düşünülemezdi. Kral, parlamentonun yasa çıkarma hakkını kabul edecektir.

M.Charles’ın çocuğu olmadığı için, ölümünden sonra Katolik olan ve üstelik hiç sevilmeyen kardeşi James’in kral olma durumu ya da ihtimali vardı. Bu durumdan dolayı parlamentoda iki grup oluştu. James’in kral olabileceğini savunanlara Tory, James’in kral olamayacağını ve bunun yasayla önlenmesini savunanlara da Wing denildi. Tory, parlamentonun muhafazakâr grubunu, Wing’de liberal grubunu oluşturacaktır.

1685’te ölen II. Charles yerine de kardeşi James kral oldu. James, krallığını kabul etmeyenleri ve baş kaldıranları şiddet yoluyla bastırdı. Ordunun yüksek komuta kademelerine Katolik subaylar getirildi ve parlamento da feshedildi. Püriten Devrimi’nden sonra İngiltere’de devlet bürokrasisi olabilmek için “Katolik değilim”, diye yemin etmesi gerekiyordu. James bu uygulamayı kaldırdı ve devlet bürokrasisinin çoğunluğu Katoliklerden oluşturuldu. Buna karşın parlamento Felemenk’ten Orange Prensi Willem’den yardım istediler. 1688’de Willem İngiltere’ye girdiğinde, James Fransa’ya kaçtı. Willem, III. William olarak kral seçildi. 1688’de yapılan bu burjuva devrimi Görkemli Devrim olarak adlandırıldı. 1689’da vergi koyma ve ordu kurma yetkisi tamamen parlamentoya verildi. Haklar Yasası ve Hoşgörü Yasası parlamentodan geçirildi. Böylece İngiltere’nin egemen güçleri, anayasal monarşi biçiminde parlamento yönetiminde karar kıldı.

İngiltere’de parlamento, İç Savaş’ın bir ürünü olarak ve ticaret zihniyetli toprak sahiplerinin ve özellikle büyük toprak sahiplerinin bir aracı olarak oluşmuştur. Bu sınıfın ticaret ve sanayiye dayalı ekonomi temelleri üzerinde yükselmiş olması, parlamentoyu çıkarlarına uygun bir araç görmeleri sayesinde, İngiltere Parlamento’su çok güçlü bir kurum haline gelmiştir. Toprak sahiplerinin ve aristokrasinin ticareti ve ticari değerleri önemsemesinden dolayı, İngiltere’de endüstrinin gelişmesini engelleyecek bir aristokratik muhalefetin olmayışını sağladı.

İç Savaş’ın yarattığı diğer önemli sonucu köylülüğün yıkılmasını sağlamasıdır. Köylülüğün yıkılışı, elbette köylülük kitleleri için acı ve sefalet getirmiştir. Ancak kapitalizmin gelişmesi ve anayasal bir monarşinin yolunun açılmasında köylülüğün yıkılışı, parlamentonun güçlenmesi kadar etkin bir faktör olmuştur. Yani sonuç olarak İngiltere burjuva devrimini burjuva zihniyetine sahip aristokrasi sınıfı tarafından yapılmıştır. Zaten İç Savaş’ın sonucunda, Fransız Devrimi’nin yarattığı sonucun tersine büyük toprak sahipleri sınıfının daha da güçlenmesini sağlamıştır. [2]

İşte Hobbes, Locke gibi düşünürler, siyaset felsefesini bu İç Savaş sürecinin ortamında oluşturmuşlardır.

  1. Toplum Sözleşmesi: Thomas Hobbes (1588-1679)

Hobbes’un Leviathan’ı, Avrupa ve İngiltere’nin iç ve mezhep savaşlarıyla çalkalandığı ve kaos ortamın egemen olduğu bir sürecin eseridir. Bu sürecin yazar üzerindeki etkisini, Leviathan’ın başında ithaf yazısında şöyle anlatır: “İnsanların bu kitabı nasıl bulacağını veya onu beğenecek olanlar hakkında ne düşüneceğini bilmiyorum. Çünkü bir yanda çok fazla özgürlük, öte yanda ise çok fazla otorite olmasını talep edenlerle kuşatılmışken, bu iki görüş arasından zarar görmeksizin sıyrılmak zordur.”[3]

Bununla birlikte Hobbes, insanlarla değil, siyasal toplumun ya da devletin ne olduğuyla ilgilediğini söyler. “Ayrıca, ben, insanlarla değil, genel olarak iktidar makamından söz ediyorum.”[4]

Hobbes’tan önceki düşünürler, devlet felsefesini kuramamışlardır. Hobbes, devlet felsefesinin kurucusudur. Zaten Hobbes, siyaset biliminin kurucusu olduğunu belirtmektedir. Hobbes, “Ne Platon ne de başka herhangi bir filozofun, şimdiye kadar, bütün ahlaki düşünce teoremlerini, insanların hem yönetmeyi hem de itaat etmeyi öğrenmelerine yetecek ölçüde düzene sokmadığını ve kanıtlamadığını düşündüğümde; benim şu eserimin, günün birinde, menfaatçi veya kıskanç yorumcuların yardımı olmaksızın, onu kendi başına inceleyecek (çünkü o kısa ve sanıyorum açıktır) ve, bütün egemenlik hakkını kullanıp, onun halka öğretilmesini sağlayarak, bu teorik doğruları uygulamanın hizmetine sokacak bir egemenin eline geçebileceği yönündeki umudumu tekrar kazanıyorum.”[5] Başka yerde devlet felsefesine katkısı hakkında şunu söyler: “Eğer fizik yepyeni bir şey ise, siyaset felsefesi ondan daha da yenidir. Siyaset felsefesi, benim yapıtım De Cive’den daha eski değildir.”[6]

Bodin, devlet teorisinin temel unsuru olarak egemenliğin teorisini geliştirmişti. Bodin’de, egemenlik, krallık makamına aittir ve meşruiyetini tanrısal hukuktan almaktadır. Bodin, egemenlik teorisini; krallık makamından ve sonra da Tanrı’dan tümüyle bağımsızlaştıramadı. Bu tez eksikti ve tamamlanması gerekiyordu. “Her şeyin mantığa indirgendiği bir çağda, bu tez inandırıcı değildi. İnsanlar, mutlak iktidarın ortaya çıkmasını ve sürekli olmasını açıklayan yasanın varlığına dair kanıt istiyorlardı. Böyle bir açıklama mevcuttu ama daha ziyade monarşinin mutlak iktidarına karşı olanlar tarafından kullanılıyordu. Bu, genellikle zümrelerden oluşan temsili bir meclis şeklindeki halk ve monark arasında yapılan ve bir üçüncü tarafın, bu durumda Kilise’nin, garantör olduğu bir sözleşmeyi savunan öğretiydi. Anayasa kuramı üzerine daha sonraki çalışmalarda sözleşme kuramını kullananlar, daha çok sözleşmeyi ihlal etmiş despotik hükümdarlara karşı etkin direniş hakkını gerekçelendirmeye çalışan monarchomach’lardı. Dolayısıyla, hükümdar ve uyrukları arasında yapılmış toplumsal bir sözleşme fikri, mutlakiyetçiliğe karşı olanların cephaneliğindeki başlıca tezdi. Bu silahın mutlakiyetçiliği kontrol etmede kullanılabileceğini gösterecek kişi İngiliz filozof Thomas Hobbes idi.”[7]

Hobbes, Bodin’in egemenlik teorisi ile Monarkomak’ların, halk ile kral arasındaki sözleşme öğretisini Toplum sözleşmesi teorisine bağlamıştır. Hobbes, egemenlik ile nitelikleri olarak, mutlaklığını, sürekliliğini ve devredilemezliğini toplumsal sözleşme kavramıyla teorik bir temele kavuşturmuştur. Böylece Hobbes, iktidarın ilkesi/kullanımını ya da yasa/uygulama ilişkisini, krallık makamından, tabiattan, Tanrı’dan bağımsızlaştırıp ve tek merkezde birleştirip, bu merkezi de dünyevileştirmiştir. Devletin kökenini, toplum ötesi tabii bir güce, Tanrısal iradeye değil, toplumsal sözleşmeyle ilişkilendirir. Böylece, Hobbes’un siyaset felsefesine katkısı, devleti dünyevileştirmesi ya da laikleştirmesidir.

Bundandır ki, Hobbes’un teorisinde tarif edilen egemenlik; laik ve modern devlettir. “Hobbes’un kuramında beliren mutlak iktidar anlayışı, gerçekte modern devletin ta kendisidir. Auctoritas ile Potestas’ın tek merkezde toplanıp bu merkezin de rasyonel bir meşrulukla donatıldığı siyasal yapı, modern devleti ifade etmektedir.”[8]

Toplum sözleşmesi, insanların doğal koşullarından kurtulmasıyla varlık kazanır. Onun için Hobbes’un devlet teorisini anlamak için, Levıathan’da doğa durumu ile neyi amaçladığını belirtmek gerekir.

  1. Doğa Durumu

Hobbes’un teorisinde doğa durumu, devletin tarihsel kökenini açıklamanın bir aracı değildir. Hobbes, Leviathan’ın XIII. bölümünde bu konuyu inceler. Burada insanların doğa durumundaki yaşamını bir tarihsel olgu olarak anlatmıyor. İnsanların doğal durumundaki mutluluk ve mutsuzluk koşullarını anlatıyor. Hobbes için, doğa durumu, devlet tezini açıklamak için, oluşturduğu düşünsel bir hipotez, bilimsel bir kurgudur. Zaten kendisi de bunu açıklamaktadır: “Böyle bir savaş zamanı veya durumunun hiç var olmadığı belki düşünülebilir ve ben de, dünyanın her yerinde durumun hep böyle olduğuna inanmıyorum.”[9]

Doğa durumu, herkesi korkutacak bir güç olmadığı zaman, bekamızı nasıl sürdürmek durumunda kalacağımızı anlatır. Doğa durumu, devletin zorunluluğunu açıklamanın bir yolu ya da bir bilimsel kurgusudur. Doğa durumu, devletin olmadığı bir durumda, insanların, yaşamını ya da bekasını nasıl bir ortamda sürdürmek zorunda kalacaklarını açıklamanın düşünsel bir kurgusu ya da bir aracıdır.

  1. 1. İnsanlar doğuştan eşittir

Doğa insanları bedensel ve zihinsel yetenekler bakımından eşit yaratmıştır. Bir insan bir diğerine göre bedence daha güçlü olabilir. Bu durum eşitliğe aykırı değildir. Çünkü bedence güçsüz olanın da bir başka yetenekte üstünlüğü vardır. Hobbes, “Bazen bir başkasına göre bedence çok daha güçlü veya daha çabuk düşünebilen birisi bulunsa bile, her şey göz önüne alındığında, iki insan arasındaki fark, bunlardan birinin diğerinde bulunmayan bir üstünlüğe sahip olduğunu iddia etmesine yetecek kadar fazla değildir. Çünkü bedensel güç bakımından, en zayıf olan kişi, ya gizli bir düzenle ya da kendisi ile aynı tehlike altında olan başkalarıyla birleşerek, en güçlü kişiyi öldürmeye yetecek kadar güçlüdür.”[10] Hobbes, zihinsel yeteneklerde eşitliği, bedensel yeteneklerdeki eşitlikten daha fazla bulduğunu söyler. Zihinsel yetilerin eşitliğinden kasıt, herkes zihninin yetisinden memnundur ve herkesten daha fazla akıl yürütmeye sahip olduğunu düşünür. Herkesten daha fazla bilgeliklere sahip olduğu düşüncesi, kibirden gelir. İnsanların doğası gereği olarak, kendisini diğer insanlara göre daha zeki, daha yetenekli olduğuna inanır. “Fakat bu, insanların bu alanda eşitsizliğini değil, tersine, eşit olduklarını kanıtlar aslında. Çünkü, bir şeyin eşit pay edildiğinin en büyük kanıtı, herkesin kendi payından memnun olmasıdır.”[11]

İnsan doğası, fiziksel ve ruhsal (psişik) güçlerine sahiptir. İnsan doğasının bu güçleri, bedensel ve zihinsel yeteneklerle belirir. Başka deyimle, bedensel ve zihinsel yetenekler, insanın fiziksel, ruhsal güçlerinin anlatımıdır. Bütün insanlar bu iki güce sahip olduğu için eşittir. Bu durumda her insan, bir diğer insanı öldürebileceğinden dolayı, insanlar birbirinden korkarlar. İnsanlar bu korku yüzünden sürekli savaş ortamın atmosferinde yaşarlar.

  1. 2. İnsanlar amaca ulaşmada eşittir

Bedensel ve zihinsel yetilerin eşitliğinden, amaçlarına varmada da eşit oldukları kanısı doğar. İki kişinin aynı anda aynı şeye malik olma arzusu, taraflar arasında düşmanlık yaratır. Bu durumda amaçlarını gerçekleştirmek için birbirini öldürmeye ya da egemenlik altına almaya çalışırlar. Üste çıkan da bir başkası tarafından yok edileceğinin ya da özgürlüğünü kaybedeceğinin tehdidi altında yaşarlar. Bundandır ki, bedensel ve zihinsel yetilerin eşitliği, amaçların çakışmasına değil, çatışmasına neden olur. Böylelikle yetenek eşitliğinden güvenlik değil, güvensizlik doğar.

Hobbes, insanın kendi güvenliğini ve özgürlüğünü korumasını doğal bir hak olarak düşünmektedir. “Yazarların genellikle jus naturale dedikleri DOĞAL HAK kendi doğasını, yani kendi hayatını korumak için kendi gücünü dilediği gibi kullanmak ve, kendi muhakemesi ve aklı ile, bu amaca ulaşmaya yönelik en uygun yöntem olarak kabul ettiği her şeyi yapmak özgürlüğüdür.”[12]

Demek ki, doğal hak olarak kendini koruma ve her şeyi yapma özgürlüğü, aşkın bir özellik değil, insanının kendisine içkin bir özelliktir. Doğal özgürlük de, insanın dilediğini yapma gücünü kullanımında “dış engellerin yokluğu,”[13] olarak anlaşılmalıdır. Yani insanların amacına ulaşmada dilediğini yapmak veya yapmamak özgürlüğü, onun doğal hakkıdır. Herkes bu doğal hakkın sahibidir. Ancak hiç kimse bir diğerinin de bu hakka sahip olduğunu kabul etmediğinden dolayı, doğal hakkın hukuksal bir anlamı yoktur.

  1. 3. Güvensizlikten savaş doğar

Bir kimse güvenliğini sağlaması için, kendisine tehlikeli olabilecek olan insanları, zor ve hile yöntemiyle egemenliği altına alır. Güvenliklerini sağlamaya yönelik başkaları da olduğu için, bir insanın kendi varlığını koruma amacıyla egemenliğini artırma ihtiyacı da devam eder.

Herkes kendini daha üstün gördüğü için, kişiliklerine yönelik bir küçümseme belirtileri de çatışmanın nedeni olur. İnsanları barış içinde tutacak bir güç olmadığı vakit, herkes birbiriyle kavga eder.

Böylece insan doğasında üç temel kavga nedeni vardır. “Birincisi insanları, kazanç için; ikincisi, güvenlik için, üçüncüsü ise, şöhret için mücadele etmeye iter. Birincisi başka insanların kişiliklerine, karılarına, çocuklarına ve hayvanlarına egemen olmak için şiddet kullanır. İkincisi, kendilerini korumak için; üçüncüsü ise, kendi kişiliklerine yönelik olarak doğrudan doğruya veya hısımları, arkadaşları, milletleri, meslekleri veya adları dolayımıyla, bir söz, bir gülümseme, farklı bir görüş ve başka bir aşağılama işareti gibi küçümsemelere karşı şiddet kullanır.”[14]

  1. 4. Herkes herkese karşı savaş halindedir

Kimileri, kendi yaşamlarını ve özgürlüğünü koruma, savunma safhasında kalmak isteyebilir. Ancak, herkes fetihler yoluyla güçlerini artırma hedefinde olduğu için, herkes savaşın atmosferi içindedir. Bu savaş “herkesin herkese karşı savaşıdır.” Bu savaş hali de savunma savaşı değil, saldırı savaşıdır. “SAVAŞ, sadece muharebeden veya dövüşme eyleminden ibaret olmayıp; mücadele etme iradesinin yeterince bilindiği bir zaman süresinden oluşur.”[15] Demek ki savaş süresi, herkesin güvenlik içinde yaşama imkânına kavuştuğu zamana kadardır. Yani savaş süresi, herkesi korkutmaya yeterli bir güç olarak devletin oluşmasına kadar devam eder. Ve savaş süresi boyunca herkes kavga etmek iradesinin gücüne sahip olmak durumundadır. Hobbes’e göre, savaş, doğa durumuna, barış da, toplum ya da siyaset (devlet) durumuna uygun düşer. Dikkat edilirse toplum ve devleti eşanlamlı kavramlar olarak kullandık. Çünkü Hobbes teorisinde, sivil toplum ve devlet ayrımı yoktur. Sivil toplum ile devlet eşanlamlıdır. Hobbes teorisinde, toplum öncesi, bir insanlar kalabalığının yaşadığı ortam olarak doğa durumu vardır.

Hobbes’un düşüncesine göre, nerede savaş varsa, orada siyaset (devlet) yoktur. Ancak Hobbes’un barışı da, devletin uyrukları arasındaki barıştır. Hobbes’e göre devletlerarası ilişkiler, siyasete değil, doğa durumuna uygundur. Hobbes, “Krallar ve hükümranlık sahibi kişiler, bağımsız oluşları nedeniyle, sürekli kıskançlık içinde olup birbirlerine silahlarını doğrultmuş ve gözlerini dikmiş gladyatörler gibidirler, yani krallıklarının sınırlarına kalelerini, ordularını ve toplarını dikmişler ve komşularına sürekli casuslar göndermişlerdir; bu bir savaş duruşudur.”[16]

  1. 5. Doğa durumunda hiçbir şey adalete aykırı değildir

Doğa durumunda herkesin herkese karşı savaşının bir sonucu olarak, haklı-haksız, doğru-yanlış, iyi-kötü gibi ayrımlar, hiçbir şeyi ifade etmemektedir. Çünkü doğa durumunda, herkes her istediğini yapmasını, her istediğini ele geçirmesini engelleyen hiçbir kural ve kurumsal güç yoktur. Bu konuda tek kural insanların fiziksel ve psişik gücüdür ve bu güçte herkeste eşit olarak mevcuttur. Doğa durumu, bir insanlar kalabalığı ortamında mutlak eşitlik, özgürlük ve yalnızlık kavramıyla tanımlanabilir. Herkes bedensel ve zihinsel yetenekleri acısından eşit, herkes her şeyi yapabildiğinden dolayı özgürdürler. Sürü ve klan halinde değil, tek başına yaşayan birileri olarak yalnızdırlar.

Doğa durumu ortamında herkesin herkese karşı savaşında, hiçbir şey adalete aykırı değildir. Zaten adalet-adaletsizlik kavramı, hiçbir anlam taşımaz. “Genel bir gücün olmadığı yerde, yasa yoktur; yasa olmayan yerde de adaletsizlik yoktur. Cebir ve hile savaşta en büyük iki erdemdir. Adalet ve adaletsizlik ne bedenin ne de zihnin melekeleridir. Böyle olsalardı, dünyada yapayalnız olan bir insanda da, duyuları ve duyguları gibi var olmaları gerekirdi. Bunlar, tek başına değil, toplum içinde yaşayan insanlara ait niteliklerdir. Herkesin herkese karşı savaşının bir başka sonucu; mülkiyetin, egemenliğin, benim ve senin ayrımının bulunmaması; sadece, herkesin eline geçirebildiği şeye, onu elinde tutabildiği sürece sahip olmasıdır.”[17]

Böylece Hobbes, herkesin herkese karşı savaşı olarak doğa durumunda yaşamanın, insanlar için imkânsız bir durum olduğunu sergilemeye çalışır. “Böyle bir ortamda, çalışmaya yer yoktur; çünkü çalışmanın karşılığı belirsizdir ve dolayısıyla toprağın işlenmesine de yer yoktur. Ne denizcilik ne deniz yoluyla ithal edilebilecek malların kullanılması; ne rahat yapılar ne fazla güç gerektiren şeyleri kaldırmak ve taşımak için gereken şeyler; ne yeryüzü hakkında bilgi; ne zaman hesabı; ne sanat; ne yazı; ne de toplum vardır. Hepsinden kötüsü, hep şiddetli ölüm korkusu ve tehlikesi vardır ve insan hayatı yalnız, yoksul, kötü, vahşi ve kısa sürer”[18] ya da “insan insanın kurdudur.”[19]

İnsanoğlunun, kendisini savaş durumundan barış durumuna taşıyan duygulara sahiptir. Bu duyguları da, “ölüm korkusu, rahat bir hayat için gerekli şeyleri elde etmek arzusu ve çalışarak onları elde tutma umudu”[20] olarak açıklar. Böylelikle İnsan, savaş durumunda sürekli olarak yaşamayacağını fark eder ve bir sözleşme yöntemiyle barışı durumunu gerçekleştirecek bir yapay kurum olarak devleti kurar.

  1. Toplum Sözleşmesi
  2. 1. Doğa Yasaları

Hobbes, Leviathan adlı kitabında devlet teorisini oluşturur. Hobbes’un devleti güvenlik isteğinin yön verdiği toplum sözleşmesi yoluyla, doğadan, Tanrı’dan bağını koparmış, soyut, yapay bir araçtır. İşte Hobbes, devlet modelini oluşturmak için, doğa durumu ve toplum sözleşmesi kavramları altında bir mantıksal kurgu oluşturmuştur. Bu kurgunun üzerinde yükseldiği kavramlar, doğal haklar, doğa yasaları ve akıl ya da akıl yürütmedir. Yukarıda doğal hak konusu kısaca anlatılmıştı. Şimdi de toplum sözleşmesinin daha iyi anlaşılması için, doğa yasaların açıklanması gerekmektedir.

Hobbes, “Ölüm korkusu, rahat bir hayat için gerekli şeyleri elde etmek arzusu ve çalışarak onları elde etme umudu” insanları barışa yani topluma yönelttiğini söyler. Hobbes’da barış, toplum ve devlet özdeş kavramlardır. İnsanlar, akıl yürütme aracılığıyla üzerinde anlaşabilecekleri uygun barış ya da toplum veya devlet şartlarını oluştururlar. Hobbes, barış şartlarına doğa yasaları da denilebileceğini söyler. Hobbes’da barış şartları ile doğa yasaları özdeş kavramlardır. Demek ki Hobbes’da doğa yasaları, insanlar tarafından yaratılan yapay ya da pozitif yasalardır. “Doğa yasası, akılla bulunan ve insanın kendi hayatı için zararlı veya hayatını koruma yollarını azaltıcı olan şeyleri yapmasını yasaklayan veya insanın hayatını en iyi şekilde koruyabileceğini düşündüğü bir ilke veya genel kuraldır.”[21]

Doğa durumunda belirtildiği gibi, herkesin herkese karşı savaş ortamında olduğundan dolayı, herkes kendi aklıyla hareket ettiği ve kendi yaşamını ve özgürlüğünü korumak için, herkesin her şeye hakkı vardır. Herkesin her şey üzerinde doğal hak iddiası, hiçbir insanın, doğanın yaşamasına izin verdiği sürenin sonuna kadar yaşayacağının güvencesi yoktur. “Dolayısıyla, herkesin, onu elde etme umudu olduğu ölçüde, barış sağlamak için çalışması gerektiği; onu sağlayamıyorsa, savaşın bütün yardım ve yararlarını araması ve kullanması gerektiği ilkesine veya aklın bu genel kuralına varılır. Bu kuralın ilk bölümü, birinci ve temel doğa yasasını içerir; barışı aramak ve izlemek. İkinci bölümü ise, doğal hakkın özetini verir; bütün yolları kullanarak kendimizi korumak.”[22] Burada temel doğa yasası barıştır. Barışa ulaşmadığı takdirde, kendini korumak anlamında doğal hakkını kullanır. Barış, hem doğa yasaların temeli ve hem de doğal hakkı içerir. İnsanlara barışın sağlanması için çalışmasını emreden, temel doğa yasasından ikinci doğa yasası çıkar. “Bir insan, başkaları da aynı şekilde düşündüklerinde, barışı ve kendini korumayı istiyorsa, her şey üzerindeki bu hakkını bırakmalı ve başkalarına karşı, ancak kendisine karşı onlara tanıyacağı kadar özgürlükle yetinmelidir. Çünkü herkes her dilediğini yapma hakkını elde tuttuğu sürece, bütün insanlar savaş durumundadır. Fakat, başka insanlarda da, onun gibi, haklarını bırakmazlarsa, o zaman onun da kendi hakkını bırakması için bir neden yoktur. Çünkü böyle bir şey, onu, başkaları için bir av yapardı ve hiç kimse de, barıştan yararlanmak yerine, böyle bir duruma düşmek istemez.”[23]

Hobbes, Leviathan’ın XIV. ve XV. bölümde tarif ettiği on dokuz (19) doğa yasasını, “kendine yapılmasını kabul etmeyeceğin bir şeyi başkasına yapma,”sözü ile özetler. Doğa yasaları, ancak başkalarının da ona uyacağına dair güvencenin olduğu koşullarda bağlayıcıdırlar. Bu doğa yasaları, her zaman için geçerli ve değişmeyen yasalardır. “Doğa yasaları değişmez ve ebedidir; çünkü adaletsizlik, nankörlük, küstahlık, kibir, haksızlık, adam kayırma ve buna benzer şeyler asla yasal kılınamaz. Savaşın hayat koruması, barışın ise yok etmesi asla mümkün olamaz.”[24] Hobbes için, doğal haklar ve doğa yasaları, akıl yürütme yoluyla yaratılan hak ve kurallardır. Bundandır ki, Hobbes’da, doğal haklar, doğa yasaları ve akıl ya da akıl yürütme kavramları birbirleriyle ilişkili olan yapay kavramlardır. Hobbes için, akıl ne ontolojik bir ilke ne de metafizik bir değerdir. Yani akıl, ne sosyal evrenin bir kolektif algılamasından ve ne de insan ötesi aşkın bir güçten gelen bir olgudur. Hobbes göre, akıl, belli bir düzene göre, sayma işlemidir. Sayma işlemi de toplamak ve çıkarmaktır. “AKIL, düşünme yeteneği, yani düşüncelerimizin işaretlenmesi ve ifade edilmesi için üzerinde anlaşılmış genel adların hesaplanmasından, yani toplanması ve çıkarılmasından, başka bir şey değildir.”[25]

Hobbes, çarpma ve bölme işlemi de toplama, çıkarma ile aynı şey olduğunu söyler. Çarpma, eşit sayıların ya da şeylerin toplanmasından; bölme de, bir sayının ya da şeyin mümkün olduğu kadar fazla çıkarılmasından ibaret olduğunu söyler. Hobbes için, akıl ya da akıl yürütme bir sayma (toplama ve çıkarma) işlemi olduğundan ötürü, aklın ya da felsefenin cisimlerden başka bir konusunun olamayacağıdır. “Özet olarak, toplama ve çıkarma için hangi konuda olursa olsun bir yer varsa, akıl için de vardır; bunların olmadığı yerde, akıl için yapacak bir şey yoktur.”[26]

Hobbes’e göre, doğal haklar, doğa yasaları, toplum sözleşmesi, devlet vb insan ürünü olarak yapay araçlar olup, bunları sınırlandırabilecek bir aşkın güç söz konusu olamaz. İnsanlar, akıl yoluyla, doğal hakkını yani her dilediğini yapma hakkını bırakma koşulluyla, barış durumunu sağlayacak olan devleti kurabilirler.

  1. 2. Toplum/Devlet Sözleşmesi

Hobbes, XVII. bölümde, insanlar korku içinde tutacak ve ceza müeyyidesiyle doğa yasalarına uymaya mecbur edecek bir güç oluşmayıncaya kadar doğa durumunda kalacaklarını nedenleriyle anlatır. İnsanların doğa durumuna son verip barış durumuna geçmesi ancak toplum sözleşmesiyle olur. Toplum sözleşmesini de şöyle açıklar. “Bu onaylamak veya rıza göstermekten öte bir şeydir; herkes herkese senin de hakkını ona bırakman ve onu bütün eylemlerinde aynı şekilde yetkili kılman şartıyla, kendimi yönetme hakkını bu kişiye veya bu heyete bırakıyorum demişçesine, herkesin herkesle yaptığı bir ahit yoluyla, hepsinin bir ve aynı kişilikte gerçekten birleşmeleridir. Bu yapıldığında, tek bir kişilik halinde birleşmiş olan topluluk, bir DEVLET, Latince CIVITAS, olarak adlandırılır. İşte o EJDERHA’NIN veya daha saygılı konuşursak, ölümsüz tanrının altında, barış ve savunmamızı borçlu olduğumuz, o ölümlü tanrının doğuşu böyle olur.”[27] Leviathan, Tevrat ve İncil’de kötülüğü temsil eden bir su canavarının adı olarak geçmektedir. Hobbes’da Leviathan adlı eserinde mutlak güç ve yetkilere sahip egemen devleti, Leviathan metaforuyla ifade etmiştir.

Toplum sözleşmesinin yapılabilmesi için, insanların fiziksel ve psişik gücünü kullanmaktan vazgeçmesi gerekir. Başka deyimle doğal haklarını kullanmasından fedakârlık etmesi gerekir. “Bir insanın herhangi bir şey üzerindeki hakkını bırakması, başkalarının, o şey üzerindeki hakkının meyvelerinden yararlanmalarına engel olma özgürlüğünden vazgeçmesi demektir. Çünkü, hakkından feragat eden veya hakkını sona erdiren bir insan, başka birine, daha önce sahip olmadığı bir hakkı vermiş olmaz; çünkü herkesin her şey üzerinde doğal olarak bir hakkı vardır. Bu kişinin bütün yaptığı, kenara çekilerek, o başka birinin zaten sahip olduğu hakkını, başkalarından değil ama, ondan bir engelleme olmaksızın, kullanabilmesine müsaade etmektir.”[28] İnsanların, toplum sözleşmesi yoluyla, doğal hakları için gücünü kullanmaktan vazgeçmesiyle Leviathan (ölümlü tanrı) yani devlet doğar. Devletin gücü, insanların kullanmaktan vazgeçtiği güçlerin toplamından çok daha fazla ve üstündür. Devlet bu üstün gücün dehşetiyle, ülkede barış, dünyada ya da uluslararasında savaş hedefi doğrultusunda uyruklarının iradelerini birleştirip biçimlendirir.

Hobbes, devleti üstün bir kudret ve güçle donatılmasına meşruiyet kazandırmak için toplum sözleşmesi teorisini kullanır. Elbette sözleşme teorisi, Antik döneminden beri bilinmektedir. Antik dönemin ve ortaçağın bazı düşünürlerinde, Monarkomaklarda, vb sözleşme kuramı, uyruklar ile hükümdar arasında olup amacı, uyruklar lehine hükümdarın iktidar gücünü sınırlamaktır. Hobbes’un sözleşme teorisinde, sözleşme egemen ile uyrukları arasında değil, yalnızca uyrukluk statüsünü kazanacak bireyler arasındadır.

Toplum sözleşmesi, güç bakımından eşit ve her şeyi yapmada özgür bireyler tarafından yapılır. Hobbes, Diğer Doğa Yasaları Üzerine bölümünde, bu durumu, şöyle açıklamaktadır. “Doğa insanları eşit yaratmış ise, bu eşitliğin kabul edilmesi gerekir. Yok, doğa insanları eşit yaratmamış ise, kendilerini eşit sayan insanlar ancak eşit şartlarda barış yapmaya razı olacakları için, bu eşitliğin de kabul edilmesi gerekir. Böylece, dokuzuncu doğa yasası olarak şunu ifade ediyorum, herkes bir başkasını doğal olarak eşiti kabul etmelidir.”[29]

Sözleşenlerden biri, sözleşmeyle karşısındakinden daha fazla şey kaybedecekse, rızaya dayalı bir sözleşmeye katılması mümkün değildir. Fiziksel olarak en zayıfın en güçlüyü öldürme imkânı olmasaydı, en güçlü, sözleşmeyle, gücünden vazgeçmeye asla yanaşmayacaktı. “Sözleşme ancak güçleri ve çıkarları açısından eşit düzlemde bulunanlar arasında mümkündür.”[30] Klasik siyaset felsefesi, devleti yani yöneten-yönetilen ayrımını doğal eşitsizlik üzerinde ifade etmiştir. Hobbes ise, klasik siyaset felsefesinin tersine, siyaset felsefesini, doğal eşitlik ilkesi üzerine kurmuştur. Böylece eşit olan ya da birbirlerini eşit olarak gören bireylerin sözleşmesinden devlet doğar. Ve bireyler de bu devlet içinde yurttaşlık statüsünü kazanırlar. Hobbes’un sözleşme teorisi; insanların bireyselliğinin yönünü ulusal bireyselliğe doğru iterek, ulus-devlet anlayışının gelişmesine katkı yapmıştır.

Egemen, sözleşmede taraf olmayan ve sorumsuz bir konumdadır. Egemen, uyrukların sözleşmeye uymalarını sağlayan ve sözleşmenin garantörü olarak üstün bir kudret ve güç sahibidir. Ancak çok üstün bir güçle donanmış egemen sayesinde toplum sözleşmesi gerçekleşebilir. “Kılıcın zoru olmadıkça ahitler sözlerden ibarettir ve insanı güvence altına almaya yetmez.”[31] Bu kılıcın zorunu kullanacak olan devlettir. Çünkü toplum sözleşmesinin amacı, devletin kurulmasıdır. Hobbes’un toplum sözleşmesi; uyrukluk statüsünü kazanacak bireylerin oybirliğiyle gerçekleşir. Zaten Toplum sözleşmesi tanımında “kendimi yönetme hakkını bu kişiye veya bu heyete bırakıyorum demişçesine, herkesin herkesle yaptığı bir ahit” deyişiyle belirtmektedir. Sözleşmeye katılmayanlar ya da muhalif olanlar, devletin yani siyasi toplumun dışında kalırlar ve yurttaşlık statüsünü kazanamazlar.

  1. Devlet Biçimleri

Hobbes’e göre, sadece üç yönetim biçimi vardır; monarşi, aristokrasi ve demokrasidir. “Temsilci bir kişi olduğunda, devlet bir monarşidir; bir araya gelecek herkesten oluşan bir heyet ise, demokrasidir veya halk devletidir; sadece bir kesimin heyeti olduğunda ise, aristokrasi adını alır.”[32] Hobbes, tiranlık, oligarşi ve anarşi, farklı yönetim biçimleri kabul etmez. “Politika kitaplarında, tiranlık ve oligarşi gibi başka hükümet adları vardır; fakat bunlar; değişik hükümet biçimlerinin adları değil, aynı biçimlere verilmiş kötüleyici adlardır. Çünkü, monarşi yönetimi altında memnun olmayanlar ona tiranlık derler; aristokrasiden memnun olmayanlar ise, ona oligarşi olarak adlandırırlar; yine, demokrasi yönetiminden zarar gördüğünü düşünenler, ona, yönetimsizlik anlamına gelen anarşi adını verirler.”[33] Hobbes’e göre, bu üç yönetim biçimleri arasında, monarşi egemenliği daha iyi temsil eder. Bununla birlikte hangi yönetim biçimi kabul edilirse edilsin, devletin kuruluş amacının gerçeklemesi için, egemenlik yetkisi bölünmemelidir.

  1. 1. Siyasi İktidar Oy Çokluğuyla Belirlenir

Oybirliğiyle belirlenen toplum sözleşmesinin yoluyla kurulan devlet, ancak siyasi iktidar aracılığıyla kurumlaşabilir. Bunun için de siyasi iktidarın hangi kişi ya da heyet tarafından kullanacağının belirlenmesi gerekmektedir. Hobbes, egemenliği kullanacak kişinin ya da heyetin yani yönetim biçiminin oybirliğiyle değil, oy çokluğuyla belirlenir. “Bir insan topluluğu, kendi arasında ahit yaparak, hepsinin birden kişiliğini temsil etmek, yani onların temsilcisi olmak hakkının hangi kişiye veya heyete verileceği konusunda çoğunlukla anlaştığı vakit, bir devlet kurulmuştur denir. Bunun lehinde oy verenler gibi, aleyhinde oy verenler de, barış içinde birlikte yaşamak ve başkalarına karşı korunmak amacıyla, o kişi veya heyetin bütün eylemlerini ve kararlarını, bunlar kendi eylem ve kararları immişçesine, yetkili kılacaktır.”[34] Egemenliği temsil edecek kişinin ya da heyetin belirlenmesiyle ilgili sözleşme de, tüm yurttaşların oybirliğine gerek yoktur. Temsilcinin “aleyhinde oy veren” azınlık da, “lehinde oy veren” çoğunluk gibi yurttaşlık haklarının sahibidirler. Denilebilir ki Hobbes’un devlet teorisinde iki çeşit sözleşme vardır. Bu sözleşmelerden biri devletin kurulması içindir. Bu sözleşme yurttaşlık statüsünü kazanacak bireylerin oybirliğiyle gerçekleşir. Diğeri ise egemenin yani siyasi iktidarın belirlenmesi için yapılan sözleşmedir. Bunun için çoğunluğun katılması yeterlidir.

Hobbes, sözleşme teorisini, tarihsel bir gerçeklik üzerinde oluşturmaz. Hobbes’un sözleşmesi tarihsel olgulara dayalı değildir. Zaten tarihte böyle bir sözleşme yapılmış değildir. Hobbes, demişçesine” sözleşme yoluyla devlete birleşmişlerdir, sözüyle, sözleşmenin sarih, gerçek bir nitelik değil, zımni bir nitelik olduğunu belirtmiş olmaktadır. Hobbes’un toplum sözleşmesi, doğa durumu gibi devletin zorunluluğunu gösteren bir teorinin mantıksal bir varsayım ya da bilimsel bir kurgudur.

  1. Egemenlik ve Egemen Güç

Hobbes. Devlet teorisini feodal devlete karşı geliştirmiştir. Doğa durum, yani anarşi ve güvensizlikten maksadı da, feodal siyasal yapılanmasıdır. Feodal toplum ve siyasi ilişkilerinin temeli de vassal/süzeren sözleşmesine dayalıdır. Hobbes’da feodaliteden gelme sözleşme kavramını, dünyevi bir merkezi iktidara doğru bükerek yeniden kuramlaştırmıştır. Feodal toplumda kral, sözleşmenin taraflarından biri iken, Hobbes ise, kralı ya da egemeni, sözleşmenin dışında tutarak ve mutlak bir güçle donatarak sözleşmeyi teminat altına alacaktır.

Hobbes’un devletinin amacı insanları, feodal kişisel bağımlılık ilişkilerinden koparmak ve yerine gayrişahsî ilişkiler yerleştirmektir. Bunu da, bir yanda devletin kaynağını, aşkın güçlerden kopartarak dünyevileştirirken, diğer yandan da kral yerine toplum sözleşmesini, devletin kaynağına dönüştürerek yapmaktadır. Yani eşit olan insanlar, birleşerek bir yapay kurumdan başka bir şey olmayan devleti yaratmışlardır.

Bu yapay devletin ruhu da egemenlik ilkesidir. “Egemenlik bütün gövdeye canlılık ve hareket veren yapay bir ruhtur; yargıçlar ve diğer yargı ve yürütme görevlileri, yapay eklemler; egemenlik makamına bağlı her eklem ve organa kendi görevini yaptıran ödül ve ceza, doğal gövdede aynı işi yapan sinirlerdir; tek tek organların/üyelerin servet ve zenginlikleri ise kuvvettir; (salus populi) halkın esenliği onun görevidir; bilmesi gereken her şeyi ona bildiren hukukçular, hafızadır; adalet ve yasalar yapay bir akıl ve iradedir; uyum, sağlıktır; nifak, hastalıktır; iç savaş ise ölüm.”[35]

Hobbes’un aygıtçı ve organizmacı bakış açısını yansıtan devleti; hem insanlar tarafından yaratılmış bir araçtır ve hem de insanları dönüştüren, biçimlendiren bir araçtır. Böylece insanlar, hem egemenliğin kaynağıdır hem de egemenliğin nesnesidir. Hobbes’un devlet düşüncesinin modernliği de, egemenliğin yurttaşlara hem içsel ve hem dışsal olmasıdır.

Bununla birlikte Hobbes’un siyaset felsefesinde, devlet olmaksızın toplum ve bireyin de var olamayacağıdır. Çünkü Hobbes’e göre, devletin olmadığı ortam, doğa durumudur. Onun için, bir yandan egemenliğin kaynağını, bireyler ya da bireylerin toplamı olan halka dayandırırken, diğer yandan da bireylere ya da halka, egemenden bağımsız bir kişilik tanımaz. Bu düşüncelerden hareketle Hobbes, devleti şöyle tanımlar: “İnsanları yabancıların saldırısından ve birbirlerinin zararlarından koruyabilecek ve böylece, kendi emekleriyle ve yeryüzünün meyveleriyle kendilerini besleyebilmelerini ve mutluluk içinde yaşayabilmelerini sağlayacak böylesi bir genel gücü kurmanın tek yolu; bütün kudret ve güçlerini, tek bir kişiye veya hepsinin iradesini oyların çokluğu ile tek bir iradeye indirgeyecek bir heyete devretmeleridir. Yani, kendi kişiliklerini taşıyacak tek bir kişi veya bir heyet tayin etmeleri ve herkesin, bu kişi veya heyetin, ortak barış ve güvenlikle ilgili işlerde yapacağı veya yaptıracağı şeylerin amili olmayı kabul etmesi ve kendi iradesini o kişi veya heyetin iradesine ve muhakemesini de onun muhakemesine tabi kılmasıdır.”[36] Artık yurttaşların iradesi, egemenin iradesine ve muhakemesine tabi kılmasından ve yurttaşların hepsinin birden kişiliğini taşıma hakkına sahip olmasından dolayı, egemenin kararlarının, yurttaşların kendi kararlarıymış gibi algılamaları gerekir. Dolayısıyla yurttaşların egemenden bağımsız bir kişiliği de olamaz.

Hobbes’un siyaset felsefesinde, devlet birdir ve dolayısıyla devletin ruhu olan egemenlik de birdir. Bu egemenliği ya bir insan ya da bir meclis kullanır. 

  1. Egemenliğin Nitellikleri

Hobbes’e göre de, egemenliğin üç niteliği vardır. Bunlar; egemenliğin mutlak, sürekli ve bölünmezliğidir.

Egemenin gücü mutlaktır. Hobbes’e göre egemen mutlaktır/ sınırsızdır ve ondan daha büyük ya da daha üstün güç olamaz. Devlet biçimleri ne olursa olsun egemen güç birdir ve tek bir iradeye sahiptir. Egemen, şiddet tekelinin sahibi olarak ve bu şiddet tekeli sayesinde sözleşmeyi geçerli kılmaktadır. Çünkü kılıcın zoru olmadığında, egemen yeteri düzeyde güvenliği sağlayamaz. Bu durumda herkes, bütün diğer insanlara karşı korunmak için, kendi gücüne ve becerisine dayanmaya yönelir. Bu da anarşi ve kaosu getirir. “Benim fikrimce, egemen güç, ister monarşide olduğu gibi tek bir adamda olsun, ister halk devletinde ve aristokratik devlette olduğu gibi, bir mecliste olsun, insanların hayal edebilecekleri kadar büyük bir şeydir. Bu kadar büyük bir güçten pek çok kötü sonuçlar doğabileceği düşünülse bile, bunun yokluğunun sonuçları, yani herkesin kendi komşusu ile sürekli bir savaş durumunda olması, çok daha kötüdür… Her kim ki egemen gücün aşırı büyük olduğunu düşünerek onu azaltmayı isterse, kendini, onu sınırlayabilecek başka bir güce yani, daha büyük bir güce tabi kılmak zorundadır.”[37]

M.Ali Ağaoğulları, Hobbes’un bu görüşünü, İngiltere tarihinde yaşanan bir olguyla açıklar. “Bu görüşleri, İngiltere tarihine uygulamaya çalışalım. Birinci Leviathan’ın, yani kralın erki sınırlandırmak istenmiştir. Bunun sonucu doğa durumunun geri gelmesi, yani iç savaştır. Bu durumdan kurtulmak isteyen insanlar, taraflardan birini destekleyerek ikinci Leviathan’ı yaratırlar ve Avam Kamarası’nı ya da daha doğrusu Cromwell’i egemen olarak kabul ederler. Özetle değişen bir şey olmamıştır: Mutlak egemen gitmiş, onun yerine bir başka mutlak egemen gelmiştir.”[38]

Egemenin gücü süreklidir ve bölünemez. “Bütün bu yönetim biçimlerinde, yönetici ölümlü olduğu, sadece monarklar değil meclislerde öldüğüne göre, nasıl ki yapay bir insan için karar alınıyorsa, yapay bir ebediyet için de karar alınmalıdır…Bu yapay ebediyet, tevarüs (irsiyet y. n. ) hakkı denilen şeydir.”[39] Burada devletin sürekliliği için gerekli kuralların oluşturulmasını istemektedir. Onun için, yöneticilerin ve meclislerin haleflerinin seçiminin ya da belirlenmesinin konusunda kurallar düzenlenmelidir. Çünkü egemenlik, gayrişahsîdir ve egemenin doğal bedenin yaşamının sona ermesi, siyasi bedenin sürekliliğini riske sokmamalıdır. Hobbes’da tıpkı Bodin gibi egemenliğin devredilemeyeceğini ya da bölünemeyeceğini söylemektedir. Para bastırma, reşit olmayan mirasçıların mallarını ve kendilerini yönetme gibi yasal haklar egemen tarafından devredilebilineceğini, ancak yurttaşların koruma yetkisinin devredilemeyeceğini belirtir. Hobbes, güçler ayrılığı öğretisine de karşıdır ve bunun egemenliğin bölünmesi, parçalanması olarak idrak etmektedir. Bu görüşünü kanıtlamak için de İngiltere’deki iç savaşı örneğini göstermektedir. “Kendi içinde bölünmüş bir krallık ayakta duramaz; çünkü, önceden bu bölünme olmadıkça, karşıt ordulara bölünme asla olamaz. Bu yetkilerin Kral, Lordlar ve Avam Kamarası arasında bölünmesi düşüncesi İngiltere’nin çoğunluğu tarafından en başta kabul edilmemiş olsaydı, halk asla bölünmez ve bu iç savaşa sürüklenmezdi; önce siyasi görüşlerde anlaşamayanlar arasında, sonra da din özgürlüğü konusunda anlaşamayanlar arasında olmak üzere; ve bu bölünme ve iç savaş, egemenlik hakkı konusunda insanlara öyle bir ders vermiştir ki, bugün (İngiltere’de) bu hakların niçin bölünemez olduğunu ve barış geri geldiğinde bunun çoğunluk tarafından kabul edileceğini, ve iç savaşın ıstırapları unutuluncaya kadar, meğer ki cahil tabaka şimdiye kadarkinden daha iyi eğitilsin, bunun böyle kabul edilmeye devam edeceğini görmeyen pek az insan vardır.”[40] Hobbes, egemenliğin devlet biçimlerinden bağımsız olarak mutlak, sürekli, devredilemez nitelikte olduğunu savunmuştur.

Yasa Yapma ve Bozma Yetkisi Egemen Güce Aittir. Yasa ya da toplumsal yasaların özelliğini belirtmeden önce Hobbes’un yasa tanımını belirtmek gerekir. “Toplum Yasası, her uyruk için, sözle, yazıyla veya iradenin bir başka yeterli işaretiyle, doğru ve yanlışın ayırt edilmesi için, yani neyin kurala aykırı olup neyin olmadığının ayırt edilmesi için kullanılmak üzere, devletin uyruklarına emrettiği kurallardır.”[41]

Monarşi, aristokrasi, demokrasi gibi, bütün devlet biçimlerde, yasa yapma ve bozma yetkisi yalnızca egemen güce aittir. Egemen güç, toplum yasalarına bağımlı değildir. Egemen güç, yasa yapma ve iptal etme gücüne sahip olduğundan dolayı, uygun görmediği yasayı kaldırıp, yerine yeni bir yasa koyarak kendini yasaya bağımlılıktan kurtarır. Böylece egemen güç, istediği zaman yasa koyan ve kaldıran bir güç olmasından dolayı, yasalar varken de özgürdür.

İnsanları bağlayabilen de ve salıverebilen de egemen güçtür. Bu durumda egemen güç, ister tek kişi bir adam olsun isterse bir heyet olsun, sadece kendi kendine bağımlıdır. Kişinin kendi kendine bağımlı olma durumu da mantıklı değildir ve zaten egemen güç bağımlı değildir.

Toplumsal (pozitif) yasalar ile doğa yasaları birbirleriyle uyumludur. Zaten Hobbes’e göre, doğa yasaları, ancak pozitif hukukun varlık koşullarında yasal niteliğine kavuşur. “Doğal hukuk ile toplum yasaları birbirini içerir ve aynı kapsamdadır. Adalet, hakkaniyet ve kadirbilirlikten ve bunlara dayalı diğer ahlak erdemlerinden oluşan doğal hukuk, salt doğa durumunda, tam anlamıyla yasa değil, insanı barış ve uyuma teşvik eden niteliklerdir. Doğal hukuk, ancak bir devlet kurulduğunda, gerçekten yasa hükmü kazanır, daha önce değil; çünkü ancak o zaman devletin buyruğu ve devletin yasası haline gelir. İnsanları ona uymaya zorlayan şey egemen güçtür.”[42] Böylece yalnızca devlet tarafından yapılan yasaların, buyruk verme gücü vardır ve uyruklar da bu yasalara uymak zorundadır. Yasalara uymayan uyruklara, şiddet kullanma tekeline sahip olan devletin zorlayıcı gücünün cezai muhatabı olur.

Bir devletin her yurttaşı, ahit yoluyla toplum yasalarına uymaya rıza göstermiştir. Onun için toplum yasalarına uymak, doğa yasalarına uymaktır. “Doğal hukuk ve toplum yasaları farklı yasa türleri olmayıp aynı bütünün parçalarıdır; bunlardan yazılı olanlar toplum yasaları, yazılı olmayanlara da doğal hukuk veya doğa yasaları denir.”[43]

Hobbes’de devlet, yalnızca bir güç örgütlenmesi değil, egemen gücün kurumsallaşması, hukuk ile belirlenmiştir. Özgürlüklerin kısıtlanması egemen gücün keyfine göre değil, toplumsal yasalara göre sınırlanır. “Ancak doğal haklar, yani insanın doğal özgürlüğü toplum yasalarıyla sınırlanabilir; gerçekte, yasa koymanın amacı bu sınırlamadan başka bir şey değildir. Doğa yasaları toplum yasalarıyla sınırlanmazsa zaten barış ve huzur da olmaz. Hukukun yaratılış nedeni, insanların doğal özgürlüğünü sınırlamaktan başka bir şey değildir; öyle ki insanlar birbirlerine zarar vermesinler, fakat yardım etsinler ve ortak düşmanlarına karşı bir araya gelsinler.”[44] Burada söylemek istenen aslında yalnızca devletin yaptığı yasaların var olduğudur. Başka deyişle bütün yasalar pozitif yasalardır, demekten başka bir şey değildir.

Yasanın herkesin bilgilenmesini sağlayacak bir biçimde ilan edilmesi gerekir. İlan edilmemiş bir yasa, yasa değildir. Yasalar, onları anlayabilecekler için geçerlidir. Yasalar, deliler, çocuklar, akıl hastalığı olanlar üzerinde uygulanamaz. Aynı şekilde bir yasanın varlığından haberi olmayan, bu yasayı çiğnemişse bağışlanmalıdır. Çünkü o yasa, onun için bir yasa hükmünde değildir. Hobbes için, egemen gücünün kaynağı sözleşmedir ve bu da rıza ile olmaktadır. Bu durumda sarih rıza yoksa, yasa da yoktur. Ayrıca bireyler yasanın yasaklamadığını yapabileceklerini söylemektedir.

Yasa, yasanın yapılmasından önceki olaylara uygulanamaz. “Hiçbir şey, olaydan sonra yapılmış bir yasayla suç haline getirilemez. Bir olayın meydana gelmesinden sonra yapılan hiçbir yasa, onu bir suç haline getiremez.”[45] Hukukla ilgili bu anlayışından hareketle Hobbes’un totaliter anlayışa sahip olmadığını belirtmek gerekir.

  1. 1. Egemen Gücün Diğer Hakları

Leviathan’ın 18. bölümünde egemenlerin hakları anlatılır. Yukarıdaki anlatımlardan dolayı anlamı açık olanların, izahatına girilmeyecek, sadece başlıkları belirtmekle yetinilecektir.

1- Egemenin gücü, onun rızası olmadan, başka birine devredilemez. Yani uyruklar iktidar biçimini değiştiremezler.

2- Egemen güçten vazgeçemez.

3- Uyrukları tarafından haksızlıkla suçlanamaz.

4- Egemenin eylemleri uyruk tarafından eleştirilemez.

5- Uyruklar tarafından cezalandırılamaz.

6- Uyruklarının barışı ve savunulması için neyin gerekli olduğuna egemen karar verir.

Egemen gücün amacı, tüm yurttaşları barış ve güvenlik ortamında yaşatmaktır. Egemen gücün bu amaca ulaşmak için gerekli olan her tür aracı yaratma ve kullanma kararı almaya hakkı vardır. Aynı zamanda barış ve güvenliği engelleyen her tür ilişki ve aracı tasfiye etme hakkında da karar alma hakkına sahiptir. Ülkede barışın sürmesine, dışarıda da düşmanlığın önlenmesine yönelik, barış ve güvenliğin sağlanmasının, tersi durumunda ise barış ve güvenliğin tesisi için her tür tedbir ve karar alma yetkisine sahiptir. Bu hedef doğrultusunda uyruklarına hangi fikirlerin öğretileceğine egemen karar verir. “Hangi görüş ve düşüncelerin barışa aykırı, hangilerinin ise uygun olduğuna ve dolayısıyla, hangi durumlarda, nereye kadar ve hangi insanların topluluklar karşısında konuşmalarına izin verileceğine, ve yayınlanmadan önce kitaplardaki düşünceleri kimin inceleyeceğine karar verilmesi de egemenliğin bir parçasıdır.”[46] Burada Hobbes’un sansürü savunduğu açıktır. Ancak bu sansür sadece barışı koruma ve güvenliği sağlama hedefine yöneliktir. Egemen güç, sadece siyasi alanla ilgili olan düşüncelerin denetlenmesi ve yönetmesiyle uğraşır. Siyaset dışında kalan bireysel düşüncelerin denetlemesine yönelmez ve zaten buna gerek de yoktur. Hobbes, bu durumu şöyle açıklar. “Düşünceler konusunda, doğruluktan başka hiçbir şeyin dikkate alınmaması gerekirse de bu, düşüncelerin barış için yönlendirilmesi ile çelişmez.”[47]

7- Hobbes’e göre, her bir yurttaşa, yararlanabileceği şeyleri ve yapabileceği faaliyetleri gösteren yasaları yapma yetkisinin tümü egemene aittir. Mülkiyet denilen şey de budur. “Adalet herkese kendisinin olanı sürekli olarak vermek iradesidir. Bu nedenle, kendisinin olanın, yani mülkiyetin, olmadığı yerde, adaletsizlik de yoktur; ve kurulmuş bir zorlayıcı gücün, yani, devletin olmadığı yerde de, mülkiyet yoktur; herkes her şey üzerinde hak sahibidir; dolayısıyla, devletin olmadığı yerde, adalete aykırı hiçbir şey yoktur; ve adaletin doğası, geçerli ahitlere uyulmasıdır; fakat ahitlerin geçerliliği, insanları onlara uymaya zorlayacak bir devlet gücünün kurulmasıyla başlar ancak; ve mülkiyet de o zaman başlar.”[48]

Demek ki, doğa durumunda adaletsizlik diye bir şey söz konusu değildir. Adalet ve mülkiyet, sözleşmeyle devlet haline geçişin sonucudur. Egemen güç, neyin kime ait olduğunu toplum yasalar ile belirler. Böylece özel mülkiyeti meşru kılan ve koruyan egemen güç olarak devlettir.

Aynı durum bireyselleşme sorunu için de geçerlidir. Bireyselleşme de sözleşmeyle devlet haine geçişle varlaşır. Doğa durumunda birey yoktur. Yukarıda da belirtildiği gibi herkesin her isteğini ele geçirmede eşit güce sahip olmasından dolayı, hiçbir bireysel hakkın tanımlamasına imkân vermez. Hobbes’da, sözleşmeyle aynı zamanda bireyler topluluğuna geçiştir de. Bunun içindir ki, Hobbes’da, pozitif yasaların olduğu yerde, bireyler ve bireysel haklar söz konusu olur. Doğa durumunda nasıl ki adaletsizlik, mülkiyet ya da maliklik gibi, birey ve bireysel haklar da söz konusu değildir. Birey ve malik olma durumu, ancak devlet haline geçişte oluşur.

Böylece her bireyin ya da yurttaşın özel mülkiyet hakkı vardır ve bir başka yurttaş bu özel mülkiyet hakkına dokunamaz. Ancak bu dokunulmazlık yurttaşlar arası ilişkilerde geçerli olup, egemen gücü kapsamaz. “Bir uyruğun kendi toprakları üzerindeki mülkiyeti, bütün diğer uyrukları onları kullanmaktan men etme hakkından oluşur; fakat bu, ister bir meclis ister bir monark olsun, egemeni men etme hakkını içermez.”[49]

8- Yargılama ve anlaşmazlıkları çözme hakkı egemene aittir.

9- Barış ve savaş zamanlarına ve nedenlerine o karar verir.

10- Yüksek devlet görevlilerini, danışmanları, komutanları ve bütün diğer memurları ve bakanları seçmek hakkı egemene aittir.

11- Ödülleri, cezaları verme hakkına sahiptir.

12- Lortluk, kontluk, düklük, prenslik paye ve unvanları dağıtmak hakkı egemene aittir.

Egemen güç, bu mutlak, sürekli ve bölünemez hakların verdiği imkânlarla toplumun barışını ve güvenliğini sağlamak üzere gerekli pozitif yasaları yapar ve uygular. Yasaların hükümlerini icra etmeyen yurttaşlara da katı cezai müeyyide uygulanır.

  1. 2. Egemen Gücün Görevleri veya İşlevleri

Hobbes, toplum sözleşmesi vasıtasıyla doğa durumundan çıkıp toplum/devlet durumuna gelişinde, devlete mutlak egemenlik ve uyruklara da bu mutlak egemenliğe rıza göstermeyi, bir amaç olarak değil bir araç olarak telakki etmektedir. Demek ki, mutlak egemenlik ve egemenlik hakları, amaç değil, amaca varmayı sağlayan araçlardır. Amaç halkın iyiliğinin ya da güvenliğinin sağlanmasıdır. Hobbes’e göre, güvenlik; sadece halkın korunması değil, barışı özgürlüğü ve adaleti de içeren bir yaşam tarzıdır. “İster bir monark olsun ister bir meclis, egemenin görevi, kendisine egemenlik gücünün veriliş amacında, yani halkın güvenliğinin sağlanmasında yatar; egemen, bu göreve doğa yasasıyla bağlıdır… Güvenlik burada kastedilen, sadece koruma değil; aynı zamanda, her insanın meşru emeğiyle, devlete tehlike veya zarar gelmeksizin elde edeceği, hayatın bütün konforlarıdır.”[50]

Hobbes, Leviathan kitabının 30. bölümünde egemen temsilcisinin görevlerini anlatır. Egemenin önde gelen görevleri arasında, halkın eğitimini sayar. Devlet, özellikle akademiler ve üniversiteler aracılığıyla, halkını egemenliğin haklarının temelleri ve nedenleri hakkında bilgilendirilmesini sağlamakla yükümlüdür. Ancak halkın yurttaşlık bilgisinin gelişmesi sayesinde, kendi durumlarına uygun iyi yasaların yapılması ve uygulanması konusunda üstüne düşeni yaparlar. Böylece halkın, egemenin gücüne tabi olması ve yasalara uymasını, sadece zor yoluyla değil, rızasının sağlanmasını da amaçlamalıdır.

Adaletin bütün halk katmanlarına eşit biçimde dağıtılmasının, egemen temsilcinin görevlerinden biri olarak belirtir. Uyruklar, soylu sınıfına mensup olan ve olmayanlar olarak toplumsal statüsünden dolayı kendi aralarında eşit değildir. Ancak egemen gücün önünde, yani hukukta eşit olmalıdır.

Hayatını kendi emekleriyle sürdürülemez durumunda olanların, temel ihtiyaçlarını karşılamalıdır. Pek çok insan, kaçınılması mümkün olmayan olaylar yüzünden, hayatlarını kendi emekleriyle sürdüremez duruma gelmektedir; bunlar, özel kişilerin hayırseverliğine terk edilmemeli, doğal ihtiyaçların gerektirdiği ölçüde, devletin yasaları tarafından korunmalıdır.[51]

Hobbes’un tarif ettiği bu görevleri üstlenen bir devlet, sosyal devlet durumundadır.

Hobbes, uyrukları, yasa karşısında olduğu gibi vergi karşısında da eşitliğini savunur. “Eşit vergi konulması da adaletle ilgilidir; verginin eşitliği, servetin eşitliğine değil, herkesin savunması için devlete olan borcunun eşitliğine dayanır. Bir insanın, hayatını sürdürmek için çalışması yetmez; ayrıca, eğer gerekirse, emeğinin ürünlerini güvence altında tutmak için savaşması da gerekir.”[52] Verginin üretimden değil tüketim üzerinden alınmasını savunur.

Toplumsal düzenin çıkarı için sağlıklı olan uyrukların çalışmaya zorlamalıdır. Ve iş bulamama gerekçesinden yoksun bırakılması için, “denizcilik, tarım, balıkçılık ve emek gerektiren her tür üretim gibi, bütün meslekleri teşvik eden yasalar olmalıdır.” Buna karşın yoksullar çoğaldığı ve çalışma durumunda olan insanlar da artmaya devam ettiği takdirde, “bunlar pek fazla iskân edilmemiş ülkelere yerleştirilmelidir.” Yani mevcut durumda Britanya Kialığının egemenliğinde olan sömürgelere yerleştirilmesini önermektedir. Ancak, ülkenin sanayi ve ticari gelişmişliği bütün halkın geçimini sağlayamıyorsa, o zaman “son çare, zaferle veya ölümle herkesin çaresine bakan savaştır.”[53] Yani yeni sömürgelerin ele geçirilmesini önermektedir.

Burada tarif edilen görevleri üstlenen devlet ise sömürgeci kapitalist devlettir. Hobbes’un devleti, bu iki karakteri de yani kapitalist ve sömürgeci karakterini bünyesinde taşımaktadır.

  1. Din ve Devlet

Hobbes, Leviathan’ın üçüncü kısmı Hıristiyan bir devlet üzerine ayırmıştır. Hobbes’un burada yaptığı şey, Hıristiyan dini, devletin ya da toplumun kaynağı olan insanlar arası sözleşmeye uyumlulaştırmak doğrultusunda yorumlamaktır. Hobbes, 29. bölümde, devleti zayıflatan ve çökmesine yol açan nedenlerinden birinin de Hıristiyan dinin yorumuyla ilgili olduğunu söyler. “Bir devlette birden fazla ruh, yani egemen olduğunu düşünen kişiler vardır: Bunlar; egemenliğe karşı, bir yücelik; yasalara karşı; temel ilkeler (dinsel kurallar y. n. ); ve devlet otoritesine karşı, bir ruhani otorite koyarlar.”[54] Yasa yapma-bozma ve uygulama yetkisi bir devletin varlığına işaret etmektedir. Bir devlette, “biri egemen, diğeri yüce olduğunda; biri yasalar, diğeri temel ilkeler koyduğunda; aynı uyrukların cismani ve ruhani olmak üzere iki devleti olması gerekir.” Bu durumda her yurttaş iki krallığa birden tabidir. “Ruhani iktidar neyin günah olduğunu ilan etme hakkını sahiplendiğine göre, neyin yasa olduğunu ilan etme hakkını da sahipleniyor demektir; çünkü günah, yasanın ihlalinden başka bir şey değildir ve yine, devlet iktidarı da neyin yasa olduğunu ilan etme hakkını sahiplendiğine göre, her uyruk iki efendiye birden itaat etmekle yükümlü olması gerekir ve bu efendilerin ikisi de kendi buyruklarını yasa olarak uyulmasını talep edecekledir ki bu imkânsızdır. Veya eğer tek bir krallık varsa, ya cismani, yani devlet iktidarı, ruhani olana tabi olmalıdır, ve o zaman sadece ruhani egemenlik var demektir; ya da, ruhani iktidar cismani olana tabi olmalıdır, ve o zaman da cismani olandan başka bir yücelik yok demektir. Dolayısıyla, bu iki güç birbirine karşı geldiklerinde, devlet büyük bir iç savaş ve dağılma tehlikesi içine düşmekten kaçamaz.”[55]

İnsan, yurttaş kimliğiyle devlet bedenin ve dinsel kimliğiyle de ruhani bedenin üyesidir. Hobbes, iktidarın kaynağını Tanrı katından insan katına indirmiş olup ve pozitif yasalara uymanın zorunluluğunu getirmiştir. Pozitif yasalara uymak zorunda kalan insanın daha doğrusu bir Hıristiyan’ın dinsel kurallara aykırı bir duruma düşmeyecek mi? İşte sorun kesin bir biçimde uyulması zorunlu olan pozitif yasaları ile ruhani kimliğin uzlaştırılmasıdır.

Hobbes’un sisteminin mantığında iki çeşit Tanrı düşüncesi ya da doğal teoloji ve peygamberce teoloji vardır.

  1. 1. Doğal Teoloji

Önce Hobbes’un doğal teolojisinin arka bahçesi olan doğa anlayışının belirtilmesinde fayda vardır. Hobbes’un doğa anlayışı, ortaçağın statik evren anlayışı değil, Yeniçağın evrenidir. Ortaçağın dünya merkezli evreni, her türlü değişikliği inkâr etmektedir. Kopernik (1473-1543), Giardano Bruno (1548-1600), Kepler (1571-1630) gibi düşünürlerin ortaya koydukları bilimsel keşifler sayesinde, evrenin sonsuzluğu ve güneş merkezli dünyanın bilgisinin gelişmesine ve yayılmasına neden olmuştur. Böylelikle. Ortaçağın, Tanrı’nın yarattığı evrenin yerine, Tanrı’dan soyutlanmış bir düşüncenin ürünü olarak, evrenin sonsuzluğu, güneşin etrafında dönen bir dünya anlayışına dayalı Yeniçağ evreni almıştır. Hobbes’un, doğal teolojisi teorisini de bu Yeniçağın evren anlayışının üzerinde inşa edecektir.

Hobbes, Tanrı’nın bir hakikat olup olmadığıyla ilgili değildir. Hobbes’e göre, Tanrı sorununda önemli olan var olması değil, ona iman etmesidir. Hobbes, Leviathan’da Tanrı ya da din hakkında iki tür söylem olduğunu söyler. Biri akıl yoluyla belirtilen söylem ve diğeri de kutsal yazılardan çıkartılan söylemdir. Buradan hareketle Hobbes, biri doğal teoloji ve diğeri de peygamberce teoloji olmak üzere iki tür teolojinin olduğunu söyler. “Tanrı’nın iki çeşit krallığı, doğal ve peygamberane. Tanrı’nın diğer iki çeşit sözü olan rasyonel ve peygamberane arasındaki farktan, Tanrı’ya, doğal ve peygamberane olmak üzere iki çeşit krallık atfedilebilir: doğal krallığında Tanrı, doğru aklın doğru ilkeleriyle, inayetini kabul etmiş insanları yönetir; peygamberane krallıkta ise Tanrı, uyrukları olarak, belirli bir kavmi; (Yahudileri) seçmiş ve onları, sadece onları, sadece doğal akıl ile değil, kutsal peygamberlerinin ağızlarından onlara verdiği pozitif yasalar ile de yönetmiştir.”[56]

Hobbes, Leviathan’ın 12. bölümünde dinin insana özgü olduğunu söyler. İnsanlar, bir vakıanın dolaysız nedenini ve tespit ettikleri nedenin nedenini aramaya ve araştırmaya eğilimlidir. İşte her olgunun nedenin nedenini ararken, “bütün şeylerin bir ilk ve ezeli nedeni olduğu görüşüne varacaktır; işte, insanların Tanrı kavramıyla kastettikleri şey budur.”[57]

Tanrı’nın egemenlik hakkı ve insanlardan kendine itaat etmesini istemesini, insanları yaratığından dolayı değil, “dayanılmaz kudretinden” yani karşı konulmaz gücünden gelir. “Tanrı’nın insanlar üzerinde hüküm sürmesi ve yasalarını çiğneyenleri cezalandırması doğal hakkı, insanları yaratmış olmasından değil, sanki insanlara yaptığı iyilik karşılığında şükran borcu olarak onlardan itaat beklermiş gibi; fakat onun dayanılmaz kudretinden gelir… İşte bu kudrettendir ki insanlar üzerinde hüküm sürme ve onları dilediği şekilde cezalandırma hakkı, doğal olarak Kadir-i Mutlak Tanrı’ya aittir.”[58]

Doğal teoloji, doğa durumunda ki insanların arasındaki savaşı durdurma ve barış içinde yaşatmayı sağlayamamaktadır. Kadir-i Mutlak Tanrı’nın insanları cehennemle cezalandırma korkusu, insanların kendisine itaat etmesini sağlatamamıştır.

  1. 2. Peygamberce Teoloji

Hobbes, peygamberce teoloji sistemini, doğal akıldan vazgeçilmeden, Kutsal Kitaplardaki Tanrı’nın sözlerinden, üretir. “Kutsal Kitap’ta Tanrı’nın birisine konuştuğu söylendiğinde bunun anlamı, Tanrı’nın o kişiye dolaysız olarak değil, fakat bütün Hıristiyanlara hitaben, peygamberlerin veya havarilerin veya kilisenin aracılığı ile konuşmuş olduğudur.”[59] Bu durumda peygamberce teolojinin kaynağı Kutsal Kitaplar ve özellikle Kilise olmaktadır. Bu nedenle Tanrı’ya tapınmak, ona iman etmek, Tanrı ile kulların herhangi bir şekilde doğrudan ilişkisinden değil, Kutsal Kitap ve Kilise aracılığıyla olmaktadır. Burada Tanrı’ya iman etmek, Kutsal Kitaplardaki ya da Kilise’yi temsilcisi olarak Papa’nın sözlerine inanmaktır. Netice itibariyle Kutsal Kitaplardaki sözleri, yorumlama ve açıklama otoritesinin sahibi Kilise’dir. Esasında inanılanın ve iman edilenin Kilise’nin sözünden başka şey değildir. “Tanrı’dan bize dolaysız bir vahiy gelmediği halde, Kutsal Kitaplar’ın (Eski Ahit/Tevrat ve Yeni Ahit/İncil) Tanrı kelamı olduğuna inandığımız vakit, inancımız, imanımız ve güvenimiz kiliseyedir; çünkü kabul ettiğimiz ve tanıdığımız şey onun sözüdür. Bir peygamberin Tanrı adına onlara aktardıklarına inananlar, onun aktardıklarının doğruluğuna sadakat içinde, bu peygamber ister gerçek isterse sahte bir peygamber olsun, onun sözünü kabul ederler, ona saygı gösterirler, ona güvenip inanırlar.”[60]

Zaten ortaçağın ya da feodalitenin devleti, Kilise devletinden başka bir şey değildi. İktidarın kaynağı Tanrı’dır ve Kilise’nin aracılığıyla gelmektedir. Aynı zamanda insanlara dinsel kuralları öğreten ve Kutsal Kitaplardaki sözlerin Tanrı’nın kelamı olduğunu söyleyen de Kilise’dir. Kilise’nin amacı da yeryüzünde tüm Hıristiyanların kendisine itaatini sağlamaktır. “Yeryüzünde, bütün Hıristiyanların itaat etmekle yükümlü oldukları evrensel bir Kilise yoktur; çünkü yeryüzünde bütün diğer devletlerin tabi olduğu tek bir iktidar yoktur. Değişik hükümdarlar ve devletlerin ülkelerinde Hıristiyanlar vardır; fakat onlardan her biri, üyesi olduğu devlete tabidir ve bu nedenle, başka bir kişinin buyruklarına tabi olamaz. Dolayısıyla, buyurabilen, yargılayabilen, bağışlayabilen, mahkûm edebilen ve başka herhangi bir işi yapabilen bir Kilise, Hıristiyanlardan oluşan bir devletle aynı şeydir ve uyrukları insanlar olduğu için, bir dünya devleti olarak ve üyeleri aynı zamanda Hıristiyanlar olduğu için, bir Kilise olarak adlandırılır.”[61]

Demek ki hayat içinde cismani ve ruhani yönetim ayrımı, bir hakikat değil, sadece icat edilmiş kelimelerden ibarettir. Bu icadın amacı da, insanların yasal egemenlerini tanımasında yanılmalarını sağlamak içindir. “Bu hayatta, hem din hem de devletin, dünyevi yönetimden başka bir yönetimi yoktur; hem devletin hem dinin yöneticisinin, öğretilmesini yasakladığı bir düşüncenin uyruklara öğretilmesi de yasal değildir. Bu yönetici bir tane olmak zorundadır; yoksa Kilise ve Devlet arasında, ruhaniciler ve dünyeviciler arasında, adaletin kılıcı ile imanın kalkanı arasında ve dahası, her Hıristiyan’ın kendi içinde, Hıristiyan ve insan arasında nifak ve iç savaş çıkması kaçınılmazdır.”[62]

Böylece Hobbes, Kilise’yi devletin içine yerleştirir ve devletin bir ögesine dönüştürür. Dolayısıyla Kilise, egemene bağımlı bir kurum ve din adamları da onun memurlardır. Bu durumda devletin dünyevi olan egemeni, aynı zamanda Kilise’nin de egemenidir. “Egemen, halkının en üstün dinsel yöneticisi olduğundan, kilise ya da din adamları onun memurlarıdır; dolayısıyla, ancak onun otoritesi altında görevlerini yerine getirirler, kutsal yazıları yorumlamak ve böylece dinsel kuralları belirlemek özel kişilerin değil, Kilise’nin yetkisi içindedir. Ama Kilise egemene bağlı olduğu için, bu konularda son söz söyleme hakkı egemendedir.”[63] Hobbes’un sözüyle: “İman konusunda bazı sorunlar olunca, kutsal yazıları yorumlamak, Hıristiyan olma sıfatıyla devletin egemenine aittir.”[64]

Hobbes, yurttaşlık ile Tanrı’ya iman etmenin ve dinsel görevlerini yerine getirmenin çelişmediğini söylemektedir. Yani egemene itaat etmenin Hıristiyan inancına aykırı olmadığıdır. Hobbes, bu söylediklerinin Hıristiyan inancının akidelerinin gereği olduğuna dair, şöyle bir açıklama getirir. “Hıristiyan inancının tek gerekli akidesi; Unum necessarium, yani Kutsal Kitab’ın kurtuluş için gerekli kıldığı tek iman akidesi şudur; İsa Mesih’tir.”[65] İsa Mesih’tir akidesi, kurtuluş için gerekli bütün inanç olduğudur. Bu akide, Hıristiyan’ın kurtuluşu ya da selameti için inanacağı temeldir. Bunun içindir ki İsa Mesih’tir akidesine açıkça kabul eden bir devletin yasalarına, dinsel gerekçeyle karşı çıkılamayacağıdır.

Bu durumu şu anlatımla daha da pekiştirir. “Kurtuluş için bütün gerekli olan, şu iki erdemde yer alır, Mesih’e iman ve yasalara itaat.”[66] Hobbes, egemenin buyruklarına iman etmeyi değil, itaat etmeyi önermektedir. Egemenin buyruklarına inanmayabilir, ama itaat etmek zorundadır. İman içseldir ve dışarıdan bilinmesi mümkün değildir. İtaat ise dış alanda gerçekleştiğinden bilinir. Bütün bu anlatımlardan sonra, Hobbes, asıl amacını şöyle açıklar: “Tanrı’nın yasaları, doğa yasalarından başka bir şey olmayıp, bunlardan en önemlisi, verdiğimiz sözü ihlal etmememiz, yani, birbirimizle karşılıklı sözleşmeyle üzerimizde tesis ettiğimiz cismani yasalara egemenlerimize itaat etmemiz gereğidir.”[67]

Böylece Tanrısal yasalar ile doğa yasaları aynı şey olup ve bu yasalar ancak pozitif yasalara dönüştüğünde somutlaşabilir ve uygulanabilir. Böylelikle Hobbes, şu sonuca ulaşır, tanrısal yasalara itaat ile pozitif yasalara itaat aslında aynı şeydir. Aynı zamanda pozitif yasalar, Kutsal Kitap’taki Tanrı’nın kelamlarına uyulmasını emrederek onlara otorite kazandırır.

Sonuç Olarak

XVI. yüzyılda, Batı Avrupa’nın bazı ülkelerinde mutlakıyetçi monarşi, feodal düzenin coğrafi, siyasi parçalanmışlığını sonlandırıp, siyasi iktidarı tek elde toplamıştır. Siyasal düşüncede yapılması gereken ise ortaya çıkan siyasal merkeze bir meşruiyet kaynağını sağlamaktır. Machiavelli, siyasal merkeze uygulama anlamında modern devlet siyasetinin ve hukukunun çerçevesini belirtmekle birlikte kavramsallaştıramamıştır. İşte Jean Bodin, egemenlik kavramını siyasal düşünceye kazandırarak bu eksikliği gidermiştir. Bodin 1576’da yayımladığı Devlete Dair Altı Kitap adlı eserde egemenlik kavramını; mutlak, sürekli ve bölünmez otorite olarak tanımladı. Bu mutlaklık yalnızca devlet hakları alanındaydı ve bireyin özel haklarına tecavüz edemezdi. Bodin, egemenlik kavramı sayesinde egemen devlet teorisini oluşturmuştur. Bununla birlikte Bodin’de egemenlik, tam anlamıyla tanrısalsallıktan soyutlanamadığından ötürü, meşruiyeti eksik kalmıştır. Bunun için egemenliğin, tam anlamıyla tanrısallıktan kurtarılıp rasyonelleştirilmesi (akılcılaştırılması) gerekmekteydi.

İşte Thomas Hobbes, toplum sözleşmesi kuramı ile egemenlik ilkesini toplumla ilişkilendirerek bu eksikliği tamamlamıştır. Hobbes’un toplum sözleşmesi kuramına göre, devlet, eşit ve rasyonel (ussal, akli) davranan bireylerin ürünüdür. Bireyler, çıkarlarının gereği olarak yani rasyonel hesap ile kendi aralarında sözleşme yaparak ve bu sözleşme yoluyla devleti kurarlar ve temsilcileri olarak yetkilendirirler. Bireyler yurttaş sıfatıyla devletin içinde yer alırlar ve kendilerini devletle özdeşleştirirler. Devlet, egemenlik yetkisini toplum sözleşmesi aracılığıyla halktan almıştır. Halk, kendi rızası ile tüm iradesini, temsilcisi olarak yetkilendirdikleri devlete teslim etmiştir. Artık halk egemenliğe sahip değil ve kullanma yetkisini de tamamen devlete devretmiştir. Hobbes yasa/uygulama yetkisini tek merkezde toplar ve bu tek siyasi merkezin meşruiyetini ve kaynağını da halkın rızasından üretir. Artık bu siyasi yapılanma modern devlettir.

Hobbes’un Leviathan (1651) adlı kitabında tasvir ettiği toplum sözleşmesi kuramının getirdiği yenilik, devleti laikleştirmedir. Hobbes, ilk olarak yasa yapma ve yok etme yetkisini yani egemenliğin kaynağını tanrısal iradeden kopartıp ve halka dayandırmıştır. Bundandır ki Hobbes laik modern devletin ilk kuramcısıdır. Zaten birçok siyaset felsefecisi de Hobbes’u modern devletin ilk kuramcısı olarak tanımlar. Örneğin: Pıerson da, “modern devletin ilk kuramcısı olarak tanımlanan Thomas Hobbes” olduğunu söyler.[68] Böylece egemen laik modern devlet tarih sahnesine çıkmıştır.[69]

Kaynak: Mehmet Emin Aslan, Devlet Ve Egemenlik Teorisi, Dara Yayınları, 2019, Diyarbakır

[1] Schulze, Hagen,  Avrupa’da Ulus ve Devlet, s. 31-51

[2]  Moore Barrington, Jr, Diktatörlüğün ve Demokrasinin Toplumsal Kökenleri, İmge Kitabevi Yayınları 3. basım, s. 29-70.

[3]  Hobbes, Leviathan, YKY yayınları, 2013, s. 15.

[4] A.g.e., s., 15.

[5] Hobbes, 2, 31, s. 273.

[6]  (De Corpore’den aktaran: Goyard-Fabre, Simone, Le droit et la loi dans la philosophie de Thomas Hobbes, Librairie C. Klincsieck, Paris 1975, s. 19) Ağaoğulları, A.g.e., 183.

[7] Hagen Schulze, Avrupa’da Ulus ve Devlet, Literatür y. 2005. İstanbul, s. 54.

[8] Ağaoğulları, A.g.e., s, 165-166.

[9]  Leviathan, 1. 13, s. 102.

[10] A.g.e., 1:13, s. 99.

[11] A.g.e., 1., 13, s. 100.

[12] A.g.e., 1. 14, s. 103.

[13] A.g.e., 1. 14, s. 103.

[14] A.g.e., B1. 13, s. 101.

[15] A.g.e., 1. 13, s. 101.

[16] Hobbes, 1. 13, s. 102.

[17] Hobbes, 1. 13, s. 103.

[18] Hobbes, 1. 13, s. 101.

[19] Hobbes, De Cive, İthaf Bölümü, s. 53. aktaran, Ağaoğulları, A.g.e., s. 201.

[20] Hobbes, 1. 13, s. 103.

[21] Hobbes, 1. 14, s. 103-104.

[22] Hobbes, 1. 14, s. 104.

[23] Hobbes, 1. 14, s. 104.

[24] Hobbes, 1. 15, s. 124.

[25] Hobbes, 1. 5, s. 43.

[26] Hobbes, 1. 5, s. 43.

[27] Hobbes, 2. 17, s. 136.

[28]  Hobbes, 1, 14, s. 105.

[29]  Hobbes, 1. 15. s. 121.

[30] Akal, İktidarın Üç Yüzü, s. 95.

[31] Hobbes, 2. 17. s. 133.

[32] Hobbes, 2. 19. s. 146.

[33] Hobbes, 2. 19, s. 146.

[34] Hobbes, 2. 18., s. 137.

[35]  Hobbes, Giriş, s. 17.

[36]  Leviathan, 2. 17, s. 136.

[37] Leviathan. 2.20, s. 161-162.

[38] Ağaoğulları, A.g.e., dipnot: 171, s. 232.

[39] Leviathan. 2.19, s. 151-152.

[40] A.g.e., 2. 18, s. 143-144.

[41] Age 2. 26, s. 200.

[42] Age 2. 26, s. 202.

[43] Age 2, 26, s. 202.

[44] A.g.e., 2, 26, s. 202.

[45] Age 2, 27, s. 221.

[46] A.g.e., 2. 18, s. 140.

[47] A.g.e., 2. 18. s. 141.

[48] A.g.e., 1. 15- s. 114.

[49] A.g.e., 2. 24, s. 189.

[50] A.g.e., 2. 30, s. 249.

[51] A.g.e., 2: 30, s. 249-257.

[52] A.g.e., 2. 30. s. 257.

[53]  A.g.e., 2. 30. 257-258.

[54] A.g.e., 2. 29, s. 245.

[55] A.g.e., 2. 29. s. 245-246.

[56] A.g.e., 2. 31. s. 264-265.

[57]  A.g.e., 1. 12. s. 89.

[58] A.g.e., 2. 31. s. 265.

[59] Levıathan. 3. 32. s. 278.

[60] A.g.e., 1. 7-s. 61.

[61] A.g.e., 3. 39. s. 344-345.

[62] A.g.e., 3. 39. s. 345.

[63] Ağaoğulları, A.g.e., s. 253.

[64] De Cive, III. XVII. 28, s. 363, aktaran, Ağaoğulları, A.g.e., s. 253.

[65] Levıathan. 3. 43. s. 432.

[66] Age 3. 43, s. 429.

[67] Age 3. 43. s. 430.

[68] C. Pierson, Modern Devlet, Chiviyazıları Y. 2008, s. 23.

[69] Ağaoğulları, A.g.e., s. 163-280- Uygun, s. 204-216, Şenel, s. 345-359.

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*