Bu incelemenin konusu bazı çevrelerce el altında piyasaya sürülen “Zaza Gerçeği” adlı kitap olacaktır.

Kitap üzerindeki yazıdan kitabın Federal Almanya’da H. Şelıc imzasıyla basıldığı anlaşılmaktadır. Özet olarak bu kitap: Kürt milletinin bünyesinde yer alan gruplardan yalnızca “Kurmanc”ları Kürt olarak kabul etmekte, “Zazaların”(Dimililerin) Kürt olmadığı, ayrı bir halk olduğu ileri sürülmekte ve buna dair sözde bilimsel bir takım tezler geliştirilmektedir.

Bu yazımızda esas olarak bu tezlerin eleştirisini yapacağız. Bununla birlikte, bu yazı aynı zamanda “Zaza”ların Kürt olmadığı ve “Zazaca”nın Kürtçeden bağımsız bir dil olduğunu iddia eden bazı aydın “Zazalar”a da cevap niteliğindedir. Ancak konu ile ilgili eleştiri ve düşüncelerimizin tam olarak anlaşılabilmesi için ülke, ulus, ulusalcılık, ulus-devlet vb. bazı temel kavramlar üzerinde durmada, bu temel kavramlara bakış açımızın belirtilmesinde fayda vardır. Zira; bu temel kavramlara bakış açımız kavrandığı taktirde, eleştiri ve önerilerimiz anlaşılabilecektir.

 Ülke

“Ülke, bir yönü ile ortak tasarım, bir kültür öğesi olarak tarihi özelliğe, diğer yönü ile bir coğrafi çevre olarak nesnel bir özelliğe sahiptir. Nesnel olarak yeryüzünde herhangi bir toprak parçasıdır. Bu toprağı ülke konumuna getiren temel etken kültür öğesidir. Ya da toprak üzerinde yaşayan topluluğun bu toprak hakkındaki ortak tasarımdır. Tarihi kültürel öğe ya da ortak tasarım bu bütünün öznel yanıdır, doğanın nesnesi olan toprağın kendisi de nesnel yanıdır. Ülke, bu iki yönün yani özne ve nesnenin karşılıklı etkileşimi içinde olan birlikteliği ya da bütünselliğidir. Bu iki yön ya da kültürel öğe ile coğrafi çevre öğesi birbirinden bağımsız değil, bir bütünün iki yönü olarak karşılıklı birbirlerini etkilerler. Bu iki öğeden faal olanı öznel yanıdır ve bu nesneli ülke konumuna getirir. Demek ki ülke tarihsel-kültürel anlayıştan kaynaklanan ortak tasarımdır.

1500-1700’lerde merkantilist siyasetin devlet siyasetine dönüşmesiyle birlikte sömürgecilik, devlet siyasetinin amacına dönüştü. Çünkü sömürgeci siyaset, ulus-devletin zenginleşmesinin en elverişli aracı olduğu anlaşılmıştı. Bu siyasetin amacına uygun olarak ülke hakkındaki tasarımlar da değişecektir. Artık ülke ataların toprağı, doğduğu yer, tarihi anıtların, sembollerin vb. kutsal simge ve kültürel bağıntılardan kopup, ekonomik çıkarların belirlediği yer olarak, siyasi amaçlarla belirlenen bir ilişki konumuna girer. Maurice Duverger “Köylü geleneğinin de daha az kalan, ticarete daha açık ve dolayısıyla hareketli ya da geçiş yolları üzerinde yerleşmiş olan halklar, ülkelerini belirli sınırlar içerisinde kalan basit bir alandan çok, komşu halklara doğru genişlemeye elverişli olan bir çeşit merkezi bölge olarak tasarımlamaktadırlar. Komşu halklara ise oldukça muğlak bir takım özellikler atfedilmektedir. Bu çoğu zaman dil ortaklığıdır, kendi dilini konuşan tüm halkları katmak ister kendisine. Bazen fethedilmesi düşünülen toprak daha da muğlak bir şekilde belirlenir. Bu açıdan Almanların “yaşam alanı” kuramlarına değinmek yerinde olur; gerçekten burada, sınırsız olarak genişleyebilecek bir alandan söz edilmektedir. Öyleyse, gelişimini tam anlamda gerçekleştirmek üzere gerekli olan alanı ele geçirme yeteneğine sahiptir, halk. Burada artık yurt düşüncesinden uzaklaşılır ve toprağın adeta ele geçirilmesi gereken bir avmış gibi anlaşıldığı, imparatorluk kavramına yaklaşılır. Ataların toprağı olup insanın ayağının bastığı her yere taşıyamayacağı, insanın doyduğu yer değil, doğduğu yer olan yurttan, ne kadar uzaklaşılmıştır. Artık, İngilizlerin geçit ve durakların denetimini üs ve acentalar kurmasını öngören denizlere egemen olma görüşü de, hiç de daha az yayılmacı olmayan başka ortak tasarımlar yaratmıştır, ülke hakkında.[1]

Bu alıntıda net olmamakla birlikte, durum açıktır. Biri karadan bir diğeri de denizden fetihçiliğe soyulmuşlardır. Tabi diğer Batı Avrupa ülkeleri de. Artık ülke ile ilgili tasarım tarihi, kültürel niteliğiyle birlikte, ekonomik Çıkara dayalı siyasal niteliktedir de. Bu nedenle ekonomik çıkarın belirlediği yere kadar topraklar ya da coğrafyalar fethedilmeli ve sömürge ya da yarı-sömürge durumuna getirilmelidir ki; meta pazarı, ucuz işgücü, ham madde, köle ticareti vb. piyasasına dönüşebilsin. Burada amaç toprak değil, para ve para birikimidir. 1500-1700 arasında Avrupa’da toplumsal güç durumunda olan paradır. Para, genel zenginliğin yani tüm mülklerin ve metaların temsilcisidir. Para, toplumda varolan tüm kullanım zenginliklerin, özel zenginliklerin temsilcisi niteliğine kavuşmuştur. İşte iktidara egemen olan tüccar ve gemici sınıfın amaçları doğrultusunda oluşturulan siyaset, toplumu oluşturan insanlar arası ilişkileri bu doğrultuda değiştirecek ve yönlendirecektir. Bu da militarist ve fetihçi siyasi milliyetçiliktir. İşte bu siyasetin yönlendirdiği, ülke, kültür vb. tasarımlarla donatımlanan toplum fetihçiliğe sevk edilmiştir.

Kişisel bağımlılık ilişkilerine dayalı cemaat topluluklarında tarihi süreç içinde farklı kültürel kolektif kimliğe dayalı etnik toplumlar oluşur. Etnik topluluklar cemaat toplumlarına hastır, ya da kişisel bağımlılık ilişkilerinin oluşturduğu insanlar arası ilişkilerden oluşan toplumlara ait bir aidiyet duygusudur. Bu etnik toplumların üzerinde yaşadığı toprakta tarihi, kültürel esasa dayalı olarak ülke tasarımına kavuşmakla, kültürel kolektif kimliğin bir öğesine dönüşerek toplumsallaşır ya da öznelleşir. Kültür ve ülke bağı cemaat topluluklarında oluşan tarihi bir ilişkidir ve tarihin ürünüdür. Bu farklı kültür ve ülke bağı tarihi süreç içinde toplulukları farklı etnik yapılara ve etnik devletlere dönüştürür. Etnik topluluklarda ve etnik devletlerde ağırlıklı ilişki siyasi değil, kültürel değerlerdir.

1500-1700 arasında Avrupa’daki toplumsallaşma; tüccar, manifaktür, gemici vb. burjuva sınıfının amaçları toplumun amacına dönüştürülerek oluşturulan bir toplumsallaşmadır ya da siyasallaşmadır. Bu aynı zamanda etnik toplulukların da siyasal topluluklara dönüşme sürecidir. Kültürel kimlikli toplulukların siyasal topluluk durumuna gelmesi de uluslaşmadır.

Uluslaşma da niteliğini siyasal içeriğinden alır. 1500-1700 arası uluslaşma dönemi olduğu kadar, ulusal niteliğini de dönemin militarist, saldırgan, sömürgeci siyasi milliyetçiliğinden alır. Bu uluslaşma da mutlak krallığa tabii ulus devlet durumundadır.

Öyleyse, etnik toplulukları ulusal bütünlüğe dönüştüren faaliyet siyasettir. Bu hangi siyasettir(?) sorusunu sormak gerekir. Uluslaşmayı oluşturan siyaset ulusalcı siyasettir. Şöyle ki; emekçi yığınları ile tacirlerin ve soyluların çıkarları çelişiktir. Tacirler ve soyluların amaçlarını ve çıkarlarını toplumun amacına ve çıkarına dönüştürmesiyle, toplumu oluşturan bireylerin çıkar ve amaçlarından bağımsız olarak, başlı başına hayali bir toplumun amaç ve çıkarları ortaya çıkar. Ve bu hayali toplum, ulusal devlet şeklinde bağımsız bir toplumsal biçim alır. Dolayısıyla, devlet amacı ve çıkarı hem gerçek insanlardan ve hem de toplumun çıkarından ayrı bağımsız bir şekil alır. İnsanlar arası bu faaliyet ulusal siyasettir.

Ulus ve Ulusalcılık

Ulus; tarihte ilk kez Batı Avrupa’da, kişisel bağımlılık ilişkilerini nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ilişkilerine dönüştüren, amaçlı insan faaliyetinden kaynaklanan özgül siyasetle ülke olarak tasarlanan belli bir coğrafyada yaşayan kültürel toplulukların siyasal topluluğa dönüşmesidir. Kültürel kimlikli toplulukların siyasal kimlikli topluluğa dönüşme süreci uluslaşma sürecidir. Ulus da siyasal kimlikli toplumdur.

Başlangıçta Batı’da olmak üzere Avrupa’da ve Avrupa dışında sömürge olmayan devletler ile sömürge ülkelerde farklı koşullarla birlikte hepsinde; uluslaşmayı sağlayan ortak özellik siyasettir. Bu özgül siyaseti diğer farklı amaçlı siyasetlerden ayırt etmek için ulusalcı siyaset olarak tanımlıyoruz. Genel olarak ortak bir kültüre sahip toplulukların ülke olarak tasarladıkları coğrafyada siyasal topluluğa dönüşme faaliyeti ya da siyasi birliği oluşturma yani ulusal-devlet oluşturma faaliyeti ulusalcı siyasettir.

Bu ulusalcılığı, ulusal-devlet sonrası ulusalcılıktan, yani devleti koruma ve geliştirme ulusalcılığından ayırt etmek gerekir. Ulusal devlet sonrası ulusalcılığını devlet ulusalcılığı olarak tanımlıyoruz ya da adlandırıyoruz.

Siyaset, belli ülkede yaşayan topluluğun ortak hak ve görevleri anlayışı üzerinde devletleşmeyi amaçlayan faaliyettir. Siyasi faaliyetle kültürel topluluğun kültürel öğesi olan ülke, siyasal öğeye ya da kültürel tasarımlı ülke, siyasal tasarımlı ülkeye dönüşür. Neticede, topluluğun siyasallaşma sürecine girmesi, topluluğu kendi başına siyasal birim konumuna getirir. Bu da kendi ülkesinde topluluğun kendi başına toplumsal birim konumuna varmasıdır, yani ulusal devlet durumuna gelmesidir.

Herhangi bir kültürel topluluk devletleşme ile bir toplumsal birim niteliğine varır, aksi halde hangi biçim içinde olursa olsun herhangi bir devletin organı durumuna düşer.

Ulusal devlet, dili ve kültürel değerleri devlet siyasetinin amaçları doğrultusunda standartlaştırır, türdeşleştirir. Ancak dil devlet diline dönüşürse ulusal dil durumuna gelir. Devlet dili durumuna gelemeyen diller, olsa olsa bir kültür dili olabilir, ama mili dil niteliğine ulaşamaz. Kültürel dillere anadil de denilebilir. Anadille ulusal dil, birbirine karıştırmamak gerekir, çünkü anadili milli dil değildir. Ancak, siyasi öğe ile tamamlanırsa yani devlet dili niteliğine varabilirse, milli ya da ulusal dil niteliğine kavuşur.

Ulusların Tarihi ve Bilgi Kaynaklarımız

Tarihçiler ve sosyal bilimciler tarafından sık sık çağımızdaki bir ulusun veya etnik grubun tarihteki filan halkın veya etnik grubun ardılları, devamları oldukları veya bir ulus veya etnik grubun tarihteki bilmem hangi halkla akraba oldukları, iki ulusun veya etnik grubun aynı kökenden geldikleri iddia edilir, durulur. Bize verilen ve genel olarak insanların kabul edip geçtikleri bu bilgilerin doğruluk derecesi nedir? Bugünkü ulusların veya etnik grupların geçmişi ile ilgili bilgi kaynaklarımız nelerdir? Bu kaynakların güvenirlik derecesi nedir? Bu bilgilerin doğruluk derecesi nedir? Biraz da bu soruları irdeleyip bunlara cevap aramak istiyoruz.

Kanaatimizce bir ulusun veya etnik grubun geçmişi, birden fazla ulusun veya etnik grubun köken birliği, bir etnik grubun bir başka grupla veya bir ulusla bir etnik grubun köken birliği hakkında bize bilgi verebilecek yegâne sıhhatli kaynakları: 1-Yazılı kaynaklar; 2-Kültür değerleri(araçları), 3- Dil’dir.

1- Yazılı kaynaklar

Bu kaynaklar genellikle geçmişten günümüze kadar gelen ve günümüzde okunabilen, yazıtlar, kitabeler, kitaplar vs. yazılı kaynaklardır. Bu kaynaklar en objektif kaynaklardır. Bu kaynaklardan günümüz uluslarının veya etnik gruplarının geçmişini öğrenmek, bu grupların köken birliğini tahlil edebilmek mümkündür. Örneğin Antik çağa ait Yunan yazılı kaynaklarından bugünkü Yunanlıların ilk çağ Yunan halklarının torunları olduğunu öğrenebiliriz. Bu kaynaklarla ilgili fazla izahata gerek yoktur. Zira herkesçe bu kaynakların temel bilgi kaynakları olduğu zaten kabul edilmektedir.

2- Kültür Değerleri (Araçları)

Bu araçlar geçmişten günümüze kadar varlıklarını koruyabilmiş, tarih içinde halkların üretimde kullandığı araç ve gereçlerle (saban, değirmentaşı, çanak, çömlek vs.) savaş araç ve gereçleri, giyim kuşam gibi folklorik değerlerdir.

Bu değerlerden de bir ulusun veya etnik grubun geçmişi ile ilgili bilgiler edinmek mümkündür. Örneğin; bugün (A) bölgesinde yaptığımız arkeolojik kazılardan bulduğumuz bir savaş baltasından veya benzeri bir araçtan hareketle aynı aracın halen kazı yapılan (A) bölgesi halkı tarafından kullanılmasından veya başka bir bölgedeki halkın bu aracı halen kullanıyor olmasından dolayı günümüz (A) bölgesi halkının veya aynı aracı kullanan diğer bölge halkının geçmişteki (A) bölgesi halkının torunları ve ardılları olduğu konusunda kanaat sahibi olabiliriz. Veya bugünkü (A) bölgesi halkı ile aynı aracı halen kullanan başka bölgedeki halkın aynı kökenden gelme halklar olduğunu iddia edebiliriz.

Ancak; bu grup bilgi kaynaklarımızın verdiği bilgi her zaman ve her şartta objektif ve doğru olmayabilir. İlk ve orta çağlardaki insan topluluklarının ve halklarının ilkel üretim şartlarında yaşadıkları, halklar arasındaki yaşam düzeyinin pek birbirinden farklı olmadığı düşünüldüğünde, bu araç gereçlerin -toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılıklar göstermekle beraber- çoğu toplumlarda birbirinin benzeri olduğu kolayca anlaşılır. Bu sebeple, bu kaynaklardan elde edilebilecek bilgiler yanıltıcı olabilir. Bir İran savaş baltası ile bir İskit savaş baltasının aynı ve benzer olması gibi. Fakat öylesine kültür araç ve gereçleri vardır ki tarihte yalnızca bir halk tarafından yaratılıp kullanılmıştır veyahut da böylesi bir kültür aracının en mükemmel biçiminin yalnızca bir halk tarafından yaratılıp kullanıldığı tarafımızdan bilinebilir. İşte bize bilgi kaynaklığı edecek olan kültür aracı veya değeri bu özelliği taşıyan kültür aracı veya değeri olacaktır. Örneğin; tarihte birçok halk vazo yapmıştır. Ama bir Çin vazosunun mükemmelliği ve sanat değeri diğer halkların (örneğin Anadolu halklarının) yaptığı vazolardan kolaylıkla ayrıt edilebilir. Ve bu özelliği taşıyan bir Çin vazosu bize bilgi kaynağı olabilir.

Bu bilgi kaynaklarımızı nasıl kullanabileceğimizi bir örnekle somutlaştırabiliriz. Bugün Anadolu’nun (A) bölgesinde yaptığımız bir arkeolojik kazıdan bulduğumuz bir kılıç veya benzeri bir kültür aracının aynısının İran’ın (B) bölgesinde yaptığımız bir arkeolojik kazı ile ele geçirdiğimizi düşünelim. Bu iki kılıcın benzerliğinden hareketle, Anadolu’nun (A) bölgesi halkının, İran’ın (B) bölgesi halkı ile aynı kültüre mensup olduğunu ve bu iki halkın aynı etnik kökenden geldiğini iddia edebiliriz. Ancak bu iddiamızın doğru ve inandırıcı olabilmesi için; kendine has özellikleri olan ve bu özellikleri nedeniyle bilgi kaynağımız olabilecek olan bu kılıcın ilk yaratıcısının da bu iki bölge halkı olmasının tarafımızdan bilinmesi gerekir. Aksi taktirde iddiamız doğru ve inandırıcı olmayacaktır. Zira bu kılıcın alışveriş yolu ile (A) bölgesinden (B) bölgesine gitmesi de mümkündür.

3- Dil

Bir ulusun veya etnik grubun geçmişi ile ilgili veya çağımızdaki bir ulusun ve etnik grubun yine çağımızdaki bir ulus veya etnik grupla olan akrabalık, soy ve kültür birliği hakkında bize bilgi verebilecek kaynaklardan biri de dildir. Bu grupların dilleri üzerinde yapacağımız mukayese veya inceleme ile de bu grupları soy sop birliği, kültür birliği ve geçmişi hakkında bilgi sahibi olabiliriz. Bu halkların dillerindeki kelimelerin etimolojik kökenIeri, dilbilgisi kuralları (fillerin yapısı, kelime türetmeleri vs.) bu konuda bize fikir verebilir.

Örneğin; bugün Kürt dili üzerinde yapacağımız bir inceleme ile bu dildeki kelimelerin birçoğunun etimolojik köken olarak Avrupa ve İran dillerinde kullanılan kelimelerle aynı kökenden geldikleri, bu dilin bükümlü bir dil olduğunu, bu dildeki fiillerin zaman ve yapısı itibariyle Avrupa ve İran dillerindeki fiillerin zaman ve yapısına benzediğini görebiliriz. Bu benzerlikten hareketle, Kürt dilinin Hind-Avrupa dil grubuna dahil olduğunu[2], bu grubun İran alt grubuna mensup olduğunu, görebiliriz. Yine bu benzerlikten hareketle, bugünkü Kürtlerin İran ve Avrupa ulusları ile akraba bir ulus olduğunu iddia edebiliriz. Keza bugünkü Kürt dili ile tarihteki “Medler, Hurriler, Mitaniler vs.” halkların dilleri arasında bu bakımdan yapacağımız bir inceleme ve mukayese ile bugünkü Kürtlerin tarihteki bu halkların torunları ve ardılları olduğu sonucuna varabiliriz.

Ancak diğer kaynaklar gibi bu kaynaktan da elde ettiğimiz bilgiler her zaman ve her şartta doğru ve objektif olmayabilir. Her varlık gibi dil de çok yavaş da olsa değişmekte ve evrime uğramaktadır. Tek, tek her ulusun veya grubun dili aynen mal alış-verişi gibi, kız alış-verişi gibi diğer ulusların, komşu ulus veya etnik grupların, dillerinden kelime alış-verişinde bulunmaktadır. Bu nedenle dildeki kelimeler her zaman ve her şartta doğru ve objektif bilgi kaynağı değildir. Objektif ve doğru bilgi kaynağı olan şey dildeki temel dilbilgisi kurallarıdır. Zira dilde kelime alış-verişi de olsa, evrim de olsa, her dilde o dile has değişmeyen temel dilbilgisi kuralları mutlaka vardır. İşte bize doğru bilgi kaynaklığı edecek olan da bu temel dilbilgisi kurallarıdır.

Bu tespitlerimizden sonra, tekrar sorumuzun başına dönebiliriz. Demek ki, tarihteki bir ulus veya etnik grubun veya çağımızdaki bu grupların kök birliği, akrabalığı ile ilgili bilgimizin, yazılı kaynaklar, kültür araçları, o ulusun veya grubun dili gibi kaynaklarla doğrulanabiliyorsa, ancak doğru ve objektif bilgidir. Aksine bu kaynaklarca doğrulanmayan bilgiler masal, son planda safsatadır.

Bu kaynaklardan tek, tek alınan bilgiler de doğru değildir. Grup ya da ulus hakkındaki bilgimizin bu üç kaynak tarafından ve birlikte doğrulanması gerekir. Tek kaynaktan alınan bilgiler yanıltıcıdır.

Örneğin, bugün Türkler köken itibariyle Orta Asya’lı olduklarını ve Orta Asya’da M.S. VII.-VIII. yüzyılları arasında hüküm süren Göktürk’lerin torunları olduğunu iddia ederler. Türkçe üzerinde yapacağımız bir inceleme ile bu dilin Asya kökenli bir dil olduğu sonucuna varabiliriz. Ancak bu tek başına yeterli değildir. Yalnızca bununla Türklerin Orta Asya’lı oldukları ve Göktürk’lerin torunları oldukları sonucuna varamayız. Zira Türkçe gibi Asya kökenli birçok dil vardır. Ama bugün okunmuş ve elimizde tercümeleri bulunan Orhun Kitabeleri’nden[3] hareketle, bu kitabelerdeki dil ile bugünkü Türkçe arasında yapacağımız bir mukayese ile bulduğumuz sonuçlardan hareketle, bugünkü Türklerin geçmişteki Göktürklerin torunları oldukları sonucuna varabiliriz. Ve bizi bu sonuca götüren şey de tek başına dil değil, dil ile elde edilen bilgilerimizin yazılı kaynaklarca da (Orhun Kitabeleri’nce) doğrulanması ve desteklenmesidir.

Bu konuya son vermeden önce, çoğu tarihçi ve toplum bilimci tarafından ulusların ya da etnik grupları tarihi ve etnik kökenleri ile ilgili bilgi kaynağı olarak kabul edilen bazı kaynaklara -yukarıda saydığımız kaynakların dışında kalan- ve bu kaynaklardan elde edilen bilgimizin bilimsellik derecesine de dokunmak istiyoruz.

a- Bazı sözde tarihçi ve sosyal bilimciler bir takım coğrafik yer, bölge, şehir adlarına dayanarak da ulusların veya etnik grupların geçmişi ile ilgili bilgi sahibi olabileceğimizi ve bu kaynaktan elde ettiğimiz bilgilerin de doğru bilgi olabileceğini iddia ederler. Bu kimseler genellikle bir takım yer adlarına bakarak, bu yer adları ile bir ulusun veya etnik grubun dilindeki aynı sesi çağrıştıran veya bu dillerde aynı anlamı ifade eden bir kelime ile paralellikler kurarak, o ulusun veya etnik grubun geçmişinin açıklanabileceği, o yerin sahipleri ile ilgili bilgiler edinilebileceğini iddia ederler.[4] Halbuki bu yol ile elde edilecek bilgiler-tabi bilgi denebilirse- safsatadır. Bu bilgilerin bilimsellikle, bilimsel bilgi  ile bir alakası  yoktur.

Örneğin; bazı Türk “Tarihçileri”, bilmem Orta Asya’daki hangi şehrin adının “Kürt” veya “Kurt” olduğunu, vakti zamanında Orta Asya’da “Kürt” diye bir aşiretin var olduğunu vs. iddia ile aslında “Kürt” diye bir halkın veya ulusun var olmadığını, var olan Kürtlerin de geçmişteki Orta Asya’daki Türklerin bir kolu(boyu) olduğunu iddia eder dururlar. Halbuki böyle bir yer adının veya aşiret adının Orta Asya’da bulunduğunu hiçbir yazılı kaynak doğrulamamaktadır. Velev ki böyle bir yer adı veya aşiret adı olsa bile, bunun tek başına Kürtlerin aslında Türklerin bir boyu olduğunu kanıtlayamayacağını düşünememektedirler. Zira bir yer adı ile veya bir aşiret adı ile bugünkü Kürtlerin adı arasında bir paralellik kurmak suretiyle bir sonuca gidilemeyeceğini ve bunun da şu anda var olan Kürt gerçeğini değiştiremeyeceğini anlamamaktadırlar. Coğrafik bir yer adının tek başına bir ulusun veya etnik grubun geçmişini açıklayamayacağını kavrayamamaktadırlar.

Bir örnek daha verelim; tarihte bugünkü “Malatya” ilinin adının “Miletene” olduğu yazılı vesikalarla sabittir. Eski Anadolu halkları tarafından kurulan ve bu adla anılan bu şehrin bu adı, zamanla dilden dile olan telaffuz farkından dolayı değişime uğrayarak bugünkü Türkçe’de “Malatya” şeklinde telaffuz edilmeye başlanmıştır. Kürtler, bu şehrin adını “Malati” şeklinde telaffuz ederler. Türkler bu şehrin adının “Malatya” şeklindeki telaffuzuna bakarak (bu şekildeki bir telaffuz Türkçedeki büyük ses uyumuna uygun bir telaffuzdur) bu şehrin aslından Türkler tarafından kurulduğunu, “Malatya” adının Türkçe olduğunu, dolayısıyla bu şehri kuran halkın da köken itibariyle Türk olduğunu iddia edebilirler. Kürtler bu şehir adının Kürtçedeki telaffuz şekline bakarak, bunu “Mal-Hati (Kürtçe eve geldi şeklinde veya “Mala-Hati (Kürtçe Hatilerin yurdu, Hatilerin evi)” şeklinde anlamlandırarak, bu şehrin aslında Kürtler tarafından kurulduğunu, şehrin isim babasının Kürtler olduğunu, zira “Mala-Hati” kelimesinin yalnızca Kürtçede bir anlamının olduğunu, dolayısıyla bu şehri kuran Hati[5] halkının köken itibariyle Kürt olduğunu iddia edebilirler. Halbuki bu şehir adının Kürtlerle, Türklerle bir ilgisi yoktur. Şehri kuran ilk halkın Türkler veya Kürtler olduğu veya Hatilerin Kürtlerin veya Türklerin ataları olduğunu hiçbir tarihi vesika yazmamaktadır. Keza diğer bilgi kaynaklarımızın hiçbiri bu tezimizi doğrulamamaktadır. Öyle ise bizim bu konudaki tezimiz doğru değildir. Doğru olan, bilimsel olan, bu şehrin Anadolu’nun eski halkları tarafından kurulup isimlendirildiği ve yazılı tarihi vesikalarda bilinen ilk isminin de “Miletene” olduğu, “Miletene” isminin zamanla dillerdeki telaffuz farkından dolayı değişime uğrayarak bugünkü “Malatya ve Malati” şeklinde telaffuz edilmeye başlandığıdır.

b- Bazı tarihçi ve sosyal bilimciler de bir takım doğal olayların tarih bilgisine kaynaklı edebileceğini, iklim değişikliği vs. bir takım etkenlere dayanılarak da çağımızdaki ulusların veya etnik grupların geçmişinin aydınlatılabilineceğini iddia eder dururlar.

Örneğin; bazı Türk “Tarihçileri”, Orta Asya’da ne zaman meydana geldiği bilinmeyen bazı iklim değişikliği, çölleşme gibi olaylara dayanarak, bir zamanlar Orta Asya’nın suları, ormanları bol, cennet gibi bir bölge olduğunu, Türklerin bu yurtta çok ileri bir medeniyet yarattığını, sonra aniden bir kuraklık olduğunu, kuraklık nedeniyle atalarının Orta Asya’dan Mezopotamya’ya, Anadolu’ya, Avrupa’ya, Mısır’a hatta Bering Boğazı yolu ile Amerika kıtasına göç ettiğini, bu yerlere medeniyet götürdüğünü iddia etmekte, bu bölge eski halklarının hepsinin Türk olduğunu, tarih içinde doğmuş ne kadar ileri medeniyet varsa (Mezopotamya-Sümer medeniyetinin, Anadolu Hatti-Hitit medeniyetinin vs.) aslında Türk medeniyeti olduğunu iddia eder dururlar. Halbuki, insanlık öncesi jeolojik değişimlere ilişkin varsayımlar hariç, Orta Asya’da gerçekten de iddia edildiği gibi bir iklim değişikliği olduğunu hiçbir yazılı kaynak doğrulamamaktadır. Keza Türklerin Orta Asya’da çok ileri bir medeniyet yarattığını veya ileri Mezopotamya-Sümer medeniyetinin, Anadolu-Hati/Hitit medeniyetinin bir Türk medeniyeti olduğunu ya da bu medeniyeti yaratan halkların Türk olduğunu hiçbir yazılı kaynak söylemediği gibi, diğer bilgi kaynakları da bu tezleri doğrulamamaktadır. Aynı şekilde M.S. 11. ve 12. yüzyıllardaki Türk göçleri hariç, bu tarihlerden önce, Anadolu’ya, Mısır’a, Mezopotamya’ya herhangi bir Türk göçü olduğunu da yazılı hiçbir kaynak yazmamaktadır. Tüm bunlara rağmen bazı Türk tarihçileri, Orta Asya’da ne zaman vuku bulduğu bilinmeyen bir iklim değişikliğine dayanarak, Türklerin tarihini, yukarıda sayılan bölgelerin tarihini, bu bölgelerde yaşayan halkların tarihini açıklamaya çalışmakta ve bu iklim değişikliği olaylarını tarihsel bilgi kaynağı olarak alabilmektedir. Bu tip tezlerin hiçbir bilimsel değerinin olmadığı açık.

c- Diğer yandan bazı tarihçi ve sosyal bilimciler de; ulusların veya etnik grupların geçmişinde kalmış bir takım efsane ve destanlara dayanılarak da bu grupların tarihlerinin açıklanabileceğini ileri sürerler. Efsane ve destanların tarihi bilgi kaynağı olabileceğini kabul ederler.

Kanaatimizce bu tip düşüncelere de tek başına itibar etmek mümkün değildir. Örneğin bir Tepegöz masalı[6] Türklerin tarihi ile ilgili bize ne gibi bilgiler verebilir? Hiçbir şey. Aynı şekilde Türklerin bir “Ergenekon Destanı[7] bize Türk ulusunun oluşumu, etnik ve tarihsel kökenleri hakkında ne gibi bir bilgi verebilir? Hiçbir şey. Destan ve efsanelerin birer bilgi kaynağı olarak verdiği tarih bilgisinin, doğru ve objektif olmadığı, bu kaynaklarda anlatılanların çoğu zaman abartılı bilgilerle dolu olduğu bir gerçektir. Bu nedenle de bu kaynakların bilimsel tarih bilgisi kaynağı olarak alınması mümkün değildir.

d- Kimi ırkçı tarihçi ve sosyal bilimciler -bilimci denebilirse- antropolojinin veya antropolojik verilerin de ulusların veya etnik grupların yapısını, tarihini aydınlatabileceğini, bu verilerin de bu konuda  bilgi kaynakları olarak alınabileceğini iddia ederler. Gerçek öyle değildir. Antropolojik verilerin ulusların veya etnik grupların geçmişlerinin aydınlatılmasında bilgi kaynağı olarak alınması mümkün değildir. Zira; ulusların ve etnik grupların gerçek tarihi bugünkü antropolojik verileri yalanlamaktadır.

Durumu bir örnekle izaha çalışalım. Örneğin bugünkü Anadolu’da nüfusun %55-60’ı Türkçe konuşmakta ve bu kitle kendini Türk olarak (Türk ulusunun kitlesi olarak) kabul etmektedir. Türklerin Asyai bir ırk olması nedeniyle sarı ırka mensup oldukları da bilinmektedir. Sarı ırka mensup insanların da antropolojiye göre, abalak yüzlü, elmacık kemikleri çıkık, gözleri çekik, düz siyah saçlı olması gerekir. Antropolojik verilere göre hareket ettiğimiz taktirde; Anadolu’daki %55-60 oranındaki Türk nüfusunun tümünün bu özellikleri taşıması ve sarı ırka mensup olması gerekmektedir. Halbuki bu konuda bir istatistik yapılsa herhalde bu %55-60 oranındaki kitlenin ancak %4-5’inin bu özellikleri taşıdığı, geri kalan %50-60 oranındaki Türk kitlesinin sarı ırkın (Türk ırkının) özelliklerini taşımadıkları ortaya çıkacaktır. Şimdi antropolojik verilere dayanarak esasında kendini Türk kabul eden bu %50 oranındaki insan kütlesinin Türk olmadığını mı iddia edeceğiz? %50-60 oranındaki bu insan kütlesine ne diyeceğiz? Hiç şüphe yok ki geri kalan bu insan kütlesinin Türk olmadığını iddia edemeyiz. Böylesi bir iddia gülünç olur. İşte bu örnek antropolojik verileri yalanlamakta. Bu verilere dayanarak bugünkü ulusların ve etnik grupların, gerek bugününün gerekse de geçmişinin açıklanamayacağını, dolayısıyla bu grupların tarihi ile ilgili bilimsel bilgi kaynağı olamayacağını, çok açık bir şekilde göstermektedir.

H. Şelıc’ın Tezleri ve Tezlerin Eleştirisi

 I- H. Şelıc’in Amacı “Zazalar”ın Kürt Olmadığını İspat Değil, Esasında Kürt Diye Bir Ulusun Va olmadığını İspatlamaktır

H. Şelıc kitabının giriş bölümünde; uzun sürelerden beri dünya kamuoyunda canlı tutulmaya çalışılan bir Kürt sorunu olduğunu, bu sorunla doğuda ve batıda birçok araştırmacının ilgilendiğini, ancak bu konuda araştırma yapıp fikir yürütenlerin bir çıkmaza saplandıklarını, soruna çözüm bulmak isteyenlerin konunun içine girdikten sonra soruna çözüm bulmadan konuyu bıraktığını, hayal kırıklığına uğradıklarını, sorunun adeta bir “muamma” haline geldiğini, B. Nikitin’in “Kürtler” adlı kitabının önsöz yazarı doğubilimci Louris Massigen’e atfen, Kürtler konusunun yarım yüzyıldan beri çeşitli araştırmacıların inceleme ve araştırma konusu yapılmasına rağmen, “Kürt ve Kürdistan konusunun henüz tam olarak ne olduğunun anlaşılmadığını”, William Aegleton’a atfen de “Kürt kimliğinin tam ve inandırıcı olarak ortaya koymanın güç olduğunu”, “Kürtlerin kökenlerinin romantik ve hayal gücü geniş olan bazı tarihçiler tarafından adları Kürt kelimesine yakın olan ya da bazı harfleri değiştirilince bu ada yakınlığı ortaya çıkan, soyları tükenmiş olan halklarla bilinmeyen beldelerdeki halklar arasında” araştırılıp durulduğunu, Rus araştırmacı V. Minorskye atfen de “Kürt adı ile örtülü tabakanın altında esasında birçok eski kavimin kalıntılarının bulunduğunun ortaya çıktığını”, bugün Kürt olarak anılan “zümrenin”[8] bünyesinde Kürtlükle hiçbir ilgisi bulunmayan “zümrelerin” bulunduğunu, bu “zümrelerden” birinin de “Zaza”lar olduğunu, “Zazaların Kürt olmadığını, kitabını da “Zaza”ların Kürt olmadığının ispatı için yazdığını iddia etmekte ve Kürt aydınlarınca “Zaza”ların Kürt olduğunun iddia edilmesi nedeniyle Kürt aydınlarını “Zazalar”dan özür dilemeye çağırmaktadır.

H. Şelıc bu görüşleri ile her ne kadar adı geçen kitabını “Zaza”ların Kürtlerden ayrı olduğunun ispatı için yazdığını iddia etmekte ise de, asıl amacı bu değildir. Lafı evirip çevirip, Ortadoğu’da Kürt halkı (veya ulusu) diye bir halkın var olmadığına getirmek istiyor. Nitekim; “Kürt kimliğinin tam olarak ne olduğunun bilinmemesinden” bahs etmesi, Kürt aydınlarını “sahtekarlıkla” suçlayıp, dünya kamuoyunun dikkatlerini üstlerine (Kürt sorunun üstüne) çekmesinden şiddetle rahatsız olması, gerek Kürtlerden, gerekse de “Zaza”lardan bahs ederken de bunların bir halk mı, ulus mu, etnik azınlık mı olduklarını belirlemeyip, özellikle siyasi ve sosyolojik literatürde yeri olmayan, belirsiz bir “zümre” kavramını kullanması, H. Şelıc’ın bu niyetini açıkça göstermektedir. Böylece bu sözde teorileri ile Ortadoğu’da Kürtlerin var olmadığını, dolayısıyla Kürtlerin bir grubu olarak “Zaza”ların da var olmadığını “ispat edecek” ve egemenlere hizmetlerini sunacak … H. Şelıc’ın açık amacı budur. Yoksa amacı “Zazaları” korumak değil. .. [9]

H. Şelıc, V. Minorsky’den aktardığını söylediği “ … bugün Kürt diye bilinen zümrenin geçmişteki birçok orta doğu halklarının kalıntısı olduğuna … “ dair tezleri ile de; çağımızdaki ulusların etnik kökenlerini, oluşum ve yapısını bilmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Ulusların oluşumunu ve etnik kökenlerini bir tek halka veya ırka dayandırarak açıklayan ırkçı-Turancı Türk tarihçi üstatları gibi düşündüğünü açıkça sergilemektedir.

Yazımızın başında genel olarak ulusların oluşumunu açıklamış ve çağımızda bir tek ırka veya bir tek halka dayanan hiçbir dünya ulusunun olamayacağının gerekçe ve örneklerini vermiştik. Bu örnekleri tekrarlamayı gerekli görmüyoruz. Şu kadarını hatırlatmada fayda vardır ki; tüm dünya ulusları bir ırklar ve halklar harmanıdır. Bu dün de böyle idi, bugün de böyledir. Bunun aksini kimse iddia edemez. Bundan daha doğal ve daha doğru ne olabilir? İşte H. Şelıc’ın anlamadığı budur. Tabii ki Kürtler de Ortadoğu’daki her halk ve ulus gibi geçmişteki birçok Ortadoğu halkının karışımı ve torunları olacaktır. Bunun aksini kim iddia etmiştir. Acaba dünyada kim bir tek ırka ve bir tek halka dayanan kaç ulusu bize gösterebilir? Doğrusu bunu sormak isterdik. Zira o ve üstatları ırkçı Türk tarihçileri bunu anlamak ve kabullenmek istemiyorlar. Onlar hala ulusları ve ırkları karıştırmakta, bir kültürel topluluğa ulus denebilmesi için o kültürel topluluğun fertlerinin veya gruplarının ille de bir tek ırktan veya etnik kökenden gelmesi gerektiğini şart koşmaktadırlar.

Ama bütün bunlar Kürt denilen ulusun esasında Ortadoğu’nun geçmişteki halklarının kalıntısı olduğunu, Kürt diye bir ulusun var olamayacağını mı göstermektedir? Şüphesiz ki hayır. Nasıl ki bugünkü İtalyan ulusunun geçmişteki, Romalıların, Etrüsklerin, Cermenlerin, Yunanlıların, Arapların v.s’nin. torunları’ ve karışımı olmasından dolayı esasında İtalyan diye bir ulusun var olamayacağını iddia edemiyorsak, İtalyan ulusunun ırki ve etnik kökenlerini bu halklara dayanarak açıklıyorsak, aynı şekilde Kürtlerin de Ortadoğu’da geçmişteki bir takım halkların torunları ve karışımı olması doğaldır. Ve Kürt ulusunun bugünkü etnik ve ırki kökenlerini de ancak Ortadoğu’da geçmişteki birtakım halklara dayanarak açıklamak mümkündür. Gerçek budur. Bu konuda çıkmaza, çözümsüzlüğe saplanan araştırmacılar değil, H. Şelıc ve onun gibi kafalardır. Bu konuda ne B. Nikitin, ne L. Masigno, ne de W. Aegleton çıkmaza girmemişlerdir. Aksine bu araştırmacılar yaptıkları araştırma ve incelemeleri ile Ortadoğu’da Kürt halkı diye bir halkın var olduğunu, bu halkın ne Araplar gibi Sami kökenli ne de Türkler gibi Asya kökenli olmadığını, Aryani kökenli bir halk olduğunu kanıtları ile birlikte ortaya koymuşlardır. H. Şelıc bu araştırmacılara iftira etmekte, bu araştırmacıların Kürtlerin ırki ve etnik kökenleri ile ilgili sarf ettiği sözlerini çarpıtmaktadır.

H. Şelıc’ın iddialarının aksine bugün Ortadoğu’da, dili, kültürü, maddi anlamda varlığı, 25-30 milyonluk nüfusu ile Kürt ulusu diye bir ulus vardır. Ve bu ulus halen yaşamaktadır. Bu olguyu ne H. Şelıc, ne de benzerlerinin bu çarpık tezleri ortadan kaldıramaz.

Kürt milletinin bünyesinde Kürtlükle ilgisi bulunmayan hiçbir “zümre” yoktur. “Zazalar” da bu ulustan ayrı değil, ulusun bir parçasıdır. Bunun kanıtlarını sırası gelince, Kürt ulusunun ırki ve etnik kökenleri bahsinde tek, tek ortaya sereceğiz. Bu konuda Kürt aydınları değil, H. Şelıc ve onun gibi düşünenler yanılmaktadır. Bu konuda ne “Kürtlerin”[10] “Zaza”lardan, ne de “Zaza”ların “Kürt”lerden özür dilemesine gerek yoktur. Zira Kürdün Kürt’ten özür dilemesi diye bir komiklik olamaz. Eğer “Kürt”lerden ve “Zaza”lardan özür dilemesi gereken biri varsa onun da H. Şelıc ve üstatlarının olması gerekir.

II- H. Şelıc’ın Sahte Teorileri

H. Şelıc kitabının sahte teoriler başlığı altındaki bölümünde; Kürt araştırmacı İhsan Nuri Paşa’nın “Kürtlerin Kökeni” adlı kitaptaki düşüncelerine atfen, bu kitaptaki düşünce ve tezleri tüm Kürt aydınlarına mal ederek, Kürt aydınlarının Nuh peygamberin Kürt olduğunu iddia ettiklerini, dolayısıyla, dini kitaplarda tüm insanlığın Nuh’un çocukları kabul edildiğine göre; bu tezle tüm dünya milletlerinin Kürt olduğu sonucu çıktığını, halbuki bunun doğru olmadığını, aynı şekilde Kürt araştırmacı Emin Zeki Beg’in “Kürt ve Kürdistan Tarihi” adlı kitabındaki düşüncelere atfen de, Kürt aydınlarının eski Mezopotamya ve Ortadoğu halklarından olan Sümer, Subari, Asur, Urartu, Guti, Lulu, Kusi, Kassit, Mitani, Nayri, Muşki, Haldi, Mannai, Cyrtii, Kimme, Saka, Kardu, Med, Pers, Sasani vs.[11] halklarının Kürt olduklarını iddia ettiklerini, bunun doğru olmadığını, aynı kitapta “Nemrut’un”[12], “Zerdüşt’ün”[13], hatta Hz. İbrahim’in” torunu olması nedeniyle “Hz. Muhammed’in” Kürt olduğunun ileri sürüldüğünü, bunun doğru olamayacağını, Kürt aydınlarınca Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde yaşayan herkesin Kürt, bu bölgelerin de Kürdistan olarak kabul edildiğini, halbuki bu bölgelerde Kürtlerden ayrı olarak “Zazaların”, Azerilerin, Türkmenlerin, Terekemelerin, Arapların, Çerkezlerin, Süryanilerin, Nasturilerin, Ermenilerin, Kurmancların yaşadığını, bunlardan sadece Kurmancların Kürt olduğunu, Kurmancların da hiçbir zaman kendileri için Kürt adını kullanmadıklarını, dillerinde de zaten Kürt diye bir kelimenin bulunmadığını, Kurmancların kendilerine “Kurmanc”, dillerine de “Kurmanci” dediklerini, bu nedenlerle Doğu ve Güneydoğu Anadolu kökenli her insana Kürt denemeyeceğini, halbuki Kürt aydınlarının bu bölgelerde yaşayan herkesi Kürt, dillerini de Kürtçe’nin lehçeleri olarak kabul ettiklerini, Türkiye, Rusya, İran, Irak, Suriye’de yaşayıp “Küt adı altında birleştirilmek istenen zümrelerin … “ her bakımdan birbirlerinden farklı olduklarını, bu farklılıklar nedeniyle Kürt halkı diye bir halkın olamayacağını, Kürt aydınlarınca “Kurdi” adı verilip oluşturulan dilin aslında “Kurmanci” olduğunu, yörede konuşulan diğer dillerin de Kurmanci’ye bağlı gösterilerek, bu dilin lehçeleri olduğunun iddia edildiğini, bunun doğru olmadığını, ne “Zazaların” Kürtlerle ne de dilleri “Zazakinin” Kürtçe ile bir ilgisinin olmadığını ileri sürmektedir.

Biz bu yazımızın temel kavramlar bölümünün “Ulusların tarihi ve bilgi kaynaklarımız” adlı kısmında; özellikle ulusların ve etnik grupların tarihi ile ilgili olarak, temel ve objektif bilgi kaynaklarımızın neler olduğunu izaha çalışmış, bu kaynaklar tarafından doğrulanmayan tarih bilgimizin bir varsayımdan ibaret olduğunu, son planda doğru olmadığını belirtmiştik. Bu kaynaklar ışığında İhsan Nuri Paşa’nın ve Emin Zeki Beg’in tezleri incelendiğinde bu tezlerin çoğunun doğru olmadığı doğrudur. Ne “Nuh”un, ne “Zerdüşt”ün, ne “İbrahim’in ve ne de “Muhammed”in Kürt olduklarına dair elimizde yeterli belge ve bilgi yoktur. Bu şahısların Kürtlüğü de bahs ettiğimiz bilgi kaynaklarımızca da doğrulanmamaktadır. Bu açıdan H. Şelıc haklıdır. Ancak bu doğruyu bile söylemeye hakkı yoktur. Macarların, Bulgarların, Finlilerin, Moğolların, Asya’nın tüm eski ve çağdaş halklarının, Anadolu’nun, Mezopotamya’nın, tüm eski ve çağdaş halklarını, hatta ve hatta Amerikan Kızılderili halkının, Attila’nın, Mete’nin, Cengiz Han’ın, Selahaddin Eyubi’nin Türk olduğunu, hatta Kuran’ı Kerim’de Türkler için mahsus ayetler indirildiğini iddia eden ırkçı tarihçi üstatlarını kınamayan H. Şelıc, İhsan Nuri Paşa ve Emin Zeki Beg için bahs edilen tezlerin yanlışlığını niçin fazla görmekte ve bu şahısları kınamaktadır?  H. ŞeIıc’ın bahs ettiğimiz kitabında ileri sürdüğü tezler sanki bu şahısların tezlerinden çok mu farklıdır? Bütün Kürt aydınlarının İhsan Nuri Paşa ve Emin Zeki Beg gibi düşündüklerini ve bu tezleri paylaştıklarını nereden çıkarmaktadır?

İhsan Nuri Paşa’nın ve Emin Zeki Beg’in bahs edilen eserlerinde belirtilen ve yukarıda sayılan eski Ortadoğu halklarından hangilerinin Kürtlerin ataları olduğunu, hangilerinin ise bugün Ortadoğu’da yaşayan diğer halkların atası olduğuna dair düşünce ve görüşlerimizi bu yazımızın ilerideki bölümlerinde okuyucuya sunacağız. Şimdilik bunların üzerinde durmuyoruz.

Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşayan herkesin Kürt olduğunu kim iddia etmiştir? H. Şelıc bu konuda da Kürt aydınlarına iftira etmektedir. Kürt aydınları; her zaman Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgelerinde, Kürtlerden başka, az miktarda Azerilerin, Türklerin, Terekemelerin, Süryanilerin, Ermenilerin vb. halkların yaşadığını kabul etmiş ve vurgulamışlardır. Kürt aydınları, bu bölgelerde yaşayan bu halkların ne Kürt olduğunu iddia etmiş ne de bu halkların dilinin Kürtçenin lehçesi veya şivesi olduğunu iddia etmişlerdir. Aksine Kürt aydınları her zaman bu halkların kimliklerine saygılı olmuşlardır. Kürt aydınları, bir ülkede yalnızca bir halkın veya saf bir ırkın yaşadığını veya yaşaması gerektiğini hiçbir zaman iddia etmemişlerdir. Aksine H. Şelıc ve üstatları ırkçı tarihçileri bir ülkede yalnızca saf bir ırkın yaşadığını veya yaşaması gerektiğini iddia etmektedirler. Türkiye’de yaşayan herkesin Türk olduğu veya Türk olması gerektiği tezi gibi. ..

Ancak Kürt aydınları, bugüne kadar Kürt coğrafyasında yaşayan “Zazalar”ın ayrı bir ulus olduğunu veya “Zazalar”ın Kürt olmadığını hiçbir zaman iddia etmemişlerdir. Kürt aydınları her zaman Kürtlerin yaşadığı bölgeleri “Kürdistan” olarak kabul etmişlerdir. Bu kabulde de bilime bir aykırılık yoktur. Zira yaşayan her halkın veya ulusun bir ülkesinin olması doğal bir zorunluluktur. Bu bölgelerde yaşayan insanların nüfus kesafeti itibariyle büyük çoğunluğunun Kürt olması nedeniyle de bu bölgelere de bu halkın yaşadığı yurt anlamında “Kürdistan” denmesinin kınanacak bir yönünün olmaması gerekir. Nasıl ki Hintlilerin yaşadığı ülkeye Hindistan, Gürcülerin yaşadığı ülkeye Gürcistan deniyorsa, Kürtlerin yaşadığı ülkeye de “Kürdistan” denmesinden daha doğal ne olabilir? Üstelik bu bölgelere Kürt aydınları değil, dünya halkları Kürdistan demektedir. Bu bölgeler tarihte de bu adla anılmışlardır. Şimdi de bu adla anılmaktadırlar. Eğer H. Şelıc’ın bunda bir şüphesi varsa kendisine “Osmanlıların” arşivlerini karıştırmasını salık veririz. Bu arşivlerde bu bölgelerin Kürdistan olarak anıldığını kendisi de görecektir. Keza bugün yabancı menşeli bir Asya veya Avrupa haritasını açıp inceleyen herkes bu bölgelerin Kürdistan olarak anıldığını görebilir.

H. Şelıc, bu tezleri ile hem bu bölgelerde Kürtlerin yaşadığını kabul etmekte, hem de bu bölgelere Kürdistan denemeyeceğini ileri sürebilecek kadar saçmalamaktadır. Esasen kimliğini ele vermemek için bu bölgelere ne demek gerektiğini söylememektedir. H. Şelıc, “Zazalar” konusundaki tezlerinde de aynı şeyi yapmaktadır. Örneğin: Bu bölgelerde “Zazaların” yaşadığını kabul etmekle beraber, bu bölgelere “Zazakistan” deme cesaretinde bulunmamaktadır. Bu bile H. Şelıc’ın “Zazalar” konusundaki tezlerinde samimi olmadığını açıkça sergilemektedir.

H. Şelıc, İhsan Nuri Paşa’nın ve Emin Zeki Beg’in, Kürtlerin, “Zazaların” ataları konusundaki tezlerini eleştirirken de bir şey getirmemektedir. Örneğin; Kürtlerin tarihteki ataları hangi halklardır? “Zazaların” ataları tarihteki hangi halklardır? Sorularına cevap vermemektedir ve bu konularda hiçbir şey söylememektedir. Bu da, amacının “Zazaların” varlığını ve kimliğini ispat etmek olmadığını, amacının esas itibariyle Kürt veya “Zaza” denen bir kolektif kimliğin bulunmadığının (yazarın açıkça ifade etme cesaretinde bulunmadığı, esasında bu halkların Türk olduğu tezi. .. ) ispatı olduğunun açık bir delilidir.

H. Şelıc’ın Kürtler konusundaki tezleri baştan aşağı yanlıştır. Kürtler yalnızca Kurmanclar değildir. Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinde yaşayan “Zazalar” ile İran Kürdistan’ında yaşayan Lurlar, Irak Kürdistan’ındaki Goran-Ewremanlar, İran ve Irak Kürdistan’ındaki Soranlar’da en az Kurmanclar kadar Kürttür. Tarihsel, dilsel ve kültürel özellikleri itibariyle bu halkların da Kürt ulusunun bir parçası olduğu bir gerçektir. Bunu yalnızca biz iddia etmiyoruz. Bu konuda bilgi sahibi olan herkes bunu kabul etmektedir. Geçmişte de günümüzde de bu konularda incelemelerde bulunan herkes bu sonuca varmıştır. Örneğin, Soran dili ve kültürü ile Kurmanc dili ve kültürü arasında, veya “Zaza” dili ve kültürü ile Kurmanc dili ve kültürü arasında yapılacak mukayeseli bir inceleme ile bu dillerin müstakil diller (lisanlar) olmayıp, aslında bir tek dilin, Kürtçe’nin (Kurdi’nin) değişik lehçeleri olduğu, keza bu gruplara ait kültürlerin de farklı kültürler olmayıp bir tek kültürün değişik nüansları olduğu ortaya çıkacaktır. Bunun aksini iddia etmek mümkün değildir. Aksini iddia edenler de esasında bu konuda derinlemesine bilgi sahibi olmayan kimselerdir. Bunun en iyi ispatı da zaten bu yazımızın bütünü içinde ortaya çıkacaktır.

Kürtler yalnızca Kurmanclardan ibaret olmadığı gibi, Kürtçe de yalnızca Kurmancça değildir. Dımıli (Zazaki), Luri-Senendaji, Gorani-Ewremani de en az Kurmancca kadar Kürtçedir. Sayılan bu lehçeler de Kurmancca’nın lehçeleri olmayıp, kadim Kürt dilinin (Kürtçenin) lehçeleridir. H. ŞeIıc bu konuda da Kürt aydınlarına iftira etmektedir. Zira Kürt aydınları bu lehçelerin, dolayısıyla “Zazaki”nin (doğrusu Dımıli’nin-Kırdki’nin) Kurmancca’nın lehçeleri olduğunu iddia etmemektedirler. Kürt aydınları, bu lehçelerin Kürtçenin lehçeleri olduğunu iddia etmektedirler. Bu iki şey de farklıdır. Zira Kürtçe bir dili (Iisanı), Kurmancça ise bu dilin sadece bir lehçesini ifade etmektedir. Doğrusu H. Şelıc bunları karıştırmakta, bilmediği bir konuda fikir yürütmekle de yüzüne gözüne bulaştırmaktadır. “Zazaca”nın Kurmancça olmadığını iddia etmek ayrı şey, “Zazaca”nın Kürtçe olmadığını iddia etmek ayrı şeydir. Keza “Zazaca” ile Kurmancca arasında veya bu lehçelerin kendi aralarında veya diğer lehçeler arasında farklılıklar bulunduğunu iddia etmek ayrı şeylerdir. Sayılan bu lehçe farklılıkların ne zaman ve niçin ortaya çıktığı ayrı bir konudur. Bu konu da yazımızın ilerideki bölümlerinde izah edilecektir.

H. Şelıc Kurmancların dilinde “Kürt” diye bir kelimenin bulunmadığı, bu sebeple Kurmancların kendilerini Kürt diye anmadıkları tezi ile de yalan söylemektedir. Kürt kelimesi bir ulusu, Kurmanc ve Kurmanci kelimeleri ise bu ulusun bünyesinde yer alan bir grubu ve bu grubun dilini ifade etmektedir. (Türk kelimesinin bir ulusu, Türkmen kelimesinin ise bu ulusun bünyesinde yer alan bir grubu ifade etmesi gibi. …)

H. Şelc’ın “Türkiye, İran, Irak, Suriye’de yaşayan, Kürt diye anılan toplulukların her bakımdan birbirlerinden farklı yapıya sahip olduğu … “ tezi ile de ne anlatmak istediği belli değildir. H. Şelıc bu yapı farklılığı ile ne anlatmak istiyor? Bunu anlamış değiliz. Eğer bununla bu devletlerdeki Kürtlerin; ekonomik, kültürel ve dilsel birlik bakımından bir bütünlük göstermediği iddiasında ise bu doğrudur. Doğaldır. Zira; Kürtler emperyalist ve bölgesel devletler tarafından parçalara ayrılmış, uzun yıllardan bu yana da, Kürtlerin kendi ulusal devletini, ulusal dilini, ekonomik bütünlüğünü sağlaması bu devletler tarafından engellenmiştir. Bu engeller var olduğu müddetçe de, başka bir anlatımla Kürtler kendi ulusal devletlerini oluşturmadığı müddetçe de bu farklılıklar var olacaktır. Bu farklılıklar yalnızca Kürtlere has bir özellik değildir. Bölünmüş bütün dünya uluslarında bu farklılıkları görmek mümkündür. Örneğin, bugün Prusya Almanları (Bugünkü Polonya’daki Almanlar) ile Alman devletinde yaşayan Almanlar arasında da aynı farklılıklar vardır. Hatta Alman devleti bünyesinde bile bugün bu farklılıkların (Bavyera Almanları ile Hamburg Almanları arasındaki farklılıklar gibi) az çok benzeri farklılıklar bulmak mümkündür. Eğer H. Şelıc bu tezi ile bu farklılıklardan hareketle, Kürt ulusu veya halkı diye bir halkın var olmadığı iddiasında ise; o zaman durum değişir. Bu halde de verdiğimiz bu Almanya -Prusya Almanları örneği bile tek başına H. Şelıc’ın bu yöndeki tezinin saçmalığını göstermeye yeterlidir. Zira; hiç kimse bölünme nedeniyle, Polonya’daki Almanlarla, Alman devletindeki Almanları bir ve aynı ulusun parçaları olmadığını iddia edemez. Bölünme, bölünmeye bağlı olarak bu iki bölge Almanları arasında oluşan farklılıklardan (dilsel, kültürel, ekonomik farklılıklar) dolayı herhalde, hiç kimse Alman ulusu diye bir ulusun var olmadığını veya var olamayacağını iddia edebilecek kadar saçmalıklarda bulunamaz …H. Şelıc hariç..

H. Şelıc’ın Kürt yazı dili ile ilgili tezleri de saçmadır. İftiradır. Zira bugün gerek Kürt coğrafyasında gerekse de Avrupa’da yalnızca Kurmanci lehçesi ile değil, Dımıli, Sorani, Ewremani lehçeleri ile de yazılı yayınlar yapılmaktadır. Ve hiçbir Kürt aydınının Kurmanci lehçesinde yapılan yayınları ve dolayısıyla bu lehçelerdeki yazı dilini diğer lehçelerdeki yazı diline egemen kılma diye bir çabası yoktur. Olamaz da. Zira; H. Şelıc bu konuda gerçekten de ciddi bir inceleme yapmış olsaydı, Soranca yayınlanan Kurmancca yapılan yayınlardan daha fazla olduğunu ve Sorancanın da Kurmanccadan daha edebi Irak Kürt bölgesinin resmi dili olduğunu kendisi de görecektir. Ama onun amacı bu değildir. Amacı, zihinleri bulandırmak, Kürtler arasına nifak sokmak, bu suretle egemenlerine hizmet etmektir.

III- H. Şelıc Tarihi Bilmediği Gibi Coğrafyayı da Bilmemektedir

H. Şelıc kitabının “Tarih Bakımından Zazalar” adlı bölümünde, “Zazalar’ın hiçbir incelemeye tabi tutulmadan peşin olarak Kürt kabul edilip Kurmanc mefhumu içinde mütalaa edildiğini oysa bunun doğru olmadığını milattan önceki çağlarda, Kürt diye bir ismin varlığına tesadüf edilmezken, tarihi belge ve bulgularla “Zaza” adının M.Ö. 9. yüzyılda var olduğunu, günümüz “Zazaları” ile eski Sümerler arasında da dil, inanç vs. bakımından benzerlikler bulunduğunu; örneğin, Sümerlerde “Umma” adı ile anılan bir ilahın halen “Zazalar” arasında yaygın olduğunu, “Zazaların” bugün AIlah’a “HOMAY, HOMA” adını vermesinin buradan kaynaklandığını, keza Sümerlerin güneş’e saygı gösterdiğini, aynı saygının bugünkü “Zazalar” arasında da yaygın olduğunu, aynı şeyin Dersim (Tunceli) civarında sabahleyin güneşin ilk defa çarptığı yüksek kaya uçlarının “Zazalar” tarafından öpülüp, kutsal sayıldığını, aynı inancın Sümerlerde de bulunduğunu, Sümerlerde de ilk güneş ışığının çarptığı “Ziguratların”[14] birer mihrap kabul edildiğini iddia etmekte, bundan hareketle “Zazaların” Sümerlerin torunları, ardılları olduğu sonucuna varmaktadır. Aynı tezini teyyit etmek için de eski Sümerce’de bulunup da bugünkü “Zazaca’da” aynı anlamda kullanılan bir kelime listesi vermektedir. Ve “Zazaların” ‘Kürtlerden ayrı olduğu tezini kuvvetlendirmek için de adı bugünkü “Zaza” veya “Zazaca” kelimesine yakın olan veya bu kelimeleri çağrıştıran “Z” veya “S” harfi ile başlayan, Ortadoğu’da tarih içinde ne kadar yer ve halk ismi varsa bu isimlerinin “Zazalara” ait olduğunu savunmakta, bir sürü yer ve halk adları sıralamakta, bütün bu yer ve halk isimlerinin tarihte “Zazalar” diye bir halkın var olduğunun kanıtı olduğunu ileri sürmektedir.

H. Şelıc’ın bu konudaki tezlerinin eleştirisine geçmeden önce, okuyucuya bir şeyi hatırlatmakta fayda vardır. H. Şelıc bu konudaki tezlerini, ırkçı yazar emekli Kurmay Binbaşı Kadri Perk Emekli Jandarma Albay Nazmi Sevgen’in tezelerine dayandırmaktadır.[15] Ancak H. Şelıc bu iki Turancı yazar kadar bile tezlerinde samimi değildir. Bu iki Turancı yazar tezlerinde; Türkiye Kürdistan’ında tarihte yaşamış ne kadar halk varsa (Hurrilerin, Mitenilerin, Urartuların, Asurların vs.) hepsinin Türk olduğunu iddia etmekte ve okuyucu tarafından az çok bilinen ırkçı-Turancı, Anadolu’nun saf Türk olduğu tezlerini tekrarlamaktadır. Nazmi Sevgen “Zazalar” konusundaki incelemesinde aynı sonuca varmakta ve ‘Zazaların” Türk olduğunu iddia etmektedir.[16] Ancak H. Şelıc bu tezlerinde aynı samimiyeti göstermemektedir. “Zazaların” Türk olduğunu iddia etseydi, herhalde tezlerinde daha samimi olurdu. Hiç olmazsa bu halde okuyucu kimliğini daha kolay öğrenmiş olurdu. Ancak H. Şelıc bunu yapmamakta, kimliğini gizlemekte, tezlerine biraz daha bilimsellik süsü vermek için, “Zazaların” Türk olduğu tezini -artık bu teze kimsenin kolay kolay inanmayacağını bildiği için- değil, “Zazaların” Kürt olmadığı tezini işlemektedir. Zira ona göre bilimsellik süsü verilmiş bu tezlerle de nasıl olsa aynı sonuca, Kürtlerin var olmadığı sonucuna, Kürtleri birbirine kırdırma sonucuna varılabilir.

H. Şelıc’ın bu konulardaki tezlerinin eleştirisine gelince; hemen belirtelim ki, hiç kimse “Zazaları” Kurmanc mefhumu içinde mütalaa etmemektedir. Kürt aydınları, “Zazaları” Kürtler içinde mütalaa etmektedir. Ve bunu mütalaa ederken de; tarihi, sosyolojik, etimolojik verilere dayanarak “Zazaların” Kürt olduğu sonucuna varmaktadırlar.

Tarihi vesikaların hiçbirinde de “Zaza” ismine rastlamak mümkün değildir. Bugün “Zaza” olarak bilinen bu halka bu ismi kendileri vermemiştir. “Zaza” ismi “Zazaların” Türklerle karşılaşmasından sonra ve pek yakın tarihlerde Türkler tarafından veya dışarıdan “Zazalara” verilen bir isimdir. Bu nedenle de “Zaza” ve “Zazaki” kavramları yakın tarihlerde ortaya çıkmış kavramlardır. Gerçek şu ki tarihten beri “Zazalar” kendilerine “Kırd”, dillerine “Dımıli veya Kırdki(Dersimde Kırmanç-Kırmançki”, Kurmançlara da “Kırdasi” demektedirler. Bunu biz değil, Türkçülüğün fikir babası ve H. Şelıc’ın üstatlarının üstadı Ziya Gökalp söylemektedir. H. Şelıc’ın kitabında atıfta bulunduğu Ziya Gökalp’in “Kürt aşiretleri hakkında sosyolojik incelemeler” adlı kitabını iyice okumuş olsaydı, Ziya Gökalp’in de bu konularda aynı şeyi söylediğini anlardı. Ama anlaşılan dersini iyice ezberlememiştir.

H. Şelıc, M. Nuri Dersimi’den naklen tarihçi Juste’nin eski kitabelerden bir taş üzerinde “Zaza” kelimesini okuduğundan bahisle, bugün “Zaza” olarak anılan Kürt grubunun geçmişte de aynı adla anıldığından bahs etmektedir. M. Nuri Dersimi’nin bu düşüncesinin doğruluğunun tartışması bir yana, sırf sözde bir taş üzerindeki bir isimden hareketle nasıl böylesi bir sonuca varılabilir? Bunu anlamıyoruz. Bir taş üzerindeki bir kelimeye dayanılarak, bir halkın geçmişinin, etnik kökeninin, izah edilemeyeceği açık.

Bir an için bunun doğru olduğu kabul olunsa bile, bu ad tek başına “Zazaların” Kürtlerden ayrı olduğunu nasıl gösterebilir? Bunun izahtan vareste olduğu açıktır. Geçmişteki bir takım yer, ülke veya halk adına dayanarak da bugün yaşayan bir halkın geçmişi hakkında sıhhatli bilgi edinilemeyeceğini, bu yolla elde edilen bilginin de bilimsel tarih bilgisi olamayacağını yukarıda izah etmiştik. H. Şelıc’ın tezlerinin dayanağı olarak almış olduğu örnekler tek tek ele alınıp incelendiğinde tarihten, coğrafyadan habersiz olduğu da ortaya çıkmaktadır.

H. Şelıc, kitabının “Coğrafya Bakımından Zazalar” adlı kısmında; tarihte ve bugün “Zazaların” Fırat-Murat-Dicle nehirlerinin yukarı havzalarında yaşadığını kabul etmekte ve bu havzaların dışında Kürt coğrafyasının diğer bölgelerinde “Zazaların” yaşamadığını ileri sürmektedir. Aynı H. Şelıc Pers Kralı I. Dara’nın (Darius’un) Bistun[17] kayalıklarındaki kitabelerinde bugünkü Tunceli (Dersim) ve çevresinin “Zuza” adı ile anıldığını, Yunanlı Ksenefon’un da[18] bu bölgede “Susa” adlı bir şehirden bahs ettiğini, bunun da M.Ö. V-IV. yüzyılları arasında bugünkü Tunceli havalisinde kurulu oluğu iddia edilen “Susiana” “Zaza” prensliğinin merkezi olduğunu iddia etmektedir. Yani ona göre “Susa” şehri bugünkü Tunceli ili sınırları dahilinde bir yer olması lazım ve söz konusu prensliğin de bu illin sınırları dahilinde olması lazımdır. H. Şelıc, bu düşüncelerini yazdığı paragraftan dört paragraf sonra bu sefer “Susa” şehrinin Dicle nehrinin doğusunda bir yer olduğunu iddia etmektedir. Şimdi insanın H. Şelıc’den sorası geliyor. Be adam; bu ne biçim çelişki, bu ne biçim coğrafya bilgisi? Tunceli havalisi nere, Dicle Nehri’nin doğusu nere? Bu iki yerin birbirinden yüzlerce kilometre uzak yerler olduğu, Dicle nehrinin asıl kaynağının Elazığ ilinin güneyindeki Hazar gölü olduğunu herhalde okuyucu biliyordur. H. ŞeIıc’ın bu çelişki ve bilgisizliğini okuyucunun takdirine bırakıyoruz. Gerçekte ise anılan kaynaklarda adı geçen “Zuza” veya “Susa” şehrinin ne Dicle nehrinin doğusu ile ne de Dersim havalisi ile bir ilgisi yoktur. Bu şehir buralardan en az ikibin kilometre uzakta, bugünkü İran Kürdistan’ındaki Hemedan şehrinin güneyinde harabeleri halen ayakta olan ve bir dönem Medlere ve Perslere başkentlik yapmış olan “Susa” şehridir.

Aynı H. Şelıc İran Kürdistan’ında Urumiye gölü civarında kurulan bir “Zamza” krallığından bahs etmekte ve bu krallığın da “Zazalar” tarafından kurulan bir krallık olduğunu iddia etmektedir. Sormak lazım, be hey adam; hem “Zazaların” bugün ve tarihte Fırat-Murat-Dicle nehirlerinin yukarı havzalarından başkaca yerlerde yaşamadığını iddia ediyorsun, hem de Kuzeybatı İran’daki Urumiye Gölü civarındaki “Zamza”, “Zaza” krallığından bahs ediyorsun. Bu ne biçim çelişki? Fırat- Murat-Dicle nehirlerinin yukarı havzaları nerede? İran’daki Urumiye gölünün civarları nerede?

H. Şelıc bunlarla da kalmamakta, tüm tarihi kaynaklarda bir güney İran halkı olarak bilinen ve kabul edilen, “Sasani halkını da (Sırf “Sasani” adının bugünkü “Zaza” adını çağrıştırması ve bu iki kelimenin benzerliği nedeniyle) bugünkü “Zazaların” atası olarak kabul etmektedir. Velhasıl bu saçma tezlerini o dereceye vardırmaktadır ki; Güney Amerika’da “Z” harfi ile veya “S” harfi ile başlayan bir şehir ismi veya halk ismi bilse, herhalde bu şehrin de “Zazalar” tarafından kurulduğunu ve halkının da “Zazalar” olduğunu iddia edecektir.

H. Şelıc’ın “Zazaların” Sümerlerin kalıntısı olduğuna dair tezleri de yanlıştır. Tarihte komşuluk ilişkilerinin dışında “Zazaların” Sümerlerle bir ilgisi ve alakası yoktur. “Zazalarla” Sümerler arasında bir akrabalık, soy sop birliği yoktur. “Zazalar”daki güneşe saygı gösterme, güneşin doğuşunda güneş ışınlarının ilk vurduğu kaya başlarını öpme vs. inançlarının benzerliğinden de “Zazaların” Sümerlere akraba olduğu sonucu çıkarılamaz. Zira bu inançlar eski Mitrhra(Mitraizm)[19] dininin günümüze kadar gelen kalıntılarıdır. Bugünkü “Zazaların” ataları olan Hurrilerin, ırkdaşları Mitani’lerin Guti’lerin dinlerinin Mitrhra dini olduğu tarihi vesikalarla sabittir. M.Ö. 14. yüzyıl civarında ortaya çıkan, Anadolu, Mezopotamya, İran, Hindistan’a yayılan bu dinin en büyük tanrısının “Mithra” olduğunu tarihler yazmaktadır. Bu tanrının da güneş ışınlarından ve bir kayadan doğduğuna inanıldığı için bu dinde güneşe ve kayalara saygı gösteriliyordu. İşte bugün Dersim’de veya başka yerlerde güneşe ve güneş ışığının ilk çarptığı kayalara saygı gösterilmesinin sebebi budur. Aynı dinin Sümerlerde de yayıldığı muhtemeledir. Ama bu din benzerliği ve dindaşlık “Zazaların” Sümer kökenli olduğunu göstermez. Nasıl ki bugün İslam dinine inanan Kürtlerin, Türklerin aynı dine mensup Araplarla akraba olduğu iddia edilemiyorsa, sırf aynı dini paylaşmaları nedeniyle de “Zazaların” Sümer kökenli oluğu iddia edilemez.

“Zazalar”daki HOMAY veya HOMA (Allah) kelimesinin de Sümerlerin “Umma” tanrısı ile bir ilgisi yoktur. Sümerlerde gerçekten de “Umma” diye bir tanrının bulunup bulunmadığı tartışması bir yana, velev ki bu adla anılan bir tanrı olsa bile bu “Zazaların” Sümer olduğunu göstermez. Zira az önce de izah ettiğimiz gibi, geçmişte de aynen bugünkü gibi aynı dini ve inançları paylaşan birçok halk olmuştur. Bu sebeple de “Zazaların” atalarının Sümerlerle aynı dini paylaşmaları mümkündür. Bundan da “Zazaların” geçmişteki Sümerlerin kalıntıları olduğu sonucu çıkarılamaz. H. Şelıc’ın bu konuda kendisine kaynak olarak aldığı Nazmi Sevgen’in “Zazalar” üzerindeki araştırmasında; Nazmi Sevgen, bu tanrının eski bir Türk tanrısı olduğunu iddia etmekte ve dolayısıyla “Zazaların” Türk oldukları sonucuna varmaktadır. H. Şelıc bu konuda bu üstadına hakaret etmekte; hem bu üstadının düşüncelerini çalmakta hem de üstadının düşüncelerini değiştirmektedir. Gerçek şu ki; bugün “Zazaların” kullandığı anlamıyla “Homay veya Homa” kelimesinin ne Türklerle ne de Sümerlerle bir ilgisi yoktur. Bu kelimenin etimolojik kökeni üzerinde yapılacak bir inceleme ile bu kelimenin eski Anadolu inançlarındaki ana tanrıçanın “KYBLE’nin-MATER DEUM MAGNA’nın”[20] Kürtçe’deki karşılığı olduğu, HEMU (heme) – MAY(Kürtçe’de (Hemu-Heme-Hepsi, May: Anne, hepsinin annesi anlamında) kökeninden gelme olduğu ve bugün kısaltılarak “HOMAY” şeklinde söylendiği ortaya çıkacaktır.

“Zazacada” ve Sümercede aynı anlama gelen birkaç kelimeye bakılarak da “Zazaların” Sümerlerin ardılları veya akrabaları olduğu, dolayısıyla Kürtlerden ayrı etnik kökenden geldikleri sonucuna varılamaz. Eğer dilden hareketle bu konuda bir sonuca varılacaksa, önemli olan temel dilbilgisi kuralları itibariyle “Zazaca” ve “Sümerce”nin birbirine benzeyip benzemediğinin ortaya konulmasıdır. Bu konuda her iki dilde müşterek kullanılan ve aynı anlama gelen birkaç kelime de kıstas olarak alınamaz. Zira daha önce de belirttiğimiz gibi bugünkü “Zazaların” tarihteki ataları Hurriler, Mitaniler, Gutiler vs. ile Sümerler aynı bölgenin Mezepotamya’nın eski halklarıdır. Ve bu halklar birlikte aynı çağlarda komşu olarak yaşamışlardır. Tarihte de aynen bugünkü dillerdeki kelime alışverişi gibi bu komşu halkların dilleri arasında kelime alışverişi olmuştur. Bu nedenle de Sümerce ve “Zazacada” aynı anlamda kullanılan birkaç kelimeye bakılarak “Zazaların” aslında Sümer kökenli olduğu sonucuna varılamaz. Nasıl ki bugünkü Türkçedeki birkaç Arapça kelimeye bakılarak, Türklerin Arap olduğunu veya birkaç Fransızca kelimeye bakılarak, Türklerin aslında Fransız olduğunu iddia edemiyorsak, “Zazaca”daki birkaç Sümerce kelimeye bakarak da “Zazaların” Sümer kökenli olduğunu iddia edemeyiz. Kaldı ki Sümerce olduğu iddia edilen bu kelimelerin “Zazacadan” veya “Zazaların” ataları olan ve yukarıda adları sayılan halkların dilinden Sümerceye geçmediği ne malum?

Tüm bunlar bir tarafa Sümerceden “Zazacaya” geçtiği iddia edilen birkaç kelimeye bakarak, “Zazaların” Kürt olmadığını nasıl iddia edebiliriz? Bunu anlamak mümkün değildir. Bir an için H. Şelıc’ın mantığına göre hareket edelim. Kurmancca’da ve Sümerce’de aynı anlama gelen ve ortak kullanılan kelimeler yok mudur? Şüphesiz ki Kurmançca ile Sümerce arasında da aynı paralellikler kurulduğu taktirde, Kurmancca”da da en az birkaç yüz kelime bulunabilir. Birkaç örnek verelim: Sümercede “ur” kurt (yaban köpeği) anlamına gelir. Kurmanclar da bugün “kurta” “ur”un benzeri bir kelime kullanmakta ve “kurta” “gur”, soranlar da”gurg” demektedir. “Ur” ile “gur”un aynı kökenden gelme ve aynı kelime olduğu açıktır. Halbuki “Zazalar” kurta “verg” derler. Gerçekten de “Zazalar” Sümer kökenli olsaydı “Zazaların” da kurta “ur” veya “gur” demesi gerekmez miydi?

Sümercede Arpa “se” dir. Kurmancca da ise “ce”dir. “c” ve “s” harflerinin fonetikte kolayca bir birinin yerini tuttuğu düşünülürse, bu iki kelimenin de aynı kökenden geldiği kolayca anlaşılır.

Şimdi her iki dilde ortak ve aynı anlamda kullanılan “ce” eya “se” kelimelerine bakarak, Kurmancların da Sümer kökenli olduğu sonucunu mu çıkaracağız? Şüphesiz ki hayır. Yukarıdaki kelimeler gibi daha bir sürü kelime bulmak mümkündür. Aynı şekilde hem Sümercede, hem Kurmanccada, hem de “Zazacada (her üç dilde) ortak kullanılan kelimeler de bulmak mümkündür; Örneğin Sümercede ekmek “ninda”dır. “Zazaca” ve Kurmancca da ise “nan”dır. “Ninda” ve “nan”ın aynı kökenli olduğu açıktır. Sümercede ot ve ağaç “Tar-Taru”dır. Kurmancca ve Zazacada ise “Dar-Tar’’[21] dır.

Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak biz bu örneklerle, diller arasında ortak kullanılan birkaç kelime ile bir sonuca varılamayacağı ve bu dillerin ortak bir dil olduğu sonucuna varılamayacağı düşüncesindeyiz. H. Şelıc’ın mantığına göre hareket edildiği taktirde; bu birkaç kelimeye bakılarak da Kurmancların da Sümer kökenli olduğu sonucuna varmak gerekir. Peki nerede kaldı “Zazaların” Kurmanclardan ayrı kökenli (Sümer kökenli) olduğu tezleri? Biz bu tip kelime oyunları ile bir halkın diğer halktan farklılığının ortaya konulamayacağı düşüncesindeyiz. Bu yol ile de halkların etnik kökenlerinin tayin edilebilineceği düşüncesini de doğru görmüyoruz. Gerçek şu ki “Zazalar” ne kadar Sümer kökenli ise Kurmanclar da o kadar Sümer kökenlidir.

Örneğin; Pek çok dünya dilinde tabii olan ve tabii seslerden çıkma kelimelerin Zazaca ve Sümerce karşılıklarını vererek bunların Kurmanccada bulunmadığından bahisle “Zazaların” Kurmanclardan ayrı bir halk olduğunu iddia etmektedir;

                Sümerce         “Zazaca”             Türkçe

                Ama                      May                      Anne

                Baba                     Baba(x)                Baba

Örneklerini alalım.[22]

Bu iki kelime de tabii seslerden meydana gelen kelimelerdir. Sümerce’deki “Ama”nın Zazacadaki “may” olması, “may” kelimesinin Sümerceden geldiğini göstermez. Zira bu kelime köken itibariyle tabii seslerden doğmuş bir kelimedir. Ve bir çocuğun annesine hitap etme sesinden doğmuş bir kelimedir. Aynı şey “Baba” kelimesi için de söylenebilir. Bu tabiilik pek çok dünya dilinde de vardır. Örneğin; İngilizcede de çocukların annelerine “mamy”, babalarına “baby” diye hitap etmeleri gibi …

H. Şelıc’ın mantığı ile hareket edildiği taktirde; İngilizcedeki bu kelimelere bakılarak, İngilizlerin de Sümer kökenli bir halk olduğu sonucuna varmamız gerekir. Halbuki bunun ne kadar yanlış olduğu ortada … Bu kelimelere bakarak nasıl ki İngilizlerin Sümer kökenli olduğunu iddia edemiyorsak, pek çok dünya dilinde aynı olan ve tabii seslerden doğan bu kelimelerin “Zazaca”daki karşılıklarına bakılarak da “Zazalar”ın Sümer kökenli olduğu sonucuna varamayız.

H. Şelıc’ın verdiği bir başka örneğe bakalım.

                Sümerce             “Zazaca”             Türkçe

                Gişku                    Keşno/Kışno      Şişman

Bu örnekteki kelime birleşik bir kelimdir. Ve “gış + ku” veya “keş+no” kelimelerinden meydana gelmiştir. Bu kelimelerin asıl kökeni ise “keş(kürtçede yığın)+goşt” (kürtçede et) kelimeleridir. Kelime “keşgoşt: et yığını” kökeninden türemedir. Et yığını kelimesinin şişman insanlar için kullanıldığı düşünülürse, kelimenin hangi kökenden geldiği kolayca anlaşılır. Ve H. Şelıc’ın Sümerce olarak gösterdiği bu kelimenin aslında Sümerce kökenli olmayıp Kürtçe kökenli olduğu kolayca anlaşılır.

Verilen bir başka örneğe bakalım.

                Sümerce             “Zazaca”             Türkçe

                agar                       hega, ega            tarla

“Zazaca’da” tarla kelimesinin doğrusu “êga” olmayıp “hêga’dır. “Hê”, Kürtçede yer gösteren sıfattır. (Kurmancca’daki “Hêlin” veya “Zazacadaki “Halên”: Yuva gibi) Bu sıfat bir hayvanın (öküzün) çalıştığı, barındığı, bir yeri göstermektedir. Ve bu kelimenin “hê+ga” ise Kürtçede öküzün çalıştığı yer, öküzün yuvası anlamındadır. Ve bu kelimenin “hê+ga” kökeninden gelme olduğu ve özünde Kürtçe olduğu açıkça anlaşılır.

H. Şelıc’ın kitabının bu bölümünde vermiş olduğu kelimelerin çoğunun Sümerce ile ilgisi yoktur. Bu kelimelerin tümünün yapısı üzerinde durarak, çoğunun Kürtçe kök ve eklerden türeme kelimeler olduğunu ispatlamak mümkündür. Ancak bu yazımızın konusu bu değildir. Bütün bu kelimelerin tahlilini de bu yazı kapsamına sığdırmak mümkün değildir.

IV- “ZAZALAR” Kürt’tür

H. Şelıc kitabının “Dil bakımından Zazalar” adlı bölümünde Kürt aydınlarının “Zazaları” Kürtler içinde asimile etme politikası güttüklerini, bu politika gereği “Zazaları” Kürt, “Zazaca’yı da Kürtçenin bir lehçesi olarak kabul ettiklerini, bunun doğru olmadığını iddia etmekte ve “Zaza” nasıl Kürt (Kurmanc), “Zaza” dili de nasıl Kürtçe (Kurmancca) olabilir, diye sormaktadır. Yine bu bölümde Kürt aydınlarınca “Zazalara” “Dımıl” “Zazaca”ya da “Dımıli” dendiğini, bunun doğru olmadığını, hiçbir “Zazanın” kendisine “Dımıl”, konuştuğu dile de “Dımılki” demediğini ileri sürmekte, “Zazacının” Kurmançcadan tamamen farklı olduğunu, bu iki dili konuşan grupların birbirlerinin dillerinden anlamadıklarını, bu iki dil arasındaki farkların lehçe farkları olmayıp dil (Iisan) farkları olduğunu iddia etmekte ve bu iddiasını güçlendirmek için de bu konudaki birçok Türk ve yabancı yazarın (Wilhelm Strecker, Friedrich Müller, Wilhelm Tomaschek, Albert Von Le coq, Ziya Gökalp, Nazmi Sevgen vs.) düşüncelerini sıralamaktadır.

Öncelikle belirtelim ki hiçbir Kürt aydınının “Zazalar”ı Kürtlerin içinde asimile etme diye bir düşüncesi olmamıştır ve olamaz. Zira Kürt aydınlarına göre “Zazalar” zaten Kürt’tür. Kürt’ün Kürt içinde asimile olması diye bir saçmalıktan da bahs edilemez. Biz daha önce vurgulamıştık. Kürtler yalnızca Kurmanclar, Kürtçe de yalnızca Kurmancca değildir. Kürt adı birkaç gruba (Kurmanc, Soran, Lur, Dımıli, Goran-Ewreman gruplarına) birden verilen bir genel addır. Kürtçe ise bu grupların tümünün diline verilen bir genel addır. Bu grupların dilleri tetkik edildiğinde, bu dillerin bir tek kökenden geldiği sonucuna varıldığı için de bu grupların dillerinin tümüne Kürtçe (Kurdi Kadim-Kurdi) adı verilmiştir. Hiç kimse de “Zazakinin (Dımılcenin) Kurmancanın bir lehçesi olduğunu iddia etmemiştir. Biz ve Kürt aydınları “Zazaki”nin Kurmançanın değil, Kürtçe’nin lehçesi olduğunu iddia ediyoruz.

“Zazaların” kendilerine “Dımıli” ve dillerine de “Dımılki” demedikleri tezlerine gelince, H. Şelıc’ın kimliğini ve doğduğu Şel köyünün[23] kimliği ve ilkelliğini biliyoruz. H. Şelıc’ın gerçekten de bu konularda samimi olduğuna inanmıyoruz. Gerçekten de samimiyetine inansaydık, bu konuları Diyarbakır ilinin Gêl(Eğil) ilçesi ve çevresinde araştırmasını tavsiye ederdik. Zira bu yer gerek Araplar zamanında, gerekse de Selçukiler ve Osmanlılar zamanında uzun süreler bir Kürt-Dımıli beyliğinin hem idari merkezi olmuş, hem de Kürt-Dımıli kültürünün merkezi olarak kalmış bir yerdir. H. Şelıc ve sözde adını aldığı köyü “Şel”, henüz ilkellik dönemlerinde yaşarken bu yerleşim biriminde medreselerde “Zazaca/Dımılice” eğitim öğretim yapılmıştır. H. Şelıc bir Eğilli’ye Zaza mı yoksa Kürt mü olduğunu sormuş olsaydı herhalde aynı tezleri ileri sürmeyecekti.

Gerçek şu ki; “Zazalar” kendilerine hiçbir zaman “Zaza” dememişlerdir. Aksine “Zaza”[24] adını ilkellik anlamında ve hakaret olarak kabul etmişlerdir. “Zazalar[25] kendilerine “Kırd”, dillerine de “Dımılki”[26] değil, “Kırdki” veya “Dımıli”, ”Kırmançi” demişlerdir ve demektedirler. “Zazalar” kendilerini Kurmanclardan ayırmak için veya Kurmanç olmadığını belirtmek için kendilerine “Dımıli”, Kurmanclara da “Kırdasi” demektedirler. Bir “Zazaya” milliyetini sorduğunuz zaman “Ez Kırda (ben Kürdüm)” demekte ve Kürdün hangi grubuna mensup olduğunu sorduğunuz zaman da “Ez Kırd a” veya “Dımıli ya, Kırdasi niya” (Ben Kırdım, Dımıliyim, Kırdasi-Kurmanç değilim)” demektedir. Ve hep böyle demiştir.

Kurmancanın ve “Zazaca”nın bir dilin iki ayrı lehçesi olmayıp, ayrı ayrı diller (lisanlar) olduğu, bu iki lehçeyi konuşan grupların (Kurmançların ve Zazaların) birbirlerinin dillerinden, konuşmalarından anlamadığı tezi de doğru değildir. Bu tezin gerçek dışılığının en iyi kanıtı da bu satırların yazarıdır. Bu satırların yazarı ancak gençlik çağında Kurmanclarla ve Kurmancca ile karşılaşmıştır. Ve hiçbir zaman da Kurmanca konuşulanı anlamama gibi güçlükle de karşılaşmamıştır. Gerçek şu ki; tam olarak konuşamamakla beraber, hayatında hiçbir Kurmancla karşılaşmamış bir “Zaza” Kurmanca konuşulanı, keza hayatında hiçbir “Zaza” ile karşılaşmamış bir Kurmanc da “Zazaca” konuşulanı anlayabilmektedir. Bu iki dil arasındaki farklılıklar da dil (Iisan) fraklılıkları olmayıp telaffuz ve ifade farlılıklarıdır. Anlam kaymalarından oluşan farklılıklardır. Bu iki dil üzerinde dilbilgisi kuralları ve iki dildeki kelimelerin etimolojik kökenleri bakımından bir inceleme yapıldığında, iki dilin birbirinden farklı diller olmadığı, iki dilin temel dilbilgisi kuralları ve kelimelerin kökeni itibariyle birbirinin aynısı olduğu, temel bir dilin (Kürtçenin) değişik lehçeleri olduğu kolayca anlaşılır. Bunun en iyi ispatı da aşağıda H. Şelıc’ın iki dil(lehçe) arasında farklılıklar olarak iddia ettiği örneklerin eleştirisinde görülecektir.

Bu konuda, H. Şelıc’ın örnek gösterdiği bazı Avrupalı ve Türk yazarlarının görüşlerinin de bilimsel bir değeri yoktur. Zira bu Avrupalı yazarların hiçbiri Kürtçeyi derinlemesine bilmediği gibi, Kürtleri ve Kürt coğrafyasını da tam olarak tanımamaktadır. Bu yazarların çoğu ya tek bir örnekten hareketle veya Kürt coğrafyasının bir tek bölgesindeki incelemelerden veya bir tek Kürt grubu üzerindeki incelemelerinden hareketle böylesi bir sonuca varmışlardır. Veyahut da geçici bir süre ile Kürt coğrafyasında kalmış ve yüzeysel bir inceleme ile böylesi bir sonuca varmışlardır. Kürtçe üzerinde derinlemesine bilgi sahibi olan hiçbir kimse “Zazaca”nın Kurmanccadan ayrı bir dil olduğunu veya “Zazaca”nın Kurmanccanın bir lehçesi olduğunu iddia etmemiştir ve edemez. Türk yazarlarının bu konudaki görüşleri de hepimizin malumudur. Zira Türk yazarlar, zaten değil “Zaza”ların esasında  Kürtlerin de varolmadığını iddia etmektedirler …

V- Zazaca Kürtçe’dir

H. Şelıc kitabının “Zazacayı Kürtçe’den ayıran özellikler … “ başlıklı kısmında; yukarıda bahs ettiğimiz hatayı tekrar işlemekte ve Kürtçeyi sadece Kurmancca kabul ederek, sözde “Zazacayı” Kurmanccadan ayıran özellikleri gösterir örnekler vermektedir. Bu konudaki yöntemi ve olaya yaklaşma biçimi ile de “Zazalık” iddiasının samimiyetsizliğini sergilemektedir. Gerçekte de, tezlerinde samimi olsaydı, bu konuda gerçekten de bir neticeye varmak gibi bir amacı taşımış olsaydı, en azından “Zazaca” ile Soranca, “Zazaca” ile Goranca-Ewremanca, “Zazaca” ile Lurca arasında da aynı karşılaştırmayı yapması gerekirdi. Zira Kürtçe sadece Kurmancca değildir. Saydığımız bu diğer lehçeler de en az Kurmancca kadar Kürtçedir. Eğer mukayese yolu ile “Zazaca” ile Kürtçe arasında bir ayrılık ortaya konacaksa, “Zazaca” ile bu lehçeler arasındaki ayrılıkların da ortaya çıkarılması ve böylece “Zazaca ile Kürtçe arasındaki farklılığın ortaya konulması gerekirdi. Ama bilgisizliğinden olacak ki bunu yapmamış, işin kolayına kaçmış, sadece Kurmancca ile “Zazaca” arasında bir mukayese ile yetinmiştir. Bu mukayesenin de tek başına konunun anlaşılması için yeterli olmayacağı aşikardır …

Biz yazımızın bu bölümünde bu mukayeseyi yapmayacağız. Zira konumuz bu değil. Konumuz H. Şelıc’ın vb. tezlerinin eleştirisidir. Ayrıca çok geniş, kapsamlı böylesi bir mukayeseyi de bu yazıya sığdırmak mümkün değildir. Bu nedenle biz sadece bu konudaki örneklerinin üzerinde durarak ve bu örnekleri irdeleyeceğiz.

Dil konusundaki örneklerinin eleştirisine geçmeden önce de burada bir parantez açıp sayın okuyucuya bir durumu hatırlatmak istiyoruz. Kürt coğrafyasını bölen ve Kürt halkını zorla yöneten yerel devletlerin şiddet, baskıcı ve asimilasyoncu politikaları nedeniyle Kürt dilinin ve kültürünün gelişip güçlenmesi sürekli olarak engellenmiş, bu konularda derli toplu araştırmalar yapılmasına bile müsaade edilmemiştir. Bu nedenle üzülerek belirtelim ki bugüne kadar henüz tam olarak Kürt dili incelenememiş, bu dilin dilbilgisi kuralları tam olarak ortaya konamamıştır. Keza bu dilin tüm lehçelerini kapsar şekilde bir sözlüğü, keza etimolojik sözlüğü de henüz tam olarak yazılamamıştır. Bu konularda yapılan çalışmaların hemen, hemen tümü Kürt aydınlarının bireysel çabaları ile ortaya koyduğu çalışmalardır. Kişilerin ortaya koyduğu çalışma ve ürünlerin de her zaman eksik ve hatalı olabileceği bir gerçektir. Kürtçenin tüm lehçelerini kapsar bir Kürtçe sözlüğün yazılması, yabancı kökenli kelimelerin ayıklanması, dilbilgisi kurallarının ortaya çıkarılması, kelimelerin etimolojik kökenlerinin ortaya çıkarılması da kişilerin başarabileceği bir iş değildir. Bu iş ancak bir bilim kurulunun işidir. Daha doğrusu bir dil akademisinin işidir. Maalesef bu da henüz Kürtlerce başarılabilmiş değildir. Bu sebeple kişisel bir çalışma olan bu yazımızda da dilbilgisi bakımından bazı hataların ve eksiklilerin olmasını peşinen kabul ediyoruz. Ve bunun için de okuyucudan özür diliyor, okuyucunun yapıcı eleştirilerine açık olduğumuzu da belirtiyoruz.

1- H. Şelıc, Kürt aydınlarınca, Kürtçede “ğ” sesinin olmadığının iddia edildiğini, halbuki “Zazaca”da bu sesin var olduğunu idda etmekte ve buna örnek olarak, “Zazaca”daki;

                ğar         : bilye, Misket                   ğıdar      : gaddar, zalim,

                ğele       : buğday                              çağ         : kılçık

                değ        : çizgi                                    barığ      : kabile

kelimeleri vermekte ve bundan da “Zazaca”nın Kürtçe olmadığı sonucunu çıkarmaktadır.

Gerçek hiç de öyle değildir. Gerçekte ne “Zazaca”da ne de Kürtçe’de “ğ” sesi yoktur. Bu ses Arapçanın tesiri ile Kürtçeye geçmiş bir sestir. Ve H. Şelıc’ın vermiş olduğu bu örnek kelimelerin tümü (“Barığ” hariç; bu kelime Kürtçedir ve doğrusu “Barığ” olmayıp “Barıx”dır) de Arapçadır. Merak edenler bir Arapça sözlük çıkarıp bu kelimelerin Arapça olduğunu kolayca anlayabilir. Bu bakımdan Kurmancca ile “Zazaca” arasında bir fark yoktur.

2- H.Şelıc’e göre; Kürtçe’de “ı” sesi ile başlayan kelime yoktur. Halbuki “Zazaca”da vardır. Bu bakımdan da “Zazaca” ile Kürtçe arasında fark vardır. Buna örnek olarak da “Zazaca”daki;

Istara    : Yıldız

In/Ini    : Bu (iş zamiri)

Inahel   : Şimdilik

Incas     : Kara erik

Incax     : Ancak

kelimelerini göstermektedir. Burada da yanılmaktadır. Örnekleri alıp inceleyelim:

– “Istare”nin “Zazaca”sı “ıstare” olmayıp “estare”dir. Ve kelime “ı” sesi ile değil “e” sesi ile başlamaktadır.

– “Incas”ın “Zazaca”sı “ıncas” olmayıp “incas’tır. Ve kelime “ı” sesi ile değil “i” sesi ile başlamaktadır.

– “ıncax”ın “Zazaca”sı “ıncax” olmayıp “ancax” dır. Ve kelime Kürtçe olmayıp Farsça dır.

– “In/ıni” kelimesinin “Zazaca”sı “ıni/ın” olmayıp “eni”dir. Ve kelime “ı” sesi ile değil “e” sesi ile başlamaktadır.

– “ınahel”in “Zazaca”sı “Inahel” olmayıp “Enahel”dir. Ve kelime “Zazaca” olmayıp Arapça dır.

Görülüyor ki “Zazaca”da “ı” sesi ile başlayan kelime yoktur. Ve bu konuda yanılan Kürt aydınları değil H. Şelıc’tır. Bu bakımdan Kurmancca ile “Zazaca” arasında veya “Zazaca” ile Kürtçe arasında bir fark yoktur.

3- H. Şelıc’e göre Kürtçede “u” sesi ile başlayan kelime yoktur. Halbuki “Zazaca”da vardır. Bu bakımdan da “Zazaca” ile Kürtçe arasında ve “Zazaca” ile Kurmancca arasında farklar vardır. Buna da “Zazaca”daki,

Uca        : Ora (işaret zamiri)         Ucağ      : Ocak, aile

                Umbaz : Arkadaş                            Umi       : Maya

örneklerini vermektedir.

Bu örnekleri alıp inceleyelim:

– “Uca”nın “Zazaca”sı “uca” olmayıp “ewca” veya “ewra”dır. Kelime “u” sesi ile değil “e” sesi ile başlamaktadır.

– “Ucağ”ın “Zazaca”sı “ucağ” olmayıp “ocax”dır. Ve kelime “u” sesi ile değil “o” sesi ile başlamakta ve “ğ” sesi ile değil “x” sesi ile bitmektedir.

– “Umbaz”ın “Zazaca”sı “umbaz” olmayıp “hembaz/embaz”dır. (Birlikte olan kardeş anlamında) Kelime “u” sesi ile değil “h” sesi ile başlamaktadır.

– “Umi”nin “Zazaca”sı “umi” değil “amên”dir. Kelime “u” sesi ile değil, “a” sesi ile başlamaktadır.

Görülüyor ki H. Şelıc’ın ”u” sesi ile başladığını iddia ettiği kelimelerin hiçbiri “u” sesi ile başlamamaktadır. Gerçekten de bu bakımdan “Zazaca” ile Kurmancca arasında bir fark yoktur. Her iki lehçede de (Kürtçede) “u” sesi ile başlayan kelime yoktur. Öyle anlaşılıyor ki H. Şelıc “Zazaca” da bilmemektedir.

4- H. Şelıc’e göre; Kurmancca’da iki harften oluşan ve bir tek ses veren bir “Diftong” (xw-diftongu) vardır. “Zazaca”da ise böyle bir diftong yoktur. Bu bakımdan da “Zazaca” ile Kurmancca arasında fark vardır. Bu da “Zazaca”nın Kürtçe olmadığını göstermektedir. Buna örnek olarak;

Kurmancca         “Zazaca”

Xwin                     Gun                       : Kan

Xweh                    Ereq                      : Ter

Xwışk                    Way                      : Kız kardeş

örneklerini vermektedir.

H. Şelıc’ın hiçbir dil bilmediği burada verilen örneklerden de anlaşılmaktadır. Örneğin Kurmancca’da “Xweh”e karşılık “Zazaca” “ereq”i yazan H. Şelıc, “ereq” kelimesini “Zazaca” olarak kabul etmektedir. Halbuki bu kelime Arapçadan “Zazaca”ya geçmiştir. Keza “gun-guni”yi “Zazaca” kabul eden H. Şelıc, aynı kelimenin Kurmancca’da “xun” şeklinde kullanıldığını ve kelime anlamıyla bu kelimenin Kurmanccada “soluk kahverengi” anlamına geldiğini (“soluk kahverengi”nin kan rengine yakın olması nedeniyle) bilmemektedir. Gerçekten de aynı kelime Kurmancca’da da bu anlamda kullanılmaktadır. Ve vardır.

Kaldı ki; aynı diftong “Zazaca”da da vardır. Bir örnek vermek gerekirse “Zazaca”da “kendi, kendine” zamirinin karşılığı “xwı”dır. Ve bu zamir bile tek başına bir diftongdur. Kelimeyi bir “Zazaca” cümlede kullanırsak “Xwırê wano Xwıre kay keno .. /Kendi söyler kendi oynar” cümlesinde de görüleceği üzere aynı diftong “Zazaca”da da kullanılmaktadır. Bu konuda “Zazaca” ile Kurmancca arasında kayda değer pek büyük bir fark yoktur. Sadece küçük bir ayrıntıda fark vardır. O da şudur:

Kurmancca’da “xw” diftongunun bulunduğu veya bu diftongla başlayan kelimelerde diftongun başındaki “x” sesi okunmasına rağmen, “Zazaca”da çoğu zaman bu harf düşmekte ve yutulmaktadır. “Zazaca”daki bu özellik aynen bir Hind-Avrupa dili olan İngilizceye benzemektedir. (İngilizcedeki “kn” diftongunun kelimenin başına gelmesi hallerinde “k” harfinin yutulması gibi. .. Örneğin; İngilizcede “knife: bıçak, know: bilmek” kelimeleri … – “knife ve know” olarak yazılmalarına rağmen, bu iki kelime İngilizcede okunurken, telaffuz edilirken “nayf” ve “noun” olarak okunur ve telaffuz edilir. İşte “Zazaca”da da “xw” diftongunun ilk harfi olan “x” sesinin okunuşta ve telaffuzda okunmayıp yutulması böylesi bir özellikten kaynaklanmaktadır. Ancak “Zazaca” yazı dilinin bugüne kadar oluşmaması nedeniyle çoğu kimse bu özelliğin farkında değildir. İngilizce gibi bir Hind-Avrupa dili olan Kürtçede ve Kürtçenin “Zazaca” lehçesinde de aynı özelliğin olması doğal ve normaldir.

“Zazaca”daki bu özelliği “Zazaca” ile Kurmanccada değişik telaffuz edilmesine rağmen, H. Şelıc’ın yukarıda vermiş olduğu “xwışk-way(z): kız kardeş” örnek kelimesi üzerinde de görmek mümkündür. Bilindiği gibi Kurmanclar ‘kız kardeş’e kimi yerlerde xwış, kimi yerlerde de xweng/xweh derler. “Zazalar” ise ‘kız kardeş’e kimi yerlerde way, kimi yerlerde de wak derler. Her iki lehçede ve değişik kullanılan bu kelimenin aslında bir tek kökü vardır. Kök kelime de “xweng” dir. Gerek “Zazaca”daki “way” ve “wak” kelimesi, gerekse de Kurmanccadaki “xwışk” kelimesi bu kökenden türemedir. Ancak “Zazaca”daki diftongun ilk sesi “x” sesinin okunmamasından dolayı bu “xweh/xweng” kök kelimesi “way/wak”’a doğru bir telaffuz değişimine uğrayarak way şeklini almıştır.

Tüm bu örneklerin irdelenmesinden de anlaşılacağı üzere bu konuda da Kurmancca ile “Zazaca” arasında bir fark yoktur. H. Şelıc’ın fark dediği şey, bilgisizliğinden kaynaklanan farklardır.

5- H. Şelıc’e göre; Kurmanccada mastar eki “-n” ve “-ın” dir. Halbuki “Zazaca”da ise aynı ek “-ış” ve “-yış”dır. Bu bakımdan da “Zazaca” ile Kurmancca arasında fark vardır. Dolayısıyla “Zazaca” Kürtçe değildir. Buna da;

                Kurmancca                     “Zazaca”

                avêt-in                                 eşt-iş/eşt-ene                                  :atmak

                bihîst-in                               eşnawit-iş/eşnawit-ene              :işitmek, duymak

örneklerini vermektedir.

“Zazaca” ile Kurmancca arasında mastar ekleri bakımından bir fark olduğu doğrudur. Ancak bu “Zazaca”nın Kürtçe olmadığını göstermez. Zira bir dilin değişik lehçeleri arasında bu kadarlık bir farkın olması da doğaldır. “Zazaca”da yalnızca “iş-ış” değil, aynı zamanda “-ın” ve “-ene” mastar ekleri de kullanılmaktadır. “-en/-ın” mastar eki Sorancada da kullanılmaktadır. Örneğin; Kerdın-Kerden, berdın-berden “Zazaca”daki “-ış” eki bir fiildeki hareketi belirten bir ektir. Bir enerji harcamayı ifade eder. Bu ekin kökeni Kürtçe olup Kurmancca ile aynı kökenden gelmedir. Kürtçe’deki “ış” bir enerji harcama kökeninden gelmedir. Hatta bu ek Farsça’da da Türkçe’de de vardır. Örneğin; Türkçedeki Gid: Gitme işi, Gel: Gelme işi vb.

H. Şelıc’ın bu konuda verdiği ve “Zazaca” olduğunu, Kürtçe olmadığını, dolayısıyla Kurmancca olmadığını iddia ettiği örneklerde esasında Kürtçeden başka şey değildir. Kurmancca ile aynıdır. “Zazaca”daki “eştış: atmak” örneğini inceleyelim. Bu kelimenin düzgün “Zazaca”sı “eştış” olmayıp “vıstış” dir. Bu kelime bileşik bir kelimedir. Kelimeyi eklere ayıraIım: Kelime, “ve(veke: kurmanccada açma, sökme) + si (jı: den) + ış(işi)” eklerinden meydana gelmiştir. Bundan kelimenin Kurmanccada da “Zazaca”da da aynı kök “ve(Zazaca) – veke(kurmancca)” kökeninden gelme olduğu kolayca anlaşılır. Keza bundan iki lehçe arasında mastar ekleri farklı olmalarına rağmen kelimelerin kök itibariyle değişmediği ve kök kelimelerin Kurmancca da olsa “Zazaca”da da olsa Kürtçe özlerini muhafaza ettiğini açık bir şekilde göstermektedir.

6- H. Şelıc’e göre; Kurmancca ve “Zazaca” soru sıfatları farklıdır. Dolayısıyla bu iki lehçe bir ve aynı dilin lehçeleri olmayıp farklı dillerdir. H. Şelıc, soru sıfatlarındaki farkların nereden kaynaklandığını izah etmemekte, sadece örnekler vermektedir;

                Kurmançca                         “Zazaca”             Türkçe

                kijan                                     kam/kama          : hangi?

                çawa                                     seni/sini              : nasıl?

                li ku, li kê derê                  kancalı/kura       : nerede?

Bu konuda “Zazaca” ve Kurmancca arasında bir fark yoktur. Her iki lehçede de soru sıfatları “ki” ve “çe” sıfatlarıdır. Bu soru sıfatları, cümle içindeki yerlerine, kelimenin sesli ve sessiz harf durumuna, kelimenin “erillik” ve “dişilik” durumuna göre “ki” soru sıfatı “ki, ku, ke, ka, vb.” şekline, “çe” soru sıfatı ise “çi, çe, si, se vb.” şekline girer. Bu durumu H. Şelıc’ın yukarıda vermiş olduğu örnekler üzerinde görelim.

a) Kîjan-Kam: Hangi? Soru sıfatına bakalım.

Kijan soru sıfatı, ki + jı + wan :(onlardan hangisi) eklerinden meydana gelen bir kelime olup sıfatın kökü “ki”dir.

Kam soru sıfatı ki + hemu :(onlardan hangisi) eklerinden meydana gelen bir kelime olup sıfatın kökü “ki”dir.

b) Çawa-Seni : Nasil? Soru sıfatına bakalım.

Bu iki soru sıfatında da kök kelime “çe” köküdür. Kurmanccada “çe” “ça” olmuş, “Zazaca” da ise “çe” “se” olmuştur. (Zazacadaki “se bi”: Ne oldu? sorusunun aynı zamanda “çı bi: ne oldu?” anlamında kullanılması gibi). Burada kök kelimenin her iki lehçede de “çe/çı” olup aynı olduğu açıktır.

c) Ku, kêderê-Kancali-Kura : Nerede? Soru sıfatına bakalım.

Yalnız burada bu iki soru sıfatının karşılaştırmasını yapmadan önce bir parantez açıp okuyucuya bir şeyi hatırlatmak istiyoruz. Hatırlanacağı üzere bu bahsin başında H. Şelıc’ın Kurmanccayı bilmediği gibi “Zazaca”yı da bilmediğini söylemiştik. İşte bunun en somut örneği de burada görülmektedir. Şöyle ki “nerede” soru sıfatının “Zazaca” karşılığı “kancalı” olmayıp “kura” dır. “Kancalı” kelimesinin “Zazaca” karşılığı “hangi taraftır. (Kurmançca “Kija ali”nin karşılığı. .. ) Yoksa “nerede” değildir. Böylece bu durumu belirttikten sonra, “nerede” soru sıfatının Kurmancca ve “Zazaca” doğru şeklini vererek bu soru sıfatını inceleyelim. Bu soru sıfatının Kurmancca doğru şekli “ku, kê derê”, “Zazaca” doğru şekli ise “kura” dır.

“Ku, kê derê” soru sıfatının kök kelimesinin “ku, kê” olduğu açıktır. Kura soru sıfatının da “ku(hangi) + ra(yer)” eklerinden meydana geldiği ve kök kelimenin “ku” olduğu açıktır. Görülüyor ki bu soru sıfatının kökü de her iki lehçede de “ku” dur. Ancak yukarıda da belirttiğimiz gibi bu kök kelime duruma göre bazen “ki, ke, ku vb.” şekline de girebilmektedir.

7- H. Şelıc’e göre Kurmanccada kelimelerin önüne “bı, dı, jı, Iı” gibi ön edatlar gelmesine rağmen “Zazaca”da ön edatlar yoktur. Buna:

Kurmançca                         “Zazaca”

bı carekê                             raykı dı                 : birden, bir defa

dı nav                                   mıyan dı              : içinde

Jı gund de                          dewı dı                 : köyden

örnekler vermektedir.

Bu konuda Kurmancca ile “Zazaca” arasında bir fark olduğu doğrudur. Ancak bu fark küçük bir ayrıntıdaki farktır. Kurmaccada “bı, dı, jı, Iı vb.” edatlar ön edatları olmayıp pekiştirme edatlarıdır. Önüne geldiği kelimenin anlamını pekiştirirler. Bu konuda Kurmancca ile “Zazaca” arasındaki fark şudur: Kurmanccada bu edatlar hem kelimenin önüne hem de kelimenin sonuna gelmesine rağmen, “Zazaca”da bu edatlar daima kelimenin sonunda bulunurlar. Kurmanccada bazen kelimenin önüne, bazen de sonunda bulunma ile de kelimenin anlamında bir değişiklik olmamaktadır. Başka bir anlatımla bu edatlar kelimenin önüne de gelse sonuna da gelse kelimenin anlamında bir değişiklik olmamaktadır. Bunu aşağıdaki örneklerde görelim:

Kurmancca                                                               “Zazaca”

Kelimenin önünde           Kelimenin sonunda        Daima kelimenin sonunda

bı carekê                           careki da                        rayke de(Ray dı)              :birden, bir defa da

bı nav                                   nav da                            mıyan de                            : içinde

jı gunda                               gund da                          dewe de                             : köyde

Bu örneklerde görüleceği üzere, Kurmanccada aynı edatlar kelimenin önünde de olsa sonunda da olsa aynı anlamı vermektedir. Bu konuda “Zazaca” ile Kurmancca arasında pek bir fark yoktur.

8- H.Şelıc’e göre Kurmancca ve “Zazaca” arasında isimlerin erillik ve dişiliği bakımından da farklar vardır; Kurmanccada “nötr” isimler vardır. Halbuki “Zazaca”da bu özellik yoktur. “Zazaca”daki tüm isimler sonlarına aldıkları “e” sesi nedeniyle dişi haldedirler.

Gerek “Zazaca”da, gerekse de Kurmanccada tüm isimler yalın halde eril veya dişil olmayıp “nötr”dür. Her iki lehçede de bir ismin eril mi, yoksa dişil mi olduğu, ancak o ismin bir isim tamlaması içinde kullanılması ile belli olur. Bu kural yalnızca bu iki lehçenin bir kuralı olmayıp genel olarak Kürt dilinin(Kürtçenin) bir kuralıdır. Ancak Kürtçeye başka dillerden girmiş ve Kürtçeleşmiş kelimeler bu kurala uymaz. Durumu aşağıdaki örneklerle görelim.

                Kurmançca                         “Zazaca”

                asiman (nötr) Y. Hal         asmên (Nötr) Y. Hal. : gökyüzü

Örneğinde görüleceği üzere aynı isim yalın halde her iki lehçede de “nötr”dür. Aynı ismin bir isim tamlaması içinde kullanılması halinde “nötr” halden eril hale girdiği ve bu bakımdan da iki lehçe arasında bir fark olmadığı kendiliğinden anlaşılır.

15. Şelıc’e göre; Kurmanccada eril olan bir ismin “Zazaca”daki karşılığı dişil olabilmekte veya “Zazaca”da eril olan bir ismin Kurmanccadaki karşılığı isim dişil olabilmektedir. Bu bakımdan da iki lehçe arasında fark vardır. Dolayısıyla bu iki lehçe bir ve aynı dilin lehçeleri olamaz.

16. Şelıc burada da yanılmaktadır. Zira aynı farklılık değil bu iki lehçe arasında bir tek lehçede bile, hatta ve hatta aynı lehçenin değişik ağızları arasında, aynı ismin değişik telaffuzları arasında bile vardı. Bu nedenle bundan hareketle bu iki lehçenin bir ve aynı dilin lehçeleri olmadığı iddia edilemez. Durumu bir iki örnek üzerinde görelim.

Para sor (Kurmanccanın Mardin ağzı)                    : Kızıl saç

(Dişil)

Porê sor (Kurmanccanın Diyarbakır ağzı)              : Kızıl saç

(Eril)

Örneğinde görüleceği üzere, Kurmanccada aynı isim ağız farkı nedeniyle bir yerde eril bir yerde ise dişil olabilmektedir.

Dewara estewr                                                               : Doğurmamış hayvan.

(Dişil)

Dewarê estewr                                                               : Doğurmamış hayvan.

(Eril)

Örneğinde olduğu gibi bir tek lehçede, Kurmancca’da bile sırf telaffuz farkı nedeniyle bir ve aynı anlama gelen isim, isim tamlaması içinde bazen eril bazen de dişil olabilmektedir. Aynı lehçede bile bu durum olduğuna göre değişik lehçelerde (“Zazaca” ve Kurmancca lehçelerinde) de bir isimin bir lehçede eril olması diğer lehçede de dişil olması pekala mümkündür. Ancak bu, bu iki lehçenin aynı dilin lehçeleri olmadığını göstermez.

H. Şelıc’e göre, coğrafi yer adları Kurmanccada yalnızca dişildir. “Zazaca” da ise hem dişi hem de eril coğrafi yer adları vardır. Bu bakımdan da Kurmancca ile “Zazaca” arasında farklar vardır.

Burada da saçmalamaktadır. Yalnızca “Zazaca”da değil Kurmanccada da hem dişil hem de eril coğrafi yer adları vardır.

Sipanê Xelatê (Eril)                                        : Süphan dağı.

Diyarbekira Şirin (Dişil)                                 : Şirin Diyarbakır.

örneklerinde olduğu gibi. Bu bakımdan iki lehçe arasında fark yoktur.

H. Şelıc’e göre, mastarlar Kurmanccada dişil, “Zazaca” da ise erildir. “Zazaca”daki mastarlar “-ış” eki alması durumunda eril olmasının sebebi “Zazaca”daki tüm mastarların “-iş” eki ile bitmesi nedeniyledir. (vıst-ış: atmak, ard-ış: getirmek vs. gibi) “Zazaca”daki “-iş” ekinin eril olması ve bu ekin zorunlu olarak tüm mastarların sonuna getirilmesi nedeniyle tüm mastarlar bu ek nedeniyle eril olmaktadır. Ancak “zazaca”da sadece “-ış” mastar eki yok, “-en/-ene” de mastar eki olarak kullanılmaktadır. Fiil kökünün sonuna “-en/-ene” mastar ekleri geldiği zaman, bütün fiil çekimleri kurmancide de olduğu gibi, dişil olur.

H. Şelıc’e göre, ağaç ve onunla ilgili varlık adları Kurmancca’da dişil “Zazaca” da ise hem dişil hem de erildir. Bu bakımdan da iki lehçe arasında fark vardır.

                Qurmê(kûrmê) darê: Ağaç kurdu            Guliya darê: Ağaç dalı

                ( eril)                                                                    (dişil)

Örneklerinde olduğu gibi, Kurmanccada da ağaçla ilgili varlık isimlerinin bir kısmı eril bir kısmı da dişildir. Bu bakımdan da Kurmancca ile “Zazaca” arasında bir fark yoktur.

H. Şelıc’e göre; yağışlar ve havanın durumu ile ilgili sözler Kurmancca’da dişil, “Zazaca” da ise erildir. Bu bakımdan da iki dil arasında farklar vardır.

H. Şelıc bu konuda da yanılmaktadır. Kurmanccada da aynen “Zazaca” gibi hem eril, hem de dişil yağış ve hava durumunu belirten kelimeler vardır:

Hewrê reş: Siyah bulut,                Bayê gur:Şiddetli rüzgar,  Barana hûr: Ufak yağmur.

                               (Eril)                      (Eril)                                               (Dişil)

Örneklerinde görüldüğü gibi Kurmancca’da da durum aynıdır. Bu konuda da iki lehçe arasında fark yoktur.

H. Şelıc’e göre, yiyecek kapları ve bunlar ilgili isimler, Kurmanccada yalnızca dişildir. Halbuki “Zazaca”da hem dişil hem de erildirler. Bu bakımdan da iki lehçe arasında farklar vardır.

H. Şelıc bu konuda da yanılmaktadır.

Cerê avê: Su testisi,       Cera avê: Su testisi,        Kunê avê: Su tulumu.

                    (Eril)                                  (Dişil)                     (Eril)

Örneklerinde görülebileceği gibi Kurmançca’da da bu konuda hem eril hem de dişil isimler vardır.

Velhasıl çoğu dünya dillerinde olduğu gibi, Kürtçe’de de (hem Kurmanccada, hem de “Zazaca”da) kelime ve isimlerin erillik, dişililik fonksiyonları çok karmaşık bir durum arz etmektedir. Bu konuda kesin ve net kurallar getirmek mümkün değildir.

9- H.Şelıc’e göre, işaret zamirleri Kurmancca’da her iki cins (erkek-dişi) tekili ve çoğulu için yakın bir şahıs ya da şey kast ediliyorsa “ev”, uzak bir şahıs ya da şey kast ediliyorsa “ew”dir. “Ev” ve “ew” çekimleri yapılırken değişmemektedir. Halbuki “Zazaca”da işaret zamirleri cinslerine göre ayrı ayrı adlandırıldıkları gibi çekimlerde de işaret zamirleri herhangi bir değişime uğramamaktadır.

“Zazaca”da da işaret zamirleri çekimlere ve şahıslara göre değişikliklere uğramaktadır. Bu konuda da Kurmancca ile “Zazaca” arasında bir fark yoktur. Durumu aşağıdaki örnekler üzerinde görelim:

– Yakın bir şahıs (veya şahıslar) veya eşya(veya eşyalar) için kullanılan işaret zamirleri:

                               Kurmancca                    “Zazaca”

a- Tekil                 Ev (evi, vi)                          Eno, no                   : Bu (Erkek için)

                               Eva (va, vê)                        Ena, na                    : Bu (Dişi için)

b- Çoğul                Evan (Van)                         Eni/Enini/Eninan : Bunlar (Erkekler için)

                               Evana (Vana)                    Ena, Enani/Enana : Bunlar (Dişiler için)

                              Evan (Van)                         Ena, Enana             : Bunlar (Dişiler için)

– Uzak bir şahıs (veya şahıslar) veya eşya (veya eşyalar) için kullanılan işaret zamirleri:

                                               Kurmançca                   “Zazaca”

                a- Tekil                 Ew (wi)                               Ay/we                  : O (erkek için)

                                               Ewê (wê)                            Aya/wa                : O (dişi için)

                b- Çoğul               Ewan(Wan)                       Ayni/aynan        : Onlar (erkekler için)

                                              Ewana  (Wana)                  Ayna/aynan       : Onlar (dişiler için)

Bu örneklerde de görüleceği gibi, “Zazaca”da da şahıs zamirleri, “Eno, no, eni, enani vb.” şekilde değişmektedir. Bu açıdan da aynen Kurmancca gibi değişimlere uğramaktadır.

10- H. Şelıc’e göre çokluk eki Kurmançca’da bir tek ek olup bu ek de “- an”dır. Bu ek cümledeki ses uyumuna göre “-en”, “ın” olabilmektedir. Halbuki “Zazaca”da Kurmancca’nın aksine iki tane çokluk eki vardır. Bu eklerden biri “-an”(Bazen, -on, -un şeklinde de olabilir) dır. Biri de “-y” dir. Bu bakımdan da Kurmancca ile “Zazaca” arasında fark vardır. H.Şelıc bu konuda da yanılmaktadır.

Zira gerek Kurmancca’da, gerekse de “Zazaca”da iki çoğul eki vardır. Bu ekler “-an” ve “-en” ekidir. “Zazaca”daki “-y” eki başlı başına bir çoğul eki değildir. Bu ekin bir çoğul eki imişçesine görünmesinin sebebi de şudur: “Zazaca”da çoğul eki “-an” “-ên” olarak okunduğu hallerde “n” sesi düşmekte ve “n” sesinden önce gelen “e” sesi ise “y” olarak okunmaktadır.”[27] Bu durumu aşağıdaki örnek üzerinde görelim:

“Kitap” kelimesinin “Zazaca”daki çoğulu aslında “Kitab-ên”dir. Ancak telaffuzda “Kitab-ên” kelimesindeki “n” harfi düşmekte, “e” harfi ise “y” olarak telaffuz edilmektedir. Ve bu düşme nedeniyle “Zazaca”da “Kitap” kelimesinin çoğulu “kitabê-kitaby” şeklinde telaffuz edilmekte.

Aynı özellik az bir değişiklikle Kurmancca’da da vardır. Kurmanccada da aynen “Zazaca”gibi “-an” çoğul ekindeki “n” sesi bazen düşmekte ve kelimenin tekili de çoğulu da aynı olmaktadır.

Kurmanccada “serên we”nin aynı zamanda “serê we” olarak okunup son halde “n” sesinin düşmesi, “Zazacada “aerên şıma”nın aynı zamanda “serê şıma” olarak okunması gibi.

11- H. Şelıc’e göre; Kurmancca ve “Zazaca” seslenme edatları farklıdır. Kurmanccada seslenme edatı “lê” (kadınlara seslenilirken kullanılan edat) “lo” (erkeklere seslenilirken kullanılan edat) edatları vardır. “Zazaca”da “lê”, “lo” edatları yoktur. “Zazaca”da “herê” (kadınlara sesIenirken kullanılan edat) edatı ile “hero” (erkeklere seslenilirken kullanılan edat) edatları vardır. Bu bakımdan da “Zazaca” ile Kurmancca farklıdır. Gerçekten de H. Şelıc öylesine basit şeylerle uğraşmaktadır ki, insanın gülmemesi elde değil. Gerçekte “lê, lo” edatları Kürtçede (hem Kurmanccada hem de Zazacada) kullanılan, ağıt, acıma ifade eden ve argo dilde kullanılan edatlardır. “Herê-Hero” edatları ise edebi dilde kullanılan, edattan çok bir uyarı ünlemi vazifesini gören kelimelerdir. Bu bakımdan Kurmancca ile “Zazaca” arasında fark yoktur. Kurmancca’da da “Hero, Herê” edatları kullanılmaktadır.

Hero lawo, law tu çi dikî?             : Ne yapıyorsun (Erkek)?

Herê keçê tu çira ranabî?             : Kız niye kalkmıyorsun?

örneklerinde olduğu gibi. ..

12- H. Şelıc’e göre, Kurmancca ile “Zazaca” arasında isimden isim yapma ekleri (hem sıfat olarak kullanılan, hem de isim olarak kullanılan, sahiplik veya bağlılık ifade eden kelimeler) bakımından farklar vardır.

H. Şelıc bunu da şöyle açıklamaktadır:

a) Kurmanccada sahiplik eki “-bı”dır. Ve ismin önüne gelir. “Zazaca” da sie “-ın” olup ismin sonuna gelir. H. Şelıc bunun için;

               Kurmancca                         “Zazaca”

                bı-du                                    duman-ın            : dumanlı

                bı-xwin                                gun-ın                  : kanlı,

                bı-hıri                                   peşm-ın               : yünlü

örneklerini vermektedir.

H. Şelıc’ın bahsettiği “-bı” ve “-ın” eklerinin her ikisi de Kürtçedir. Bu bakımdan “Zazaca” ile Kurmancca arasında bir fark yoktur. Her iki lehçede de “-ın” sahiplik eki vardır. Bunu aşağıdaki örnekler üzerinde görelim:

Kurmançca                         “Zazaca”

                zerîn                                     zerên                    : Altından, altından yapılmış,

                zevîn                                    sêmên                 : Gümüşten, gümüşten yapılmış,

                şêrîn                                     şîrin                       : Tatlı, tatlıdan yapılmış,

                parîn                                     parên                   : Geçen seneki vs.

b) H. Şelıc’e göre, bağlılık (mensubiyet) eki bakımından da “Zazaca” ile Kurmancca arasında fark vardır. Bu ek Kurmanccada “i”, “Zazaca” da ise “-ıc, -ıj, -ız” dır. Buna da;

                Kurmancca                         “Zazaca”

                gund-i                                  dew-ic                  : köylü,

                muş-i                                    muş-ic                  : Muşlu,

örneklerini vermektedir.

  1. Şelıc’ın hiçbir dil bilmediği açıktır. Şöyle ki; gerek Kurmanccada gerekse de “Zazaca”da bu tip bağlılık ekleri “ci-ca” (Kurmanccadaki yer anlamındaki “ci” ve “Zazaca”daki aynı anlama gelen “ca”) ekleridir. Ancak Kurmanccada telaffuzda “-ci” ekindeki “c” sesi düşmekte ve sadece “i” sesi telaffuz edilmektedir. Ancak bu ekler “–ıc, -ıj, -ız” olmayıp “ci” ekidir. Bu ek “Zazaca”da gizli olup ancak mensup olduğu kelimenin cümle içinde kullanılması ile belli olur ve açığa çıkar: To lacıkdê Muşi-ci ra wa çı? : Muşlu çocuğa ne dedin? To parê dayê dewı-ci? : Köylüye para verdin mi?

Cümlelerinde aynı ekin “Zazaca”da da kullanıldığı açıkça görülmektedir.

13- H. Şelıc’e göre, Kurmancca’da sayı isimleri yapmakta kullanılan ekler “-em” ve “-hem” dir. Şayet sayı sesiz bir harfle bitiyorsa “-em”, sesli bir harfle bitiyorsa “-hem” getirilir. “Zazaca”da ise aynı ekler “-in” ve “-yin”dır. Eğer sayı sessiz bir harfle bitiyorsa “-in”, sesli bir harfle bitiyorsa “-yin” dır. H. Şelıc’e göre bu bakımlardan da “Zazaca” ile Kurmancca arasıda farklar vardır.

Hayır, burada da yanılmaktadır. Gerek Kurmanccada, gerekse de “Zazaca”da sayı isimleri yapmakta kullanılan ek bir tek ek olup, bu ek de “-ın”ekidir. Bu ek sayı kelimesi içindeki sesli ve sessiz harf durumuna göre “-ın, -ım, -em vb.” şeklinde telaffuz edilir. Ve esas Kürtçedeki doğru şekli de “Zazaca”da telaffuz edildiği biçimindedir.

                Kurmançca                         “Zazaca”

                yek-em                               yew-in                 : birinci

                bist-em                               vist-in                   : yirminci

örneklerinde olduğu gibi..

14- H.Şelıc’e göre: Kurmanccada yapım eki olarak dil isimleri yapma fonksiyonuna sahip ek “i” ekidir. “Zazaca” da ise “ki”dir. Bu bakımdan da Kurmancca ile “Zazaca” arasında fark vardır. H. Şelıc buna;

                Kurmançca                         “Zazaca”

                ingiliz-i                                 ingiliz-ki               : ingilizce

                farıs-i                                    farıs-ki                  : Farsça,

örneklerini vermektedir.

H.Şelıc bu konuda da yanılmaktadır. Bu konuda “Zazaca” ile Kurmancca arasında farklar olduğu doğru değildir. Her iki lehçede de bu ek “-i” ekidir. Ancak Türkçenin “Zazaca”ya etkisi nedeniyle (büyük ihtimalle yakın tarihlerde meydana gelen etki nedeniyle) bu “-i” eki “Zazaca”da “- ki” haline gelmiştir. Ve sonuna “-i” eki değil de “-ki” eki getirilerek, okunan bu tip kelimelerin doğru “Zazaca”sı “-ki” ile okunan şekli değil, “i” ile okunan şeklidir. Başka bir anlatımla, “Zazaca”daki “-ki” eki Türkçedek “Türk, Türki” kelimesinin etkisi ile bu kelimelerin sonundaki “k, ki” sesinin etkisi ile oluşmuş bir ektir.  İngilizcenin doğru “Zazaca”sı, İngiliz-ki” değil, “İngiliz-i” olması gerekir.

Bu durumu “Zaza”ların kendi dillerinde de görmek mümkündür. Bilindiği gibi, “Zazalar” kendi dillerine “Dımıli” derler. Gerçekten de “Zazaca”da bu ek “-ki” olsaydı, “Zazaların” kendi dillerine de “Dımıli” değil, “Dımilki” demeleri gerekirdi. Halbuki “Zazalar” kendi dillerine “Dımılki” değil, “Dımi-Ii” derler. Kurmancca ye “kırdaski” değil, “kırdasi” demeleri gibi. ..

15- H. Şelıc’e göre, Kurmanccada emir bildiren kelimeler birden fazla hecelidirler. Halbuki “Zazaca”da tek hecelidirler. Bu bakımdan da farklar vardır. Ve buna;

Kurmancca                    “Zazaca”

Were                                    Bê                          : Gel

Here                                     Şo                          : Git

örneklerini vermektedir.

Hayır bu bakımdan da “Zazaca” ile Kurmancca arasında fark yoktur.

Yalnız Kurmancca’da değil, “Zazaca”da da birden fazla heceli emir bildiren kelimeler vardır.

Kurmancca                         “Zazaca”

rabe                                      warde                  : kalk,

bıxwe                                   bore (biwere)   : ye (bir şey ye)

ronike                                  roşe                      : otur,

örneklerinde olduğu gibi. ..

H. Şelıc bu bölümdeki tezlerinin sonunda Paris’te yayımlanan bir Kürtçe sözlüğe[28] atfen, bu sözlükteki 6530 Kürtçe sözcükten (Kurmancca sözcükten) sadece 2271 sözcüğün Kurmancca ve “Zazaca”da müşterek kullanıldığını, geri kalan 1259 sözcüğün “Zazaca”da hiç kullanılmadığını, bu nedenle “Zazaca”nın Kürtçe olamayacağını ileri sürmektedir.

Bugün gerek “Zazaca”da gerek Kurmanccada gerekse de Kürtçenin diğer lehçelerinde kullanılan kelimelerin hangilerinin gerçekten Kürtçe kökenli, hangilerinin ise yabancı kökenli (Kürtçeye diğer dillerden girmiş) kelimeler olduğu tam olarak tespit edilmiş değildir. Bu sebeplerle böylesi bir mantıktan hareketle, “Zazaca”nın Kürtçe olmadığı sonucuna varmak mümkün değildir. Zira Kurmanccada kullanılıp da “Zazaca”da kullanılmayan kelimelerin kaçta kaçının Kürtçe kökenli, kaçta kaçının yabacı kökenli olduğu henüz tespit edilmiş değildir. Her iki lehçede ortak kullanılmayan, yalnızca Kurmanccada kullanılan veya yalnızca “Zazaca”da kullanılan, Kürtçe olduğunu bildiğimiz birçok kelimenin esasında yabancı kökenli kelimeler olması pekala mümkündür.

Ayrıca bir an için 4259 adet sözcüğün tümünün Kürtçe kökenli olduğunu farz etsek bile, bu Kürtçe için (Kurmancca ve “Zazaca” için) büyük bir handikap değildir. Zira bir dilin değişik lehçelerinde aynı nesneyi gösteren kelimelerin birden çok ve değişik olması olağan ve normaldir. Zaten bir dilde değişik lehçelerin olmasının varlık nedeni de budur. Eğer bir dilde aynı nesne o dili konuşanların tümünce aynı adla anılıyorsa, artık değişik lehçelerden bahsedilemez. Ancak bir tek lehçeden bahsedilebilir. Biz Kürtçe’nin birkaç lehçesi olduğundan bahsettiğimize göre bir nesnenin bazen Kurmanccada ayrı “Zazaca”da ayrı isimle anılması normal ve olağandır.

VI- Türkçü H. Şelıc

H. Şelıc, kitabının “Doğu İsyanları ve Zazalar” başlıklı bölümünde Türkiye Doğu ve Güneydoğu bölgeleri gerek Osmanlılar zamanında gerekse de Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk kuruluş yıllarında “Mevkii hırsı, vergi vermeme, çıkarların zedelenmesinin hazmedilmemesi, Atatürk inkılaplarına tepkiler vs.” nedenlerle birçok isyanlar çıktığını, bu isyanlardan başlıcalarının, Koçgiri, Şeyh Sait, Dersim isyanları olduğunu, bu isyanların tümünün “Zazalar” tarafından çıkarıldığını, bu isyanların Kürtlükle hiçbir ilgi ve alakalarının olmadığını, Dersim isyanının “Derebeylik düzeninin yıkılmasına tepki olarak .. “ Şeyh Sait isyanının da “Şeriat düzeninin geri getirilmesi amacıyla … “ yapılan isyanlar olduğunu iddia etmekte ve kendince bir takım belgelere dayanmaktadır.

Yukarıda tırnak içinde yazdığımız cümleler aynen H. Şelıc’e aittir. Kanaatimizce bu sözler bile tek başına kim olduğu konusunda okuyucuya yeterli kanaat vermektedir. Zira resmi ideoloji de aynen H.Şelıc gibi bu isyanların çapulculuk amacıyla, çıktığını ileri sürmektedir. Bu tezler çok net biçimde,H. Şelıc’ın amacının “Zazalara” iyilik etmek olmadığını, resmi ideolojinin adamı olduğunu, asıl amacının “Zazalarla” Kurmancları birbirine düşürmek suretiyle Kürtler arasına nifak sokmak olduğunu göstermektedir. Bu nedenlerle tüm Kürtlerin, bilimsellik süsü verilmiş bu tip tezlere ve H. Şelıc gibi adamlara karşı uyanık olmaları gerekir.

H. Şelıc’ın bu bölümdeki tezlerinin ayrıntılı eleştirisine girmeyeceğim. Çünkü bu konuda Türkiye’de gerçekten de çok şey yazılıp çizildi. Bilinen şeyleri tekrarda da pek fayda yoktur. Okuyucunun bu Kürt isyanlarının oluş ve amaçları ile ilgili az çok bilgisi vardır. Kısaca şu aşağıdaki paragraflar bile bu isyanların niteliği konusunda yeterli bilgiler vermektedir.

“ … içinizden bazıları, isyana vesile olarak, hükümetin fena idaresini, diğer bazıları hilafeti müdafaayı ileri sürdünüz. Fakat hepinizin müşterek bir tek düşüncesi vardı. Müstakil bir Kürdistan kurmak … Bunu hayatınızla ödeyeceksiniz … “[29]

“Dersim-Kürdistan, 30 Temmuz 1937 .. Dışişleri bakanlığı .. Sayın bakan, yıllardan beri, Türk hükümeti, Kürt halkını asimile etmeye çalışmakta ve Kürt dilinin gazete ve yayınlarını yasaklayarak, anadillerini konuşanlara eziyet ederek, Kürdistan’ın bereketli topraklarından gidenlerden büyük bir bölümünün telef olduğu Anadolu’nun çorak topraklarına zorunlu ve sistemli göçler düzenleyerek, bu halka zulüm etmektedir …

Son olarak, Türk hükümeti kendisiyle yapılan bir anlaşma sonucu, bu baskılardan arındırılmış Dersim bölgesine de girmeye kalkışmıştır. Bu olay karşısında Kürtler göçün uzak yollarında can vermek yerine kendilerini korumak için 1930’da Ararat tepesinde, Zilan ve Beyazıt Ovası’nda olduğu gibi silahlara sarıldılar. … Üç aydan beri ülkemizde tüyler ürpertici bir savaş sürüyor. Savaş olanaklarının eşitsizliğine ve bombarduman uçaklarının yangın bombalarının, boğucu gazların kullanılmasına rağmen ben ve yurttaşlarım Türk ordusunu başarısızlığa uğrattık. Direnişimiz karşısında Türk uçakları kasabaları bombalıyor yakıyor … Zindanlar yumuşak başIı Kürt halkıyla dolup taşıyor, aydınlar kurşuna diziliyor, asılıyor ya da Türkiye’nin tecrit edilmiş bölgelerine sürülüyor … Üç milyon Kürt benim sesimde ekselanslarına sesleniyor ve bu hükümetinizin yüksek manevi etkisinden Kürt halkım yararlandırmanızı sizden istirham ediyor… Sayın bakan, en derin saygılarımın kabulünü rica ederim …  

Dersim Generali Seyid Rıza … [30]

H. Şelıc’ın bu isyanların tümünün “Zazalar” tarafından çıkarılan isyanlar olduğu tezi iftiradır. Zira konuyla ilgili olan herkes bilir ki tüm bu isyanlara “Zaza” aşiretleri kadar Kurmanc aşiretleri de katılmıştır. İsim isim ve tek tek bu aşiretleri yazmak mümkündür. Ancak bu, bu yazımızın sınırlarını aşar. Zaten bunun gereği de yoktur. Zira bu isyanlar esnasında, isyana katılan halk “bu Zaza isyanıdır. … bu Kurmanc isyanıdır” “biz katılmayalım” diye bir ayrım yapmamıştır. Ve halen de halk böyle bir ayrım yapmamaktadır. Ancak H. Şelıc ve benzerleri böylesi suni bir ayrım yapmaya çalışmaktadırlar.

Kürtlerin Irkı ve Etnik Kökenleri

Yazımızın temel kavramlar bölümünde, bugünkü ulusların birkaç yüzyıllık hatta bin yıllık evrim sonucu oluştuklarını ve bugüne kadar oluşmuş en örgütlü halk toplulukları olduğunu belirtmiştik. Keza oluşumu ve ya organizasyonu pekişmiş ya da pekişme yolunda olan ulusların, yahut da sadece oluşum halindeki bir ulusun daha aşağı düzeylerdeki topluluklara göre karışık birliklerden meydana gelen bir bütün olduğunu, bir ulusal bütünlüğün birkaç yurt veya birlikten (etnik gruplardan) meydana geldiğini, bu topluluğun ilk embriyonlarının da aşiretler olduğunu vurgulamıştık. Yine bu bölümde dünyada bir tek ırka ve bir tek kökene dayanan hiçbir ulusun olamayacağını da belirtmiştik. Keza ulusların ırki ve etnik kökenIerine ilişkin bilgi kaynaklarımızın neler olabileceğini de izaha çalışmıştık. Bu belirlemelerimizi tekrardan okuyucuya hatırlattıktan sonra asıl konumuza, Kürtlerin ırki ve etnik kökenleri konusuna geçebiliriz …

Kürtlerin etnik kökeni konusunda iki farklı görüş vardır. Birincisi; bazı tarihçiler tarafından, beyaz ırka mensup bu insanların, Güney Rusya yaylalarından kalkarak Kafkas Dağları’nı aşıp milattan önceki yıllarda gelip bugünkü topraklarına yerleştikleri varsayılmakta ve bugünkü Kürtlerin içinde büyük oranda sarı saçlı mavi gözlü insanların bulunması da bu varsayımla izah edilmektedir.

İkinci görüşe göre ise; bugünkü Kürtler geçmişte tarih içinde bugünkü Kürt coğrafyasında yaşamış halklardan ayrı değildir. Geçmişte bu topraklarda yaşamış halklar toptan ve bir defada yok olmadıklarına göre, Kürtlerin bu bölgelerde yaşamış halkların bugünkü torunları olması normal ve doğaldır. Kürtlerin milattan önceki yıllarda Kafkaslar yolu ile gelip bugünkü topraklarına yerleştikleri kabul olunsa bile bu gerçek değişmez. Zira Kürtler bu topraklara gelip yerleşmeden önce bu topraklar boş ve insansız değildi.

Kanaatimizce Kürtlerin nereden gelip bugünkü topraklara yerleştikleri hangi ırka mensup oldukları pek önemli değildir. Önemli olan bir olgu olarak halen Kürt ulusunun varoluşudur. Bu tip konular üzerinde ısrar etmek, bilimselliği kanıtlanamayacak kadar karanlık bazı tez ve varsayımlar üzerinde fazlaca durmak abestir. Ve insanı ırkçılığa götürür.

Tarihi kaynaklara göre bugünkü Kürt coğrafyasında yaşamış ve bilinen en eski halklar Hurriler[31], Gutiler[32], Kasitler[33] ve Lolobiler[34] dir. Bu halklar bir ve aynı kökenden gelme halklar olmalarına rağmen, gerek kendileri tarafından gerekse de komşu halklar tarafından bazen bu adlarla anıImışlar, bazen de değişik adlarla (Kasitlerin Kusiler adıyla, Gutilerin Kurti, Hurrilerin Khurri, Kurri adları ile anılmaları gibi. .. ) anılmışlardır. Bugünkü Kürtlerin bilinen en eski ataları bu halklardır. Elimizdeki yazılı kaynaklar bu bölgede bu halkların yaşadığını göstermekte, bu halkların dilleri ve kültürleri ile bugünkü Kürtlerin dili ve kültürü arasında büyük oranda benzerlikler bulunmaktadır. Yazımızın temel kavramlar bölümünde belirttiğimiz tarihi bilgi kaynaklarımız da bu düşüncemizi doğrulamaktadır.

Şüphesiz ki bu Kürt halkları eş zamanda tarih sahnesine çıkmamış ve her zaman da bu adlarla anılmamışlardır. Bazen bu toplulukların bünyesinde yer alan bir aşiret tarih sahnesine çıkmış, aslında bir ve aynı kökenden gelme bu halkları (aşiret ve aşiret topluluklarını) egemenliği altına aImış, kendi adı ile anılan imparatorluklar kurmuştur. Örneğin, Hurrilerin tarih sahnesinden çekilmesinden sonra, ırkdaşları ve ardılları, Mitaniler(Metiniler)[35] tarih sahnesine çıkmış ve uzun yıllar güneydoğu Anadolu kuzey Suriye ve Kuzey Irak topraklarında hüküm sürmüşlerdir. Gerek Mitanilerin gerekse Hurrilerin dağılmasından sonra da Asur kaynaklarında Nayri ülkesi[36], Sümer Akkad kaynaklarında Subartu ülkesi[37] olarak geçen Mitani-Hurri ülkesinde, çoğu mensup olduğu aşiretten veya egemenlik sürdüğü bölgelerden adlarını alan Kirhi (Kurhi)[38], Kardu(Kurdo)[39], Nirbo[40](22), Qoumanu(Kumuk)[41], Tirikan[42], Kuboş[43]; Manay (Marınai)[44], Mad(Med)[45], Daiani[46], Urartu-(Khaldi-Xaldi)[47] gibi Kürt prenslik ve krallıkları ortaya çıkmıştır. Madların (Medlerin) küçük bir Kürt prensliğinden büyük bir imparatorluğa dönüşmesi gibi, bazen bu Kürt prensliklerinden biri tüm Kürt coğrafyasına İran, Anadolu’ya yayılarak birkaç asır hüküm sürebilmiştir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu Kürt halkları (aşiretleri) eş zamanda tarih sahnesine çıkmamışlardır. Hurriler henüz tarih sahnesine çıkmadan önce, Zağros dağlarından hareket eden Gutiler, M.Ö. 2600 yılları civarında, güney Mezopotamya’ya inmiş, Babil ve Sümer şehirlerini yakıp yıkmıştır …

Mitaniler kuzey ve kuzeybatı Kuzey Suriye ve Güneydoğu Anadolu hüküm sürdükleri esnada Kasitler(Kusiler) Babil’de hüküm sürmüşlerdir. İşte bugünkü Kürtler’in ırki ve etnik kökenleri bu halklara dayanmaktadır. Bundan hareketle, denebilir ki, Kürtler; Hurri”lerin, Guti’lerin, Mitani’lerin, Kasitlerin, Urartu’ların, Medler’in torunlarıdır. Bu halklardan izler taşımaktadır. Etnik köken bakımından bu gruplar arasında bir fark yoktur.

Bu konuya son vermeden önce, bazı Kürt yazarlarının düştüğü bir hatayı vurgulamak istiyorum. Şöyle ki, bazı Kürt araştırmacıları, Kürt tarihini Medlerle başlatmaktadır. Belki daha kolay olduğu için, belki de Med dili ile bugünkü Kürtçe arasında çok yakın benzerlikten dolayı böylesi bir yola başvurmaktadırlar. Halbuki böylesi bir tarihten itibaren Kürt tarihini başlatmak doğru değildir. Medler M.Ö. 7. yüzyılda tarih sahnesine çıkmışlardır. Halbuki Medler henüz tarih sahnesine çıkmadan çok önceleri Kürtlerin ataları, Gutiler, Hurriler, Kusiler(Kasitler), Mitaniler, Kürt coğrafyasında vardı ve yaşıyorlardır. Ve bu halklar da Kürtlerin atalarından başkaları değildi. ..

Niçin Bir Tek Lehçe Değil de Kurmacca, “Zazaca” vb. Gibi Farklı Lehçeler?

Bugün Kürtlerin yaşadığı coğrafyada hepsine birden Kürtçe dediğimiz Kürt dilinin, beş büyük lehçesi konuşulmaktadır. Her lehçenin de kendi bünyesinde birkaç ağzı vardır. Başlıca beş büyük lehçe; a) Kurmanci, b) Dımıli, c) Sorani, d) Gorani, e) Luri lehçeleridir.

a) Kurmançi Lehçesi:

Bu lehçe en yaygın ve en büyük Kürt kitlesi tarafından konuşulan lehçedir. Bazı Kürt dilbilimci ve tarihçileri Sorani’nin de başlı başına bir lehçe olmayıp bu lehçenin bir ağız olduğu kanaatinde ise de biz aksi kanaatindeyiz. Ve bunun için Sorani’yi ayrı lehçe olarak kabul ettik. Kurmanci lehçesi kendi bünyesinde, bohti ağzı, Sılivi ağzı, Zili ağzı, Şeyhbızıni ağzı vb. birkaç ağza ayrılmaktadır.

Bahti ağzı, Kürt coğrafyasında da Bohtan bölgesi (Cizre-Siirt-Hakkari) kürtlerinin konuştuğu ağızdır. Sılivi ağzı Diyarbakır-Mardin yöresindeki Kürtlerin, Zili ağzı Ağrı-Muş-Van yöresindeki Kürtler ile İran Kürdistan’ındaki Revan Kürtlerinin ve Erivan Kürtlerinin konuştuğu ağızdır. Şeyhbızıni ağzı Diyarbakır’da Karacadağ civarındaki bir kısım Kürtler ile Adıyaman civarındaki bir kısım Kürtlerin, Konya, Ankara ve Aksaray civarındaki bir kısım Kürtlerin konuştuğu ağızdır. Kurmanci’nin bu ağızlarından başka Türkiye Kürt coğrafyasında Urfa yöresi Kürtlerinin konuştuğu Milli ağızdan, Irak Kürdistan’ında Zaho-imadiye-Duhok gibi dağlık bölgelerdeki Kürtlerin konuştuğu Behdinan (veya Metinan) ağzından da bahs edilebilir.

b) Dımıli Lehçesi:

Kurmanciden sonra en büyük Kürt kitlesi tarafından konuşulan lehçedir. Kürt tarihçi ve dilbilimcileri bu lehçeyi Gorani lehçesinin bir ağzı olarak kabul etmekte ve başlı başına bir lehçe olmadığını ileri sürmekte ise de; biz aksi kanaatindeyiz. Gerçekten de bu lehçe Gorani lehçesine çok yakın olmakla beraber, Goraninin bir ağzı olmayıp ayrı bir lehçedir. Dımıli lehçesi de kendi bünyesinde Siverek ağzı; Siverek-Çermik civarındaki bir kısım Kürtlerin; Mirdasi ağzı, Eğil-Dicle-Palu civarındaki bir kısım Kürtlerin; Bingöl ağzı, Bingöl-Lice-Mutki civarındaki bir kısım Kürtlerin, So-bê ağzı ise Dersim yöresindeki bir kısım Kürtlerin konuştuğu ağızdır.

e) Sorani Lehçesi:

Bu lehçe İran Kürdistan’ındaki bir kısım Kürtler ile Irak Kürdistan’ındaki bir kısım Kürtler tarafından konuşulan lehçedir. İran Kürdistan’ında Serdeşt-Kermenşah civarındaki Kürtler ile Irak Kürdistan’ında Süleymaniye-Erbil-Kerkük civarındaki bir kısım Kürtlerin konuştuğu lehçedir.

d) Gorani Lehçesi:

Bu lehçe İran ve Irak Kürdistan’ında, bu iki devletin sınırlarının çakıştığı, Pİranşehir, Xanaqin civarları ile Süleymaniye civarındaki bir kısım Kürtlerin Konuştuğu lehçedir. Bu lehçede kendi arasın da asıl Goran ağzı ve Ewreman(Hewreman) ağzı diye ağızlara ayrılır. Goran ağzı bu bölgelerde İran’daki Kürtlerin, Ewreman ağzı ise bölgelerdeki Irak Kürtlerinin konuştuğu ağızdır.

e) Luri Lehçesi:

Bu lehçe İran Kürdistan’ında Senendaj-Kermenşah civarındaki bir kısım Kürtlerin konuştuğu lehçedir. Bu lehçe de kendi arasında, Lur ağzı, Kelhur ağzı, Lek ağzı, Senendaj ağzı vb. gibi ağızlara ayrılmaktadır.

Görülüyor ki, Kürtçe kendi bünyesinde beş büyük lehçeye ve her lehçe de kendi bünyesinde birkaç ağza ayrılmaktadır. Bu lehçe farklılıkları neden ortaya çıkmıştır? Bu farklılığın tarihsel kökenleri ve sebepleri nelerdir? Bu yalnızca Kürtçeye mahsus bir özellik midir? Bundan hareketle Kürtçe diye bir dilin var olmadığı Kürtçenin de aslında yalnızca Kurmancca olduğu sonucunu mu çıkaracağız? Bu farklılıklar nasıl ve ne zaman ortadan kalkabilir? Biraz da bu sorular üzerinde durmak istiyoruz.

Bu sorulara cevap vermeden önce, Kürt kökenli büyük Türkçü sosyolog Ziya Gökalp’in bu konudaki bir belirlemesini okuyucuya sunmak istiyoruz. Ziya Gökalp Türk aydınlarına seslenirken bakın ne diyor:

“Türk ulusları PTT, Matbuat gibi iletişim vasıtalarının mevcut olmadığı zamanlarda, lisan, edebiyat itibariyle birbirinden uzaklaşabilirlerdi. Nasıl ki vaktiyle Selçuk ve Çağatay Türkleri aynı zamanda ve birbirinden haberdar olmaksızın kendilerine mahsus birer ayrı edebiyat tesis etmişlerdi. Türklerin İslamiyetten önce yek diğerinden habersiz olarak ayrı dinlere girmeleri, ayrı yazılar kabul etmeleri de bu uzaklığın ve temassızlığın neticesi idi. Mamahfi bu uzaklaşma bütün Türklerin yalnızca milliyetçilik duygusunun ilhamı ile hep birlikte İslamiyeti kabul etmelerine engel olmadı …

Fakat bir zaman geldi ki yine uzaklığın ve iletişimsizliğin etkisi ile Türklerin bir kısmı Farisilere uyarak Şiiliğe meyl etti. Fakat bugün milliyetçilik duygusunun mezhep ihtilaflarını bertaraf etmeye muvaffak olduğunu görmüyor muyuz? Eğer cehalet devri birkaç asır daha devam etmiş olsaydı, Türkler de lisan ve milliyet itibariyle birçok milletlere ayrılmışlardı. Bugün Kürtler birbirinin lisanını anlamayan beş kavimden müteşekkildir. Fakat Türkler göçebe hayatı yaşadıkları için böyle bir ayrılığa uğramadılar …”[48]

Görüldüğü gibi Ziya Gökalp, Türklerin de bir zamanlar aynı durumda olduğuna işaret etmekte, ulusal dilin oluşumunda PTT, Matbuat (gazete, dergi vs.) gibi iletişim araçlarının rolü ve önemini vurgulamaktadır. Kürtlerdeki bu lehçe farklılıklarının iletişimsizlikten doğduğunu söylemektedir. Gerçi Ziya Gökalp bu yazısında aynı nedenlerle Kürtlerin beş ayrı ulusa ayrıldığını ileri sürmektedir.[49] Ancak biz bu tespite katılmıyoruz. Zira Kürtçenin lehçeleri arasındaki farklılıklar ayrı, ayrı diller arasındaki farklılıklar kadar büyük değildir. Ayrıca bu lehçeleri konuşan Kürt grupları da birbirinden farklı uluslar olabilecek kadar farklı sosyal, kültürel ve ülkesel (toprak ayrılığı, ülke ayrılığı) anlamda ayrılıklar taşımamaktadır.

Kanaatimizce Kürtçede bu lehçe ayrılıklarının meydana gelmesinin tarihsel, sosyal ve politik sebepleri vardır. Bu sebeplerin başlıcaları da;

a- Kürt coğrafyasının göç yolları üzerindeki bir bölge oluşu ve geçmişte, büyük imparatorluklar arasında yapılan savaşlarda sürekli olarak bir savaş bölgesi olması,

b- Kürt coğrafyasının yakın tarihlerde bölünmesi ve halen bölünmüş bir ülke olması,

c- Kürt radyo, televizyon yayınları, gazete, edebiyat gibi basım yayım araçlarının olmaması,

d- En önemlisi de bu araçları örgütleyen ve onların belirli bir düzen içinde birbirini, insanları etkilemesini sağlayan milli Kürt devlet aygıtının olmaması gibi sebeplerdir.

Hepimizin bildiği gibi; Kürt coğrafyası tarihte, Kafkaslar üzerinden gelen kavimlerin, Asya’dan gelen Türk ve Moğol göçebelerinin uğrak yeri olmuş, yüzyıllar süren Bizans-İran, Osmanlı-İran savaşlarının savaş alanı olmuştur. Bu göçler ve savaşlar nedeniyle Kürt coğrafyasının altyapısı, üstyapı kurumları, toplum örgütlemeleri, sosyal ve kültürel hayatı büyük tahribatlara uğratmıştır. Ve pek tabii olarak Kürt dili de bu tahribatlardan nasibini almıştır. Yine hepimizin bildiği gibi Kürt coğrafyası yakın tarihlerde emperyalist devletler ve yerel devletler tarafından bölünmüş bir ülkedir. Bu bölünme nedeniyle Kürt coğrafyasında tek ve ortak merkezi bir ekonomik pazarın oluşumu engellenmiş ve buna bağlı olarak da ekonomik pazar dilinin oluşumu engellenmiştir. Zira ulusal dil aynı zamanda bir merkezi ekonomik pazar dilidir.

Yine bu bölünme ve bölünen her parçanın ayrı ayrı inkarcı politikalarla yönetilmesi nedeniyle Kürt radyo ve televizyon yayınlarının, gazete ve dergi yayınlarının vb. basın-yayın araçlarının oluşması engellenmiştir. Bu yayın araçlarının engellenmesi nedeniyle de bir tek Kürt dilinin (lehçe farklılıkları ortadan kalkmış bir tek dilin) oluşumu engellenmiştir. Zira farklı lehçelerden bir tek ulusal dile doğru evrimi ve ulusal dildeki birlikteliği sağlayan başlıca araçlar bu araçlardır.

İşte Kürtçenin bugün birkaç lehçe olmasının belli başlı sebepleri bunlardır. Bu sebepler ortadan kaldırılmadığı müddetçe de; bütün Kürtler tarafından yazılıp konuşulan bir tek Kürtçenin ortaya çıkması da mümkün değildir.

Bu özellik yalnızca Kürtçeye mahsus bir özellik değildir. Henüz ulusal birliğini ve bütünlüğünü sağlayamamış, ulusal devletini kuramamış, ulusal kurumlarını oluşturamamış birçok dünya uluslarında görülmüş ve görülen bir özelliktir. Örneğin, Eritre ulusunda halen 6’dan fazla değişik lehçe konuşulmaktadır. Vietnam ulusu, ulusal devletini ve birliğini yakın tarihte kurmasına rağmen, Vietnam’da halen aynı dilin 10’dan fazla değişik lehçesi konuşulmaktadır. Ulusal birliğini ve ulusal devletlerini kurmuş Fransız ve Alman uluslarında bugün bile hala konuşma dilinden, yazı dilinden, farklı lehçelerden bahs edilebilindiğine göre, Kürt ulusunda ve bu ulusun konuştuğu Kürtçede birkaç lehçenin olması doğaldır. Henüz ulusal birliğini ve bütünlüğünü oluşturamamış, yakın tarihe kadar varlığı bile tartışılan, Türkiye’de “dağ Türk’ü’’, İran’da “Acem”, Irak’ta “Arap” kabul edilen Kürt ulusunda ve Kürtçe’de böylesi birden fazla lehçenin ve ağızların olması doğal ve normaldir. Zira bir ulusun bünyesinde, bir tek ulusal dilin, bir tek yazı dilinin oluşması, o ulusun ekonomik, sosyal ve politik yaşamına sıkı sıkıya bağlıdır. Ve bir tek dilin, ulusal dilin oluşumu bu yazımızın ulusların oluşumu bahsinde izah ettiğimiz tarihsel sürece bağlıdır. Bu sürece adeta paralel bir şekilde oluşmaktadır. Sosyal, politik, kültürel olarak oluşumu, gelişimi, bütünlüğü, engellenen bir ulusun dilinin gelişiminin de engellendiği bir gerçektir. Bu nedenle bu durum Kürt ulusu ve Kürtçe için handikap olarak görülmemeli ve bundan hareketle esasında Kürtçe diye bir dilin olmadığı, bu dilin de esasında yalnızca Kurmancca olduğu sonucu çıkarılmamalıdır.

Bu lehçe farklılıklarının ortadan kaldırılması da hemen mümkün değildir. Bu farklılıklarının kaldırılması belki on yılları, belki yüzyılları alacaktır. Çünkü dilin değişimi ve evrimi çok yavaş yürüyen bir süreçle olmaktadır …

Bu lehçe farklılıklarının ortadan kaldırılması da bütünü ile insanın iradesine bağlı değildir. Bu konuda insanların ve Kürt aydınlarının yapacağı şeyler çok sınırlı ve belirlidir. Bu konuda kanaatimizce yapılacak en uygun şey, her lehçede yayın yapılmasını, yazı yazılmasını teşvik etmek; böylece Kürt kültürünün derlenip toparlanmasını sağlamak, bütün lehçelerdeki yabancı kökenli kelimeleri atmak, Kürtçe kökenli kelimeleri derleyip toplamak, bu Kürtçe sözlü kelimelerin yazı ve yayın dilinde kullanılmasını teşvik etmek gerekecektir. Süreç içinde müşterek dil kendiliğinden oluşacaktır. Ancak bu yapılırken bir takım zorlamalara gitmeye, halktan ve günlük yaşamdan kopuk suni diller yaratmaya da gerek yoktur.

Bu konuda belki de bir Ulusal Kürt Dili Kongresi toplamak, bir “Kürt Dil Akademisi” kurmak gerekecektir. Sanırım bu konuda Kürtlerin Türkiye’deki Türklerden öğrenecekleri çok şey vardır. Cumhuriyetten önce Türkiye’de bir Kars’lı Türk, bir İstanbul’lu Türk’ün dilinden anlamazken bugün bu iki Türk aynı dili ve aynı ağzı konuşmaktadır. Türkiye’deki Türkler, Türk dili kongreleri, Türk dili kurumu vb. faaliyetleri ile Türkçedeki birlikteliği ve yazı dilinin oluşumu ile bu dilin tüm hayata egemen olmasını 70 yıl gibi çok kısa bir sürede rahat bir şekilde başarabilmişlerdir.

Kaynak: kovara WAR, hejmar: 9

KAYNAKÇA:

ANABASis, Xenophon

ANADOLU UYGARlıKLARI, İ . Zeki Eyüboğlu

CİHAN TARİHİNİN UMUMİ HATLARI, H.C.wels

ÇİVİ YAZILI KAYNAKLARA GÖRE TÜRKÇE-HiTiTÇE-

HURRİCE ARASINDAKİ BAGLANTILAR, M.Selçuk Ar

DiLBiLiM AKIMLARI, Zeynel Kıran

DiYARBAKIR TARiHi, Basri Konyar

DiYARBAKIR TARiHi, Şevket Beysanoğlu

DOGUANADOLU VE URARTULAR, Arif Erzan

EBUL FARAC (BAR HEBERUS) TARiHi, Türk Tarih Kurumu Yayınları

EGE VE YUNAN TARiHi, Arif Müfid Mansel

ETi TARiHi, M. Şükrü

GÜNEYDOGU ANADOLU TARiH ÖNCESi ARAŞTIRMALARI.: Peter Benediet

HEREDOT TARiHi, Tere. Müntekim Ökmen

HiTiTLER DEVRi ANADOLU FLORASı, Hayri Ertem

iLK AKDENiz MEDENiYETLERi, J. Gabriel Lereoux – Tere. Cevdet Mithat Perin.

İran TARiHi, M. Şemsettin Günaltay

KÜÇÜK ASYA, Şarl Teksiye – Tee. Ali Suat

KÜRTLER, (Tere. Sudi Kütüphanesi)

KÜRTLER, Minorsky V.

KÜRTLER, Nikitin B.

KÜRT AşiRETLERi ÜZERiNDE SOSYOLOJiK ARAŞTıR., Ziya Gökalp

KÜRTLERiN KÖKENi, lhsan Nuri Paşa

KÜRTLER VE KÜRDisTAN TARiHi, Emin Zeki Beg

KÜRDisTAN TARiHiNDE DERSiM, M. Nuri Dersimi

OSMANlı TARiHi, Hammer

ÖNASYA TARiH ÖNCESi ÇAGLARI, Kurt Bittel-Halet Çembel

SEYEHATNAME, Evliya Çelebi

STRABON xı

SÜMER Dili VE GRAMERi, Mebrure Tosun-Kadriye Yalvaç

TACiTUS GERMANiA.

TARiHi UMUMi, A.Refik

TARiHi NAiMA.

URARTU KLAVUZU, M.Selçuk Ar

URARTULAR-ANADOLU UYGARLIKLARI TARiHi, Oktay Belli

YAKIN ŞARK ELAM VE MEZEPOTAMYA, M. Şemsettin Günaltay

[1] Maurice Duverger, Siyaset Sosyolojisi, Varlık Yay. s.69

[2] Bu diller dilbilgisel bağlantıların kök değişikliği veya köke getirilen çok ilaveli eklerle yapıldığı dillerdir. Bu dillerde fiillerde zamana göre köklü değişiklikler olmaktadır. Kürtçedeki “Here” fiilinin emir halinin geçmiş halde “Çûbû” olması gibi. Halbuki tek heceli bir dil olan Türkçede aynı fiilin bir tek kökü vardır. O da “Git”tir. Ve fiil şimdiki zamanda da olsa geçmiş zamanda da olsa fiilin kökü olan “Git” değişmemektedir. Git(emir hali) . Gitmişti(geçmiş hali) örneğinde olduğu gibi.

[3] Orhun Kitabeleri : Orta Asya’da Yenisey ırmağı kenarında bulunan ve Göktürklere ait yazılı taş anıtlar.

[4] Örnek olarak bak. Doç. Tuncer GÜLENSOY, Türkiye’de Yer Adları.

[5] Hatti’ler: M.Ö. 3000-2500 yılları arasında Orta Anadolu’da hüküm sürmüş ve sonradan gelen Hitit’lerin öncüleri sayılan yerli Anadolu halkı.

[6] Tepegöz Masalı: Yunanlılarda Kylopks(Kiklas), Kürtlerde “Dêvê Çavtas“, Türklerde Tepegöz masalı olarak anlatılan, masalın kahramanının tek gözlü ve tek gözü tepesinde olan bir devin olduğu masal.

[7] Ergenekon Destanı: Eski bir Türk destanı. Bu destana göre, Orta Asya’da düşmanlarından kaçan Türkler Ergenekon adlı demirden bir dağın bulunduğu bir yere sığınmış, bir süre burada çoğalmış, sonradan bir bozkurt’un öncülüğünde, demirden olan bu dağı eriterek bu yerden kurtulmuş ve etrafa yayılmışlardır.

[8] H. Şelıc’ın dili Kürtlere ulus demeye varmıyor. Sadece zümre diyor. Sosyal bilimlerde ne anlama geldiği belirsiz bir tabir kullanıyor …

[9] Bu konuda yazanlar elbetteki yalnız H. Şelıc değildir. H. Şelıc’in sözde tezlerine paralel olarak yazan başkaları da vardır. Daha geniş bilgi için bak. Hayri Başbuğ (“Zaza ve Kurmançlar“, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, 1984), Nazmi Sevgen, Zazalar ve Kızılbaşlar, Kalan Yay. Ağustos 1999.)

[10] H. Şelıc, Kürtlerden sadece Kurmancları anlamaktadır. Bu sebeple bir yanlışlığa düşmemek için Kürtleri tırnak içinde verdik.

[11] Sümer Halkı: M.Ö. 3000-1500 yılları arasında Güney Mezopotamya’da hüküm sürmüş, yazıyı ilk bulmuş medeni bir yerli Mezopotamya halkı.

Asur Halkı: Yukarı Mezopotamya’nın yerli halkı ile Sami kökenli aşiretlerin kaynaşıp karışmasından ortaya çıkmış, M.Ö. 625 yıllarına kadar, Mezopotamya, Suriye ve Anadolu’nun bir kısmında hüküm sürmüş bir halk. Bugün Kürt coğrafyasında Kürtlerle beraber yaşayan, Nasturi, Asuri, Süryani, Keldani halklarının atası olan halk.

Lülübi’ler Halkı: Bkz. Lolobi’ler.

Cyrtii’ler (lskltler): Milattan önceki yıllarda Hazar denizinin yukarı kısımları, Kafkaslar’da hüküm sürmüş, Asyai kökenli bir halk.

Saka Halkı: Milattan önceki yıllarda Hazar denizi ve Aral gölü civarında hüküm sürmüş, Asyai kökenli bir halk.

Kimmer’ler: Milattan önceki yıllarda, Kafkaslar’dan Anadolu ve İran’a inen bilahre geri dönen ve bir kısmı da Anadolu’da kalan Kafkas kökenli bir halk.

Muşki’ler: Bir süre Doğu Anadolu’da Muş civarında hüküm sürmüş Trakya kökenli Firig halkı.

Pers’ler: Med İmparatorluğu’nun ortadan kaldırıp yerine yeni bir imparatorluk kuran, M.Ö. VI-IV. yüzyılları arasında, Yunanistan, Anadolu, İran, Mezopotamya’ya hükmetmiş bir İran aşireti. Bugünkü İran yerlisi Farslar’ın ataları.

Sasani’ler: M.S. lll-Vll. yüzyıllar arasında, Mezopotamya, İran, Anadolu’nun bir kısmı ile Afganistan, Belucistan’da hüküm sürmüş ve bir imparatorluk kurmuş bir  İran aşireti. Bu imparatorluğa Arap fetihlerince (islamın yayılışı ile) son verilmiştir.

[12] Nemrut: Bir dönemler Babil krallarına verilen unvan, Dini kitaplara göre, Arami (Arap) Hz. İbrahim’i Ruha (Urfa)’da ateşe atan kral.

[13] Zerdüşt: M.Ö. VII. yüzyıl civarında yaşadığı tahmin edilen, kendi adı ile anılan dinin kurucusu İran’lı peygamber.

[14] Zigurrat: Güney Mezopotamya’da Sümer-Babil’lilerin hem dini amaçlarla hem de yıldızların ve doğal olayların hareketlerini izleme amacıyla kullandıkları, birkaç katlı tapınak.

[15] Kadri Perk “Cenup Doğu Anadolu’nun Eski Zamanları” adlı kitabında aynı görüşleri ileri sürmektedir.

[16] Nazmi Sevgen: Türk Kültürü dergisinin 229-230 ve müteakip sayılarında; hem “Zazaların” Sümer olduğunu iddia etmekte, hem de M.S. 9. yy.da kuzeybatı İran’nda Urumiye gölü civarından bugünkü bölgelere göç ettiğini ileri sürmekte ve kendi kendisi ile çelişik bazı tezler geliştirmektedir. Sümerler’in M.Ö.3500 yıllarından itibaren Güney Mezopotamya’da tarih sahnesine çıktıkları ve M.Ö. 1500 yıllarında tarih sahnesinden çekildikleri, Urumiye gölü civarı ile Güney Mezopotamya’nın binlerce kilometre birbirinden uzaklığı vs. nazara alındığında bu tezlerin ne kadar çelişik ve mantıksız olduğu ortaya çıkar.

[17] Bistun Kitabeleri: Akamenişah’lar kralı Dara(Darius)’dan kalma bu kralın yaptığı işleri anlatan bugünkü İran Kürdistan’ında bulunan kaya yazıları.

[18] Ksenefon: Pers’lerin hizmetine girmiş Yunanlı Komutan Anabasis “Onbinlerin Dönüşü” adlı eserinde M.Ö.400 yılları civarında, İran, Kürdistan ve Ermenistan’da başından geçen olayları anlatır.

[19] Mitraizm: M.Ö.XIV. yüzyıl civarında çıkan, İran, Kürdistan, Ermenistan, Anadolu’nun bir kısmı ile Güney Mezopotamya’ya yayılmış bir din. Dinin en büyük tanrısı MiTHRA’dır. Bu tanrının bir kayadan doğduğu, güneş tanrısının emri ile kozmik boğayı öldürüp, dünyayı yarattığı ve güneş tanrısı ile birleşmek üzere göğe çıktığına inanılırdı. Bu dinde güneş, ay ve ışık kutsaldır.

[20] Hurri’ler: Tarihte, Khurri-Kurri-Hanigalbat adları ile de bilinen halk. Bu halkın başşehirleri Van civarındaki TOSP şehri olmuştur. En parlak dönemlerini M.Ö. 1800-1500 yıl ları arasında yaşamışlardır. Bu halkın bugünkü Kürtlerin atası bir halk olduğu kabul edilmektedir.

[21] TAR: Kürtçede pişirilip yenebilir bitkiye verilen bir genel addır.

[22] “Zazaca”da Baba anlamına gelen kelimenin doğrusu “Baba” olmayıp “BAWO/ BAVO” dur.

[23] “Şel” köyü, Diyarbakır’ın Hani ilçesi ile Bingöl’ün Darahêni (Genç) ilçesi arasında bir köydür.

[24] Biz Zazaların kendilerine “Zaza” adını verdiklerini kabul etmediğimiz için bu yazımızda başından beri Zaza ve Zazaca kelimelerini tırnak içinde verdik. Kelimenin yabancılığını belirtmek için tırnak içinde verdik. Ve hiç kimseye de kendisini bu adla anmasını tavsiye etmiyoruz.

[25] Mırdasi mıntıkasında( Çermik, Ergani, Eğil, Dicle, Hani, Palu ilçelerini içine alan bölge.) kendilerine “Kırd” dillerine de “Kırdki” veya “Dımıli” demektedirler.

[26] “Zazacada” “Dımılıki” diye bir kelime yoktur. Bazı yörelerde “Zazalar” hem grup olarak kendilerine hem de dillerine “Dımıli” demektedirler. “Zazaların” Kurmançlara ve Kurmançcaya ikisine birden  “Kırdasi demeleri gibi.

[27]  Bu özellik Hind-Avrupa dillerenin çoğunda görülebilir. ingilizce’de “Bayby”(Bebek)’in “Baybies” (Bebekler) haline gelirken “y” sesinin düşüp “ie” sesine dönüşmesi gibi.

[28] Paris Doğu Dilleri Enstitüsü profesörlerinden JOYCE BLAU tarafından yayınlanıp Dr. Şıvan tarafından Türkçeye çevrilen Kürtçe – Tükçe Sözlük.

[29] Şeyh Sait isyanında Şark istiklal Mahkemesi Başkanı Mazhar Müfit Kansu’nun Şeyh Sait ve arkadaşlarını idama makhum ettiği zaman sarf ettiği sözler.

[30] Dersim isyanı lideri Seyit Rıza’nın İngiliz Dışişleri Bakanlığı’na gönderdiği mektup. Nokta dergisi, 28 Haziran 1987, Sayı. 5

[31] Guti’ler: Adları ilk defa M.Ö. 3000 yılları civarında tarih sahnesine çıkan bugünkü Kürdistan’daki Zağros dağlarının yerli halkı. Bu halk en geniş Kürt taifesi olarak kabul edilmektedir.

[32] Hurriler: Tarihte, Khurri-Kurri-Hanigalbat adları ile de bilinen halk. Bu halkın başşehirleri Van civarındaki Tosp şehri olmuştur. En parlak dönemlerini M. Ö. 1800-1500 yılları arasında yaşamışlardır.

[33] Kasit(Kusi)’ler: Guti’lerin bir aşireti olduğu kabul edilmektedir. Kutsal kitapta Işık veren Tanrı’ya tapanlar anlamında “Kasdi”ler olarak geçen halk, M.Ö.1900 yılları civarında Zağros dağlarından Güney Mezopotamya’ya inip Sümer-Babil şehirlerini ele geçirip, 700 yıl gibi uzunca bir süre buralarda hüküm sürdükten sonra Sümer’lerden ııı. Uruk sülalesi tarafından tekrardan egemenliklerine son evrilip Zağros dağlarına sürüldüğü yazılı kaynaklarda geçen bir Kürt halkı.

[34] Lolobi’ler: M.Ö. 3000 yıllarında bugünkü İran Kürdistan’ında Kermanşah, Gilan ve Güneydoğu Zağros dağları civarında yaşadıkları bilinen, bugünkü Kürtlerden Lur’ların ataları olarak kabul edilen Kürt halkı.

[35] Mitani(Metini)ler: M.Ö. 1500 yılları civarında ırkdaşları Hurri’lerin dağılmasından sonra Kuzey Mezopotamya, Kuzey Suriye, Antakya, Zağros dağlarına kadar olan bölgede bir imparatorluk kurmuş bir Kürt halkı. Merkezleri Rasülayn (Vaşukani) civarında bir yer olması gere-

kir. Egemenliklerine M.Ö.1256 yılları civarında Asur’lularca son verildiğini Asur tabletlerinden öğreniyoruz.

– Nayri krallıkları: Hurri ve Mitani’lerin dağılmasından sonra M.O.1400-800 yılları arasında Hurri-Mitani ülkesinde hüküm süren bazen bağımsız bazen de Asurlulara bağlı yaşayan Kürt prensiikieri.

[36]Nayri (Naira) ülkesi: Asurlular’ın güneyde Cudi dağından kuzeyde Ağrı dağı, Erzururn’a kadar, doğuda Urmiye gölü -Zağros dağları, batıda Fırat’a kadar olan bölgeye verdikleri ad.

[37]Subartu ülkesi: Sümer ve Akkad’ların ilk çağlarda Nayri ülkesi.~e verdiği ad.

[38] Kirhi (Kurhi)ler: Diyarbakır-lice civarında bulunan KORHA kalesi ve civarlarında hüküm sürmüş bir Nayri Kürt prensliği.

[39] Kardu (Kurdo)lar: Merkezleri bugünkü Siirt ili civarında bulunan Erzan şehri olan bir Nayri Kürt prensliği.

[40] Nirbolar: Mitani’lerin dağılmasından sonra Viranşehir-Rasülayn civarından Asur baskıları ile Diyarbakır’ın kuzeyindeki dağlara sığınmış ve bugünkü Hani ilçesinin Nerib köyü civarlarını merkez edinip bir süre hüküm sürmüş Nayri Kürt prensliği.

[41] Qoumani (Kumuk)lar : Malatya-Samsat civarında hüküm sürmüş bir Nayri Kürt prensliği.

[42] Tirikan’lar: M.Ö.2000 yılları civarında Diyarbakır-Karacadağ civarında hüküm sürmüş (muhtemelen bu yerdeki Turkan aşiretinin ataları) bir Hurri-Kürt prensliği.

[43] Kuboş’lar: İran Kürdistan’ında Urmiye gölü civarında hüküm sürmüş bir Nayri Kürt prensliği.

[44] Manay (Mannai)lar: Hoy-Kotur-Şemdinli civarlarında hüküm sürmüş bir Nayri Kürt prensliği.

[45] Mad (Medlar): M.Ö.715-550 yılları arasında Kürdistan, İran, Anadolu, Güney Mezopotamya’da bir imparatorluk kurmuş bir Kürt aşireti. Önceleri bir Nayri krallığı iken sonradan bir imparatorluğa dönüşmüştür. Önceleri Hazar denizi civarı Deylan vs. civarlarında yaşarken sonradan güney ve güneybatıya inmişlerdir.

[46] Dainai’ler: Bingöl-Darahini civarında hüküm sürmüş bir Nayri Kürt prensliği.

[47]  Urartu (Khaldi)’lar: M.Ö.800-600 yılları civarında, Van-Hakkari-Muş-Siirt-Ağrı civarında hüküm sürmüş medeni bir Kürt halkı. Krallık önceleri Kürtlere ait iken sonradan Ermenilerin bölgeye göçü nedeniyle bir Kürt-Ermeni Krallığı haline gelmiştir.

[48] Türkleşmek, islamlaşmak. muassırlaşmak-Kazanlık genç meselesi, Tatarlık, Kazanlık, ÖzbekIik vs. İstanbul-Yeni Mecmua Yayınları 1918 Türk Milleti ve Turan. Sh: 44-45

[49] Ziya Gökalp bu yazısında Kürtleri beş ayrı grupta sınıflandırırken, daha sonraki yazılarında bu sefer bu grupları üçe indirgemektedir.

1 Şirove

Bersiv bide

Ji kerema xwe re şiroveya xwe binivsîne
Ji kerema xwe re navê xwe binivsîne

*